Batı'da Yeniden Hortlayan İslam Düşmanlığı

Ekim 2020, Vuslat

Batı'da İslam düşmanlığı bayağı gerilere gitmektedir. Avrupa ülkelerinin dünyadaki hakimiyet alanlarını genişletmek amacıyla geliştirdikleri emperyalist politikaların İslam coğrafyasına yönelik savaş planlarına halktan destek temin edilebilmesi için din kılıfından büyük ölçüde yararlanılmış ve bunun için de İslam düşmanlığı devreye sokulmuştur. O yüzden Ortaçağ'da Avrupa ülkelerinden İslam coğrafyasına yönelik olarak gerçekleştirilen savaşlara "haçlı savaşları" adı verildi.

Batı emperyalizminin İslam coğrafyasını hedef gösteren saldırı planlarına ve Müslüman halkları karşısına alan politikalarına sosyopsikolojik temel oluşturmak amacıyla kullanılan haçlı zihniyetinin sürekli canlı tutulmasına çalışıldı. Avrupa'daki rejimler kendileri "laiklik" doğrultusunda dini temellerden uzaklaşmalarına rağmen Müslüman toplumları hedef gösteren saldırgan politikalarının toplumsal zemininin korunmasını sağlamak amacıyla haçlı kinini ve Müslüman nefretini sürekli canlı tutmaya çalıştılar.

Ortaçağ döneminden, hatta çok daha öncesinden aktarılan İslâm karşıtlığı asırlar boyu korunduğundan Avrupa'daki İslâm aleyhtarlığının kökleri de epey derinlere gider. Yani son dönemde planlı bir şekilde yürütülen İslâm karşıtı faaliyetlerle üretilmiş taze bir düşmanlık anlayışı değildir. Fakat son dönemde yürütülen çalışmalarla kökleri derinlerde olan bu düşmanlık yeniden motive edilmiş, yönlendirilmiş ve tahrik edilmiştir. Böyle bir motivasyonun enerjisi olarak da "İslamofobi" adında yeni bir kavram ve olgu üretilmiştir.

Aslında İslam düşmanlığının yönlendirilmesi için böyle bir kavramın kullanılması da Batı'nın planlı bir şekilde yönlendirdiği stratejik İslam düşmanlığının arkasında duran politik oyunları kamufle etme ve zihinleri yanıltma amacı taşımaktadır. Çünkü İslamofobi kelimesi İslam korkusu anlamına gelir. Bununla zihinlere, Batı insanının İslam'dan korktuğu için ona düşman olduğu varsayımı yerleştirilmesi hedeflenmektedir.

Batı'da toplumları yönlendiren iletişim araçları, yahudi düşmanlığını isimlendirirken antisemitizm yani "Sami ırkından olanlara karşıtlık" kelimesini kullanırken, İslam düşmanlığını isimlendirirken "İslamofobi" kelimesini kullanmayı tercih etti. Normalde Sami ırkı yahudilerin dışındaki birtakım etnik unsurları da kapsamakla birlikte burada özellikle yahudi düşmanlığı kastedildi ve antisemitizmin bir etnik unsuru ırkçı temellerle karşısına aldığı, sırf etnik kimliğinden dolayı ona düşman olduğu intibaı verildi. Ama İslam düşmanlığında "İslam korkusu" anlamına gelen bir ibarenin kullanılması suretiyle İslam'a ve Müslümanlara düşman olanları iten bir "korkunun" bulunduğu intibaı verilmek suretiyle üstü kapalı bir şekilde bu düşmanlık "mazur" gösterilmeye çalışıldı.

Aslında bu tutum Batı'nın İslam düşmanlığını meşrulaştırmak için başvurduğu sinsi bir oyun ve stratejidir. Bunun sebebi ise İslam'a karşı yürütülen düşmanca siyasetin kökünün tarihin derinliklerine kadar giden ahlak dışı ve gayri meşru bir kinden kaynaklanıyor olmasıdır.

Hakka ve adalete dayanan bir anlayış meşruiyetini kendi içinde barındırır. Ama meşru temellerden yoksun ve bazı aşırılıklar içeren anlayışlar kendilerini haklı gösterebilmek için karşıtlarından yararlanırlar. Onları bir tehlike ve tehdit olarak göstermek suretiyle kendi aşırılıklarının aslında haklı ve yerinde olduğunu, bu yüzden başvurdukları uygulamalara karşı çıkılmaması gerektiğini savunurlar. Bu da zıddıyla meşrulaşma yöntemidir.

Zıddıyla meşrulaşma ihtiyacı duyan anlayış ve sistemler, karşılarına aldıkları kesimlerin kendilerinin aşırılıklarını haklı çıkaracak kadar ileri gittiklerine insanları inandırabilmek için çoğu zaman onlara iftira da atarlar. İftiralarında inandırıcı olabilmek için bazen onları gerçekten bu tür aşırılıkları yapmaya zorlayan tahriklere başvurdukları bazen de aralarına girerek bu aşırılıklara onlar adına başvurdukları görülür. Son dönemde çizgilerinde İslamî ahlak ve değer ölçülerinden uzaklaşan bazı kesimlerin yaptığı aşırılıkların da bu şekilde yönlendiriliyor olması kuvvetle muhtemeldir. Özellikle son dönemde daha fazla yaygınlaştırılmaya çalışılan ve tahrik edilen "İslamofobi" akımının doğrudan İslam'ı ve söz konusu aşırılıklarla herhangi bir ilgileri olmadığı bilinen Müslümanları hedefe yerleştirmesi kendiliğinden gelişen bir sosyal vakıa değil planlı ve stratejik bir yönlendirmedir. O yüzden İslamofobi işin gerçeğinde kontrol edilemeyen virüsün toplumda yayılmasından kaynaklanan bir salgın ve toplumsal vakıa değil, belli stratejilerin ürettiği, yönlendirdiği ve provoke ettiği stratejik faaliyettir.

Avrupa'da İslamofobi olgusunun Müslümanlar açısından son derece tehlikeli hale gelen bir canavara dönüşmesi sistemli, planlı ve kasıtlı çalışmanın sonucudur. Bu çalışmada en etkili şekilde kullanılan araç da medyadır. Medya bir yandan normalde Müslümanların reddettiği gayri meşru şiddeti İslâm'a mal etmek ve böylece bu şiddetin arkasında duran karanlık güçleri değil İslâm'ı ve Müslümanların tümünü mahkûm etmek için yoğun çaba sarf ederken diğer yandan da İslâm'ın kutsallarını hafife alan yayınlar yaptı. İslâm'ı karalamada malzeme olarak kullandığı şiddeti sürekli ve özellikle "İslâm terörü" olarak tanımlamak suretiyle bu isimlendirmenin zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Bir insan iki kelimeyi birkaç kez yan yana görür veya ikisinin birlikte anıldığını duyarsa artık mutlaka normal şartlarda da biri anıldığında diğerini hatırlayacaktır. Bu bir zihin refleksidir.

Başta Hz. Peygamber (s.a.s.) olmak üzere Müslümanların saygı duyduğu önemli şahsiyetleri ve kutsal değerleri hafife alan, onlarla alay eden karikatürler yayınlanmasının ve daha başka medyatik faaliyetler yürütülmesinin amacı da Müslümanların ve kutsallarının basitleştirilmesi, küçük düşürülmesi, kolayca hedef alınabilecek konumda gösterilmesiydi.

İşte bu İslamofobi canavarının beslenmesi ve yönlendirilmesi Müslümanlara yönelik çok korkunç saldırılar ve cinayetler gerçekleştirilmesine neden oldu. Bunları saymamız ve her biri hakkında özet de olsa bilgi verebilmemiz için sözü bir hayli uzatmamız gerekir. Bu korkunç saldırılardan ikisi de 15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrinde Cuma namazı öncesinde Al Noor ve Linwood camilerinde gerçekleştirilen saldırılardı. Bu saldırılarda 51 kişi hayatını kaybetmiş, 20'si ağır olmak üzere 49 kişi de yaralanmıştı. Bu katliamı gerçekleştiren vahşi canavar Brenton Tarrant saldırılarının videolarını çekerek kahramanlık eylemleri olarak internette yayınlarken, İslam'ı temsil eden her şeye karşı savaş halinde olduğunu ortaya koyan bir de manifesto ilan etti.

İşte bu canavarı yetiştirip piyasaya sürenler "İslamofobi" canavarını besleyen medya organları ve siyasi oluşumlardı.

Bu organlar ve oluşumlar geçtiğimiz haftalarda Avrupa'da İslam'a karşı kin ve nefretlerini aksettiren, aynı zamanda İslamofobi canavarını yeniden aktivite etmeyi amaçlayan birtakım faaliyetlerin içine girdiler. Bu faaliyetlerinde özellikle Müslümanların kutsal değerlerini hedef almaları ve aşağılamaları dikkat çekti.

Bu amaçla bir hengame çıkarmak isteyen ve "aşırı sağcı" olarak tanımlanan ancak en bariz özelliği Müslüman düşmanlığı olan Danimarkalı politikacı Rasmus Paludan'ın, Kur'an-ı Kerim'i yakmak için bir eylem düzenlemek amacıyla İsveç'e girmesine izin verilmemesi üzerine İsveç'te ona destek veren bir grup İslam düşmanı, Malmö kentinde caddenin ortasında Kur'an-ı Kerim'i yaktı ve tekmeledi.

Çok geçmeden Norveç'in başkenti Oslo'da yine bir grup İslam düşmanı, Kur'an-ı Kerim'i yırtarak İslam'a karşı kin ve nefret duygularını ortaya koymaya çalıştı.

Avrupa'nın kuzeyinde bu olaylar yaşanırken, güneyindeki Fransa'da daha önce de İslam'a ve peygamberine hakaret içerikli karikatür yayınlamış ve bu yüzden gerginliklere ve olaylara neden olmuş Charlie Hebdo dergisi yine Hz. Muhammed'e hakaret anlamı taşıyan çirkin bir karikatür yayınladı.

Charlie Hebdo dergisi daha önce de Sorbonne Üniversitesi'nin Öğrenci Birliği Başkanı ve aynı zamanda Öğrenci Sendikası UNEF'in de sözcüsü seçilen Maryam Pougetoux'nun başörtüsüyle alay eden bir karikatürü kapak yaparak Müslümanların inançlarını ve değerlerini hafif almak suretiyle provokasyon yapmıştı.

Charlie Hebdo dergisinin bu saldırgan ve çirkin tutumu hakkında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'a soru sorulması üzerine de kendilerinde düşünce özgürlüğü olduğunu, buna müdahale etmelerinin söz konusu olamayacağını iddia etti. Gerçekte ise Macron'un sözünü ettiği özgürlük sadece İslam'a yönelik çirkin saldırılar içindi ve onun bu konudaki sözleri sadece Fransa'nın ikiyüzlülüğünü, çifte standartçılığını ortaya koymanın ötesine geçmiyordu.

Çünkü İslam'ın en kutsal değerlerine bile çirkince saldırılmasına, hakaret edilmesine izin veren ve bunu düşünce özgürlüğü olarak tanımlayan Fransa siyonist işgalcilerin vahşi katliamlarının bir yahudi tarafından dahi eleştirilmesine tahammül edememiş ve bunu antisemitizm olarak nitelendirmişti. Zeon ûnvanıyla tanınan yahudi asıllı bir Fransız çizeri, siyonist işgal rejiminin katliamlarını eleştiren ve bu katliam gerçeğini gayet açık bir şekilde gözler önüne seren çok anlamlı bir karikatüründen dolayı hakkında "antisemitizm" ithamıyla açılan davadan dolayı gözaltına almıştı. Oysa karikatürde kesinlikle bir antisemitizm yoktu, işgal rejiminin katliamları eleştiriliyordu. Zaten karikatürü çizen de bir yahudiydi, dolayısıyla antisemitist olması düşünülemezdi. Fransa'nın kabul edemediği, işgalci siyonist rejimin eleştirilmesiydi. Fransa'daki yönetim işte böyle iki yüzlü, çifte standartçı ve sahtekardır.

İşte bu ikiyüzlülük, sahtekârlık ve çifte standartçılık Fransız parlamentosunda da karşımıza çıktı. Yukarıda sözünü ettiğimiz Maryam Pougetoux'nun Fransız parlamentosunda bir oturuma katılması üzerine bazı sağcı ve cumhuriyetçi milletvekilleriyle iktidar partisinden Anne-Christine Lang adlı bir bayan milletvekili oturumu terk ederek, başörtülü bir Müslüman bayanın katılmasını protesto etti.

Anne-Christine Lang adlı milletvekili daha sonra twitterde yayınladığı mesajında kendisinin laiklik ve kadın hakları savunucusu olduğunu iddia ederek başörtülü bir bayanla aynı toplantıya katılmayı kabul edemeyeceğini söyledi. Bir kadının inancına göre yaşama hakkına tahammül edemezken kendini kadın hakları savunucusu olarak yutturmaya çalışması bu kadının iki yüzlülüğünün çok açık bir göstergesi değil mi?

Aslında bütün bu gelişmeleri yazımızın başında dikkat çektiğimiz haçlı zihniyeti ve İslam coğrafyasına yönelik emperyalist politikalar düzleminde ele almak gerekir. Bu da Batı'nın insan haklarına, özgürlüklere ve hukuka saygıda Ortaçağ'daki haçlı ve emperyalist zihniyetinden bugüne hiçbir mesafe katedemediğini, aynı yerde durduğunu, özellikle İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık konusundaki tavırlarının zerre kadar değişmediğini gözler önüne sermektedir.