Batının Müzmin Hastalığı: Irkçılık

Temmuz 2020, Ribat

25 Mayıs 2020 tarihinde, akşam saatlerinde, ABD'nin Minnesota eyaletinin Minneapolis şehrinde, 14 Ekim 1973 doğumlu yani 46 yaşını geçmiş olan George Floyd isimli bir zenci vatandaş, polisin diziyle ensesine uzun süre bastırması sonucu boğularak hayatını kaybetti.

Bu kişi 20 dolar sahte banknot ihbarı üzerine gelen polislerden Derek Chauvin tarafından kelepçelenerek yere yatırıldı. Dolayısıyla yere yatırılıp ensesine bastırılmasının amacı kaçmasını engellemek değildi. Çünkü polis şüpheli gördüğü kişinin kollarına kelepçe vurmuş ve onu kontrol altına almıştı. Üstelik etrafı polisler tarafından sarılmıştı. Kaçmayı göze alması bile düşünülemezdi. Ama buna rağmen yine polis Chauvin onu yere yatırarak ensesine diziyle bastırmaya başladı. Bu uygulama tam anlamıyla işkenceydi. Ensesine bastırılan George Floyd'un tekrar tekrar "nefes alamıyorum" diye bağırmasına rağmen polis tam 8 dakika 46 saniye bu şekilde ensesine bastırmaya devam etti. Polis, Floyd'u bırakttığı zaman o artık kendine gelemeyecek durumdaydı ve hayatını kaybetti.

Bu olay kesinlikle bir hatadan ve ihmalden kaynaklanmıyordu. Tamamen kasıtlı bir uygulamaydı ve gerçek anlamda bir cinayetti. Polisin böyle bir cinayet gerçekleştirmesinde de yakalanan kişinin bir siyahi olmasının büyük payı olduğu düşünüldü. Çünkü onun hayatı önemsenmiyordu.

Olayın görüntüsü çevrede bulunan bazı kişiler tarafından cep telefonlarıyla kaydedildi ve hemen sosyal medyada yayınlandı. Dolayısıyla çok kısa bir süre içinde kamuoyuna yansıdı. Bu da tabii ki hızlı bir şekilde kamuoyunun harekete geçmesine ve büyük tepkiler gösterilmesine neden oldu.

Kamuoyunda ortaya çıkan tepkiler ister istemez yönetimin de harekete geçmesine ve olaydan sorumlu polisleri hesaba çekme ihtiyacı duymasına neden oldu. Hemen ertesi gün olayla ilişkileri olduğu düşünülen dört polis memurunun görevine son verildi. Floyd'un ölümüne neden olan Derek Chauvin adlı polis ise cinayete teşebbüs ve taksirle adam öldürme suçlamasıyla tutuklandı. Gerçekte işlenen fiil taksirle değil kasıtlı bir şekilde ve planlı olarak adam öldürmeydi. Fakat tabii yine de emniyet teşkilatı, polisin, siyahi vatandaşın ensesine bastırırken bunun onun ölümüne neden olacağını düşünmediğini varsayarak cinayeti taksirle adam öldürme olarak tanımladı. Sonra da yargı sürecini başlattı.

Eğer ki olayın görüntüsü kaydedilmiş ve kamuoyuna lanse edilmiş olmasaydı belki ABD yönetimi Floyd'un ölümünü, kaçmaya teşebbüs etmesi sebebiyle, kontrol altına alınması esnasında meydana gelen bir kaza olarak yansıtacak ve belki polisi basit bir disiplin cezasıyla cezalandırmakla yetinecekti. Çünkü bu olay Amerikan emniyet teşkilatının zencilere yönelik olarak gerçekleştirdiği ilk cinayet değildi. Bundan önce işlenen birçok cinayetin üstünün örtüldüğü veya cinayete sebep olan emniyet görevlilerinin sadece disiplin cezalarına çarptırılmasıyla yetinildiği biliniyor. Belki Derek Chauvin adlı polis de ülkesinin bu konudaki tutumunu ve politikasını bildiği için böylesine tehlikeli bir işkenceye teşebbüs etme ve kontrol altına aldığı bir şüpheliyi defalarca "nefes alamıyorum" diye bağırmasına rağmen 9 dakikaya yakın bir süre ensesine bastırarak bekletme cesareti gösterebilmişti.

Ama olayın kamuoyuna yansıması ve çok hızlı bir şekilde tepkilerin Amerika'nın farklı şehirlerine yayılması sebebiyle ABD yönetimi olayın üstünü örtememiş, ihmallerinin olduğunu düşündüğü polisleri görevden alma, cinayete sebep olan polisi de hapse atarak yargıya sevk etme ihtiyacı duymuştu.

Fakat böyle bir olayda suçlu sadece cinayete sebep olan polis ile onun vahşi uygulamasına sessiz kalmayı tercih eden, işkencenin ölüme kadar götürmesini engellemek için müdahale ihtiyacı duymayan arkadaşları mıydı? Onlar bu cesareti nereden alıyorlardı? Asıl mesele işte buradadır. Çünkü ABD yönetiminin Afrika kökenli vatandaşları karşısında ırkçı ve ayrımcı politikası tamamen son bulmuş değildir.

Floyd'un insanlık dışı bir cinayetle öldürülmesi, koronavirüsten birinci derecede etkilenen ülke olması ve salgının tüm dünyayı etkilemesinden dolayı ekonominin ciddi şekilde hasar görmesi sebebiyle zaten başı dertte olan ABD'nin karşısına bir de hızla yayılan ve bütün ülkeyi etkileyen gösterilerden dolayı yaşanan toplumsal çalkantı sorununun çıkmasına neden oldu. Hatta bazıları bunun ABD'deki ırkçı ve ayrımcı rejimin çöküş yaşayabileceği beklentisiyle olayları Amerikan baharı olarak nitelendirdi. Ancak bizim tespitimize göre bu olaylar her ne kadar Amerikan sisteminin önemli bir şekilde zarar görmesine neden olsa da ülkedeki siyasi yapının çöküşüne neden olacak derecede kapsamlı değildi. Ayrıca ırkçılık sorunu Amerika'da sadece hakim sistemin ve devletin değil aynı zamanda toplumun bir hastalığıdır. Dolayısıyla her ne kadar gösteriler ve eylemler geniş bir alana yayılmış olsa da, gerek ırkçı politikaların mağduru kesimden olma sebebiyle ve gerekse insanî bir hassasiyetle ırkçılığa tepki gösterdiği için meydanlara çıkanlar hâlâ Amerikan toplumunda azınlığı oluşturmaktadır. Önemli bir kesim bu konuya tamamen duyarsızdır. Basite alınamayacak kadar bir kesim de ırkçı politikalara taraftardır ve destek vermektedir. Trump'ın başkanlık seçimlerini kazanmasında da bu kesimin belirleyici rol oynadığı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla tepkilerin siyasi mekanizmayı ve iktidarı sallayacak bir noktaya gelmesi durumunda rejimin, polis ve asker şiddetine ek olarak ırkçılığa taraftar kesimi de aktif olarak devreye sokması ihtimal dışında değildir ve nitekim bunun sinyallerini vermekten de çekinmemiştir. Bu seçeneği kullanmayı tercih etmemesinin sebebi olayların çok fazla büyümeden ve toplumsal krize neden olmadan yatışması için enerjilerin boşaltılmasına fırsat vermekti. Ama bir yandan da enerjilerin boşaltılması sürecinde sınırın aşılmasına ve olayların tümüyle kontrolden çıkmasına fırsat verilmemesi için askerin devreye sokulmasından ve şiddete başvurulmasından da çekinilmediğinin dikkatlerden kaçmaması gerekir.

Amerikan polisinin gerçekleştirdiği insanlıkdışı ırkçı cinayet Avrupa'da da tepkilere ve ırkçılık karşıtı gösterilere neden oldu. Muhtelif Avrupa şehirlerinde de dikkat çeken gösteriler gerçekleştirildi. Bu gösterilerde köle ticaretiyle uğraşmış olanların heykellerinin yıkılması son derece anlamlıydı. Bu vesileyle bütün insanlık "Avrupa uygarlığı"nın köle tacirlerinin heykellerini diktiğini ve onları birer kahraman ilan ettiğini de öğrenmiş oldu. Mevcut yöneticilerden bazılarının bu "kahraman"ların heykellerinin yıkılmasından duydukları rahatsızlığı dile getirme ihtiyacı duymaları da elbette düşündürücüdür.

Bütün bu gösteriler Avrupa toplumlarında ırkçılıktan ve ayrımcı politikalardan rahatsız olan, bunu reddeden ve Avrupa'nın bu konudaki kirli geçmişini bir utanç vesilesi olarak algılayan duyarlı bir kesim olduğunu ortaya koymuştur. Ama şunu da gözden uzak tutmamalıyız ki ırkçılık sorunu sadece Amerikan toplumunun değil Avrupa toplumlarının da ciddi bir sıkıntısıdır ve Avrupa toplumlarında da müzmin ırkçılık hastalığından muzdarip olanların sayısı azımsanamaz. Özellikle son yıllarda ırkçı partilerin oy oranlarını dikkat çekici bir şekilde artırmaları ne yazık ki bu hastalığın bulaşıcılık özelliğinin daralma değil genişleme temayülünde olduğunu göstermektedir.

Amerika'da ırkçılık hastalığına yakalanmış olanların birinci derecede mağdurları zenciler olmakla birlikte, ikinci derecede de Güney Amerikalılar ve Müslümanlar mağdur edilmektedir. Avrupa'da ise belki geçmişte Nazi saldırganlığıyla zirve yapan yahudi düşmanlığının yerini bugün tamamen "İslamofobi" olarak piyasaya sürülen Müslüman düşmanlığı almıştır. Aslında bu düşmanlığın ve saldırganlığın "İslamofobi" olarak isimlendirilmesi başlı başına bir yanıltma ve medyanın zihinleri bulandırma çabasının bir yansımasıdır. Çünkü "İslamofobi" İslam korkusu anlamına gelir. Bu da kelimenin sözlük anlamı itibariyle zihinlerde, İslam'ın, Müslümanların Avrupa toplumları için bir korku kaynağı olduğu, bunun da bir Müslüman karşıtlığının ortaya çıkmasına yol açtığı önyargısının oluşmasına neden olmaktadır. Böyle bir önyargının oluşturulması ise Müslüman düşmanlığının, Müslümanlara yönelik saldırgan tutumun zihinlerde gerekçelendirilmesine kapı açmaktadır. Oysa gerçekte İslam ve Müslümanlar Avrupa toplumları açısından bir korku kaynağı değildir. Bilakis Avrupa medyası Avrupa toplumlarının özellikle avami kesiminin damarlarına işlemiş olan ırkçı saldırganlığı Müslümanların üzerine yöneltmek amacıyla böyle bir kavram geliştirmiş ve kafalara çivilemiştir. Bu konuda izlenen politika da tedavi edilemeyen ırkçılık hastalığının sebep olduğu aşırılıkları Müslümanların üzerine sevk etme ve bundan birinci derecede Avrupa'daki Müslüman azınlıkların zarar görmesini sağlama amaçlıdır. Oysa yahudi düşmanlığı "yahudi fobisi" olarak değil, "antisemitizm" yani "yahudi düşmanlığı" veya kelimenin kök anlamı itibariyle "Sami soyundan gelenlere düşmanlık" olarak isimlendirilmiş ve yadırganan bir akım olarak algılanması sağlanmıştır. Gerçi Sami soyundan gelenlere yahudilerin dışında da muhtelif toplumlar dahil olduğu halde "antisemitizm" ile özellikle yahudi düşmanlığı kastedilmiş ve bu akım yüzünden yahudilerin mağduriyetine vurgu yapılmıştır.

Biz ırkçı akımlara temelden karşı olduğumuz için ırkçı yaklaşımlarla her hangi kesime yönelik olursa olsun düşmanca ve saldırgan davranılmasını reddediyoruz elbette. Ama isimlerde ve kavramlardaki bu oyunun yahudi düşmanlığının doğrudan Müslüman düşmanlığına dönüştürülmesini kolaylaştırdığı gerçeğine de parmak basmakta yarar görüyoruz. Bunda da muhtelif medya organlarının toplum psikolojisini iyi değerlendiren yönlendirme politikalarının etkili olduğunu söylemek mümkündür. Bu konuda izlenen stratejide de bir hastalığın tedavi edilmesi ve tamamen ortadan kaldırılması yerine ondan etkilenenlerin önüne yeni bir hedef koyarak kötü bir amaç için değerlendirilmesi gibi çirkin bir anlayışı gördüğümüzü söyleyebiliriz. Avrupa medyasının birkaç on yıldan beridir ırkçılığın hedefine İslam'ı ve Müslümanları yerleştirerek İslamofobiye malzeme çıkarmaya çalışmasının arkasında da bu anlayış var. Bunda Batı medyası üzerinde uluslararası siyonizmin etkili olmasının da önemli rolü olduğu gerçeği inkar edilemez.

Irkçılık Batı'nın asırlardan beridir kurtulamadığı tehlikeli ve müzmin bir hastalığıdır. Fakat her ne kadar ırkçılık karşıtı söylemler zaman zaman gündem oluştursa da Batı'nın etkin politik çevrelerinde bu hastalığın tedavisi yerine kontrollü olarak değerlendirilmesi ve yönlendirilmesi tercih edilmiştir. Bugün hâlâ Batı ülkelerinde ırkçı ideolojileri siyasi çizgi olarak benimseyen ve bu konudaki söylemlerle taraftar kazanmaya çalışan partilerin varlığı ve üstelik taraftar sayısını da gittikçe artırabilmesi bunun bir göstergesidir.