Kurban ve Ümmet Dayanışması

Ağustos 2020, Vuslat

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının." (Mu'minun, 23/52) Bir başka âyeti kerimede de şöyle buyurmaktadır: "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92) Resulullah (s.a.s.) de bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır."

Burada Müslümanların ümmet olarak bütünlüğüne, birliğine dikkat çekilmekte, her zaman birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Zaten sömürgeci güçlerin Müslümanlar üzerinde dünyevi üstünlük sağlamaları ve onları siyasi yönden hâkimiyet altına almaları da bu şuurun yani ümmet şuurunun zayıflatılmasından sonra olmuştur. Ümmet bilincinin kaybedilmesinde en etkili akımın da kavmiyetçilik akımı olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu konuda şimdiye kadar çok şey söylenip yazıldığından fazla kelime sarf etme gereği duymuyorum. Ancak: "Yiğit düştüğü yerden kalkar" atasözünde vurgulanan gerçeği dile getirerek Müslümanların yeniden üstünlük sağlamalarının, siyasi otoritelerini oluşturmalarının ancak yeniden ümmet şuuruna, dayanışma ve güç birliği anlayışına kavuşmalarıyla mümkün olabileceğine dikkat çekmek istiyorum.

Bugün Müslümanların en azından birbirlerini tanıma, aralarında daha sıkı bağlar kurma ve evrensel İslâmi düşünceyi yaygınlaştırma çabaları içine girmeleri ümmet şuurunun yeniden canlanmaya başladığını göstermektedir. Bunun yanı sıra baskı ve zulüm altındaki Müslümanlara maddi ve manevi yönden yardımcı olma ihtiyacı da bu şuurdan kaynaklanmaktadır. Fakat hiçbir zaman gelinen noktanın son nokta olduğunu düşünmemek, sürekli ileriyi hedeflemek, her gün bir adım daha ileri geçmeye çalışmak gerekir.

Kurban bayramının İslâm'daki ümmet bütünlüğünün hayata yansıtılması açısından özel yeri ve anlamı var. Bu bayramda ifa edilen hac ibadetiyle Müslümanlar, üzerlerindeki tüm bölgesel işaret ve sembolleri çıkararak aynı ümmetin mensubu olmalarını ifade eden beyaz giysileriyle bir ahiret provası yaşıyorlar. Kurban kesilmesi ise hem Allah'a karşı kulluk görevinin yerine getirilmesi hem de Müslümanlar arasında dayanışma ve kardeşlik bilincinin güçlendirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Yakın zamana kadar kurbanların İslâm dünyasının muhtelif bölgelerindeki ihtiyaç sahibi Müslümanlara gönderilmesi geleneği pek yaygın değildi. Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar arasında bu uygulama epey yaygınlık kazanmıştı. Bunda o ülkelerdeki hayvan kesimiyle ilgili kuralların ve yasaklamaların kurban kesimini zorlaştırmasının belli bir payı olduğu gibi, ilgi ve ihtimam açısından sınırları aşabilmenin de inkâr edilmeyecek rolü vardı.

Kurban kesme işi aynı zamanda bir dayanışmadır. Bu sebeple kesilen kurbanların etlerinin kesen aileye, komşulara ve yoksullara verilmek üzere üç paya ayrılması sünnet kılınmıştır. Ama bugün bizden uzak beldelerde, oldukça zor şartlarda hayatlarını sürdürme ihtiyacı duyan mü'min kardeşlerimiz var ve onlara kestiğimiz kurbanlardan bir parça ayırıp gönderme imkânımız yok. O insanlara ancak kurbanlarımızı kendi beldelerinde kestirmekle yardımcı olabiliriz.

İslâm âlemi ne yazık ki birlik ve bütünlüğünü temsil eden, tüm Müslüman toplumların güçlerini birleştirerek emperyalist saldırganlığa karşı güçlü bir kale oluşturmalarını sağlayan ve Yüce Allah'ın koyduğu nizamı hâkim kılma bilinciyle hareket eden otoriteden mahrum bırakıldığı için uzun yıllardan beri huzurlu ve mutlu bayramların özlemini çekiyor. Yaşanılan bütün acı ve ızdıraplara rağmen yine de bayrama ona yakışır mana vermek ve fonksiyonuna uygun değerlendirmek gerektiğini unutmadan Müslüman toplumların bu sevinç gününü ne gibi sıkıntılar ve zorluklar içinde karşıladıklarına da göz atmak gerekiyor.

Bayramlarda en çok "Nerede o eski bayramlar?" ve "Ne zaman gelecek o gerçek bayramlar?" sözlerini duyarız. Her yıl bayram kutlarız ama "o eski bayramlar!" geçmiş; asıl bayramlar henüz gelmemiştir. Bizim çocukluğumuzda da yaşlılarımız, büyüklerimiz "Ah o eski bayramlar!" derlerdi. Muhtemelen onların büyükleri de aynı şeyleri söylüyordu. Yoksa biz hep mükemmeli geride bırakarak mı ilerliyoruz? Oysa ilerlerken bir yandan da "asıl bayramlarımız gelmedi!" diyerek mükemmeli daha ileride görüyoruz.

Aslında bu güzel bir şey! Geçmişe değer vermek, geleceğe ümitle bakabilmek. Ama mevcudu da bir vakıa, bir realite olarak kabullenip var olanla mutlu olabilmenin yollarını araştırmak, karamsar olmamak gerekir.

İslam toplumlarında resmi, ulusal ve benzeri türden bayramlar ülkeden ülkeye farklılık arz etse de İslami bayramlar her tarafta aynıdır. Bunlar da Ramazan ve Kurban bayramlarıdır. Bunların ilki, sabrederek ve zorluğuna katlanarak tutulan bir aylık farz orucun hemen akabinde, ikincisi ise bedeni zorlukların yanı sıra, maddi fedakârlıkların da yapıldığı hac farizasının yerine getirilmesine denk gelen günlerdedir.

Müslüman toplumların tümünde, bütün kitlelere mal olmuş, aynı inancı paylaşan tüm insanların kaynaşmalarına ve aralarındaki sevgi bağlarını güçlendirmelerine vesile olan, devletin ve resmi makamların katkı ve teşviklerine bağlı olmaksızın kutlanan bayramlar sadece bu iki hayırlı bayramdır. Diğer bayramların çoğu genellikle bir sınıfın, bir zümrenin, bir resmi makamın, belli bir kesimin veya devletin resmi kuruluşlarının organize ettiği ve yine bu anılan mercilerin anlayışlarına göre şekillenen kutlama günleridir.

Ne yazık ki Müslümanlar olarak bu mübarek bayrama da buruk olarak ve çeşitli sıkıntılar içinde giriyoruz. İslam aleminin değişik bölgelerinde yaşanan krizler, sıkıntılar, baskılar, zulümler, çekilen eziyetler, işkenceler gerçek bayram yaşamamızı, bayramın verdiği huzuru kâmil manada hissetmemizi engelliyor. Bununla birlikte yaşananların büyük bir doğuşun ve mutlu günlerin müjdecisi olduğunu düşünüyoruz.

Bayramlar aynı zamanda umut ve heyecanın yenilendiği günlerdir. Bu ikisi toplumların canlı ve diri kalmasının iki önemli şartıdır. İslam âleminde yaşanan sıkıntılar sebebiyle karamsar olmamak, Müslümanların başsız olmaları sebebiyle sahipsiz oldukları düşüncesine kapılmamak gerekir. Müslümanların ve Yüce İslam'ın sahibi Yüce Allah'tır. Eğer İslam ve Müslümanlar sahipsiz olsaydı İslam düşmanları onları şimdiye kadar çoktan tarihe gömmüşlerdi. Ama görüldüğü gibi İslam bütün baskılara rağmen sürekli canlı kaldı. Bu açıdan geleceğe umutla bakabilmeli, bayram vesilesiyle umut ve heyecanımızı tazelemeliyiz. Şu var ki umudu kuru bir beklentiye ve amelden uzak bir tevekküle dönüştürmek de yanlıştır.

İslam ümmetinin bu yıl da bayramlara çeşitli sıkıntılarla girdiğini söyledik. Bütün dünyayı saran koronavirüs krizinin çok kötü yönetilmesi ve çok geniş çaplı bir panik havasının oluşturulması sebebiyle ekonomik sıkıntılar daha da arttı. Bu sıkıntıların sebep olduğu zarar ve olumsuzluklar bizzat koronavirüsün yol açtığı tahribatı bile hayli aşabilecek durumdadır. Çünkü uluslararası insani yardım kuruluşlarının verdiği bilgiler, koronavirüsün neden olduğu ekonomik çöküş, işsizlik ve gelir kaybının dünya genelinde bu yılın sonuna doğru bir milyara yakın insanı açlık tehlikesiyle karşı karşıya getireceğini ve bu yılın son dönemlerinden itibaren günde ortalama 12 bin kişinin açlıktan ölebileceğini vurguluyor.

Suudi Arabistan yönetimi koronavirüse karşı mücadele çerçevesinde bu yıl ülke dışından hacı adayı kabul etmemeyi kararlaştırdı. O yüzden bu yılın kurban bayramı günlerinde Mescidi Haram topraklarında gerçek anlamda bir ümmet zirvesi yapılamıyor.

Sorun, dünya genelinde yoksulluğun ve ihtiyaç sahiplerinin artmasına neden oldu. Dolayısıyla yardım potansiyelleri artık ihtiyaçları karşılamaktan çok uzakta kalıyor. Bununla birlikte kurban dayanışması çerçevesinde insanlarımızın kurbanlarını daha çok yoksul beldelerde kestirmeye öncelik vermelerinin, bu geleneğin yaygınlık kazanmasının da olumlu bir etkisi var.

Ümmetin başsız kalması sebebiyle İslam coğrafyasının dağılmasından kaynaklanan bölgesel sorunların bazıları bu bayramda da insanların başlarını ağrıtmaya devam ediyor.

Yemen'de bölgesel emperyalist güçlerin hakimiyet savaşının sebep olduğu olumsuzluklar durumun gittikçe kötüleşmesine, açlığın ve hastalıkların her geçen gün daha da artmasına neden oldu.

Suriye'de yapılan uzlaşma anlaşmasından sonra çatışmalar büyük ölçüde durmuş olsa da insanlar henüz güven ve huzura kavuşabilmiş değiller. Evlerinden, yurtlarından çıkarılanların çoğu Esed zulmünün devam etmesi sebebiyle evlerine dönemediklerinden mülteci kamplarında oldukça zor şartlarda hayatlarını idame ettirmek zorundalar ve onların da büyük miktarlarda yardımlara ihtiyaçları var.

Filistin direnişinin kararlı tavrı siyonist işgal rejimini Batı Yaka'nın bir bölümünü ilhak planını şimdilik dondurma kararı almaya zorladı. Ama işgal rejimi bu konudaki fikrinden ve planından tamamen vazgeçmiş değildir. Zeminin ve şartların oluşması durumunda planını yeniden raftan indirerek tehlikeli adımlar atması ihtimal dışında değildir. O yüzden işgal rejiminin tehlikeli oyunları ve özellikle ABD'nin hazırladığı Yüzyılın Anlaşması planı karşısında dikkatli ve uyanık olunması gerekiyor. Bu arada işgal rejiminin Filistinlilere yönelik insanlık dışı zulüm uygulamaları da kesintisiz bir şekilde devam ediyor.

Libya'da fitne hareketine karşı Trablus'taki meşru hükümete Türkiye'nin destek vermesi bu hükümete bağlı askeri güçlerin fitne örgütüne bağlı militanlara karşı önemli başarılar elde etmelerini ve onları başkent Trablus'un çevresinden bayağı uzaklaştırmalarını sağladı. Ancak meşru hükümete bağlı askeri birliklerin Sirte ve Cufra sınırlarına dayanması üzerine fitne örgütüne destek veren Arap diktatörler cephesinin içinde yer alan Mısır cunta lideri Sisi; "Sirte ve Cufra bizim kırmızı çizgimizdir" diyerek buralara girilmesi durumunda kendisinin Libya'ya müdahale edebileceği tehdidi savurarak kendince psikolojik savaş süreci başlatmak istedi.

Doğu Türkistan'da Çin zulmü sürüyor ve Müslümanlar "eğitim" kılıfına geçirilen zulüm planıyla işkence kamplarına derc edilmiş bir şekilde insanlık dışı muamelere maruz kalmaya devam ediyorlar. İnsan hakları kuruluşlarının uyarıları Çin zulmünü geri adım atmaya zorlayamazken, güç dengelerine göre çizgilerini belirleyen birtakım çıkarcı, makyavelist, pragmatist ülkeler BM'de "Çin'in teröre karşı savaşına destek veriyoruz" diye bildirge yayınlayarak bu korkunç vahşeti ve zulmü onayladıklarını hatta desteklediklerini ortaya koydular. Ne yazık ki bu bildirgeye imza atanlar arasında İslam coğrafyasından da birçok ülke var. Bunların başında da İran, BAE, Mısır, Sudan, Suudi Arabistan, Suriye gibi zulüm rejimlerinin hüküm sürdüğü ülkeleri özellikle zikretmek gerekiyor.

İslam dünyasının sorunlu bölgeleri sadece buralar değil. Buralar ilk bakışta karşımıza çıkanlar. Biz mübarek Kurban bayramının hattırlattığı "ümmet bilinci" çerçevesinde ümmetin yaralarından birkaç örnek vermek amacıyla devam eden sorunlardan bazılarına işaret etmek istedik.