Koronavirüs ve İslam Dünyası

Mayıs 2020, Ribat

Geçtiğimiz yılın sonuna doğru Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve koronavirüs ve Kovid 19 olarak adlandırılan virüsten kaynaklanan salgın tüm dünyayı olduğu gibi İslam dünyasını da büyük ölçüde etkiledi.

Başlangıçta bu virüsün neden kaynaklandığı konusunda tartışmalar ortaya çıktı. Araştırmalar virüsün Vuhan'daki bir vahşi hayvan pazarından yayıldığını ortaya koyuyordu. Ancak bazıları bunun bir biyolojik saldırı olduğunu iddia etti. Eğer biyolojik saldırı idiyse kim ne adına, kimin yararına ve kime karşı yapmıştı. Bazıları bu tür küresel çapta saldırılarda hedefe yerleştirdiği ABD'nin bu işte de birinci derecede sorumlu olabileceğini ima ettiler. Ancak sonraki gelişmeler ABD'nin bu salgından en fazla zarar gören ülke olduğunu ortaya koydu. Bizim bu dosyayı hazırladığımız sıradaki son rakamlara göre tüm dünyada koronavirüs bulaşanların %31.42'sini yani yaklaşık üçte birini ABD vatandaşları oluşturuyordu. Ölenlerin ise %25'e yakın bir kısmını yani yaklaşık dörtte birini ABD'de ölenler oluşturuyordu. Eğer ABD böyle bir salgını planladıysa ve saldırıyı gerçekleştirdiyse kendi vatandaşlarını böylesine büyük bir riske atmayı neden göze aldı. Bunu hesap edemediği için mi böyle bir sonuçla karşılaştı? Bazılarına göre salgının arkasında Çin olabilirdi. Ancak salgının başlangıç noktası bu ülkeydi ve ilk etapta en büyük zarar gören ülke oldu. Bazılarına göre ise dünyaya şekil veren, tüm resmi yönetimlerin üstünde yer almak isteyen ve perdenin arkasında yürüttükleri çalışmalarla bir dünya devleti kurmaya çalışan küresel lobiler bu işi planlamıştı.

Bütün bunlar tabii birer komplo teorisi ve henüz hiçbirini ispat etmeye yetecek delil yok. Ancak gözden kaçmayan bir gerçek var ki o da salgının ortaya çıkmasıyla birlikte medyanın ve kamuoyunu yönlendirme gücüne sahip mekanizmanın tüm dünyada çok geniş çaplı bir sansasyon oluşturması, her tarafta büyük bir panik havasına ve dünya ülkelerinin tümünün korkunç bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını ima eden telaşa neden olmalarıydı. Bu konuda yürütülen çalışmalar sebebiyle hem korkunç bir bilgi kirliliği ortaya çıktı, hem de ülkelerin çoğu virüse karşı savaş iddiasıyla adeta hayatı felç eden, ekonominin büyük zararlar görmesine, birçok sektörün tamamen işlemez hale gelmesine sebep olan ciddi adımlar attı.

İşte bu yönde atılan adımlar İslam dünyasında hem toplumsal hem ekonomik hayatın büyük ölçüde etkilenmesine, hayatın adeta durmasına neden oldu. Bu konuda söylediklerimiz insanları tehdit eden ve bütün dünyayı sarsan salgına karşı mücadeleyi gereksiz ve anlamsız bulduğumuz şeklinde anlaşılmamalı. Ama sözünü ettiğimiz sansasyonun olayın gereğinden fazla abartılmasına ve bazı konularda tamamen gereksiz sınırlandırmalara, yasaklara, hastalığın bizzat kendisinden daha büyük zararlara yol açan adımlar atılmasına sebep olduğunu söyleme hakkımızın da olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda söylediklerimizin haklılığı belki zamanla anlaşılacaktır. Zaten son zamanlarda Avrupa ülkelerinde yapılan tartışmalarda bu hususun gündeme getirildiğini hatırlatmamızda yarar var.

İşgaller, iç savaşlar, insanların kitleler halinde yurtlarını terk ederek mülteci kamplarına yerleşmek zorunda kalmaları, ekonomik geri kalmışlık ve benzeri sebeplerden dolayı zaten önemli sıkıntılar yaşayan ve bu yüzden pek çok insanın yardıma muhtaç olduğu İslam dünyasında koronavirüse karşı savaş sebebiyle alınan tedbirlerin birtakım ekonomik sektörleri tamamen devredışı bırakması yardıma el açan yeni ihtiyaçlılar kitlesi ortaya çıkardı. Dolayısıyla yardım potansiyelinin önemli bir kısmının bu yeni ihtiyaçlılar kitlesine kaydırılması zorunluluğu ortaya çıktı. Bu da doğal olarak diğer sebeplerden dolayı yardıma ihtiyaç duyanlara ayrılan payın azalmasına neden oldu. Bununla birlikte olağanüstü durum sebebiyle yardımların miktarlarının diğer zamanlara göre biraz artmasının oluşan açığı kısmen kapattığını da söylemek mümkündür. Ama bu yine de sürekli yardıma ihtiyaç duyan kitlelerin sıkıntılarının artmasını engelleyemedi. Bu yüzden özellikle mülteci kamplarındaki ekonomik sıkıntılar bu dönemde hayli arttı.

Yapılan tüm çağrılara ve koronavirüsten kaynaklanan olağanüstü duruma rağmen siyonist işgal rejimi, Gazze'ye yönelik ablukasını kaldırma veya kısmen hafifletme yoluna gitmedi. Hatta koronavirüsle savaş için kullanılacak tıbbi araçların, hastaları teşhiste kullanılacak malzemelerin yani test kitlerinin ve ilaçların bölgeye sokulmasının kolaylaştırılması için yapılan çağrılara bile kulak tıkadı. Bu durum Filistin topraklarını işgal altında tutan ve Gazze'yi abluka altına alan siyonist zihniyet sahiplerinin insanlıktan ve insanî değerlerden ne kadar uzak, bir varlığa insan denmesi için gerekli olan vasıflardan ne derece yoksun olduğunu göstermesi açısından ibret vericiydi. İşgal rejiminin ablukayı bu derece sıkı bir şekilde uygulaması tabii ki bölgede koronavirüsün yayılması riski karşısında endişenin daha da artmasına neden oldu. Çünkü hastalığın yayılması karşısında bölgedeki sağlık kurumlarının mücadele etmesi için gerekli malzemeleri ve ilaçları mevcut değildi. Bununla birlikte hastalığın bölgeye girmesine rağmen çok fazla yayılmaması, çok sınırlı sayıda insana bulaşması da Yüce Allah'ın bir lütfu oldu. Hastalığın yayılmasının önlenmesinde kendilerine bu hastalığın bulaştığı tespit edilen kişilerin hızla tecrit edilmesinin ve kitleye yayılmasının önlenmesi için gerekli tüm tedbirlerin alınmasının da bir payı vardı.

Filistin'in Batı Yaka bölgesinde koronavirüs hastalığı ilk olarak Yunanistan'dan, Hz. İsa'nın doğum yeri olması sebebiyle hıristiyanlar tarafından kutsal bilinen Beytüllahim şehrine gelen turistlerden bazı kişilere bulaşması sonucu ortaya çıktı. O yüzden Beytüllahim şehri karantinaya alındı ve bölgede olağanüstü hal ilan edildi. Daha sonra yayılmasının önlenmesi için alınan tüm tedbirlere rağmen Batı Yaka'nın diğer bazı şehirlerine de sıçradı ama hasta sayısı aşırı derecede artmadı.

Kudüs'te kontrol tamamen siyonist işgal rejiminde olduğundan buralardaki hastaların durumlarını da o takip ediyordu. Ancak bölgede yaşayanlar işgal rejiminin bu şehirde Filistinli hastalarla ilgilenmediğini ve hatta hasta olanları kayda geçirmediğini dile getirdiler. Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesinde yaşayan Filistinlilerle ilgili bilgiler ise tamamen İsrail'in verilerine ve istatistiklerine dahil ediliyordu.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, koronavirüs krizinden dolayı savaş bölgelerinde silahların susturulması ve ateşkese gidilmesi için çağrı yaptı. Bu çağrı bazı yerlerde karşılık buldu. Fakat ne yazık ki Libya'da, Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin desteğiyle fitne savaşını sürdüren Halife Hafter örgütü hız kesmeden saldırılarını sürdürme konusundaki ısrarından vazgeçmedi. Saldırılarında da özellikle hastaneleri hedef alması ise ülkenin koronavirüs mücadelesinde çaresiz kalmasına neden olmayı amaçladığını ortaya koyuyordu. Tabii onun saldırganlıkta bu derece ısrarlı olmasında kendisine destek veren, silah ve teçhizat temin eden Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi ülkelerdeki dikta rejimlerinin tahriklerinin önemli rolü vardı.

Libya'da Hafter'i kışkırtan Suudi Arabistan güya Yemen'de koronavirüsün yayılmasını önlemek ve Husi örgütünü anlaşma masasına yanaşmaya ikna etmek amacıyla tek taraflı olarak 15 günlük ateşkes ilan etti. Ancak onun böyle bir ateşkese ihtiyaç duymasının asıl sebebi, Husi örgütünün kendisine İran'ın temin ettiği füzeleri Suudi Arabistan'ın üzerine sürekli fırlatmasından artık bu ülkenin iyice muzdarip olması ve sıkışmasıydı. Acziyetini gizlemeye çalışan Suud yönetimi de ateşkes girişimine biraz insancıl boyut kazandırmak amacıyla koronavirüsün yayılmasını önleme gibi bir amaçlarının olduğunu iddia etmişti. Bunda samimi ve gerçekçi olmadığı, Yemen'de böyle bir amaçtan söz ederken yine koronavirüs tehdidiyle karşı karşıya olan Libya'daki maşası Hafter'i silah bırakmamaya ve saldırılarını sürdürmeye teşvik etmesinden anlaşılıyordu. Yemen'de de zaten Husi örgütü Suudi Arabistan'ın sıkıştığını gördüğü için ona daha fazla yüklenmeyi tercih ettiğinden, dolayısıyla saldırılarını durdurmak istemediğinden Suud yönetiminin tek taraflı ateşkes ilanı bir karşılık bulmadı.

İslam dünyasının hem her tarafında koronavirüs sebebiyle cemaatle namaz kılınmasına ara verildiği için camilerin büyük bir kısmı cemaatle ibadete kapatıldı. Kapatılan camilerin arasında harem mescitler olarak adlandırılan, Mekke'deki Mescidi Haram, Medine'deki Mescidi Nebevi ve Kudüs'teki Mescidi Aksa da vardı. Koronavirüs sebebiyle uluslararası seferlerin neredeyse tamamen durdurulması ve harem mescitlerin de ibadete kapatılması sebebiyle umre ziyaretleri de tamamen durduruldu.

Bu arada mübarek Ramazan ayının koronavirüs salgınının tamamen kontrol altına alınamadığı ve yayılma sürecinin devam ettiği bir dönemde gelmesi sebebiyle de bazılarının birtakım ilginç tartışmalar ortaya çıkardıkları görüldü. Bu ilginç tartışmaların en dikkat çekeni ise Ramazan'ın bir başka döneme ertelenmesi önerisinden kaynaklanıyordu. Fakat oruç ibadetinin tamamen ferdi bir ibadet olması ve mazereti olanlara da zaten oruçlarını ertelemeleri için izin verildiği, dolayısıyla herkesin kendi durumuna göre karar verebileceği, bu konuda herkes için geçerli olacak bir uygulamanın söz konusu olamayacağı gerçeğinin vurgulanmasıyla bu konudaki tartışmalar da gündem dışına itilmiş oldu.

Ramazan ayının aynı zamanda umre ziyaretleri için en çok tercih edilen dönem olduğu bilinmektedir. İnsanlar tabii bu ayın bereketinden istifade etmek ve önemli bir ibadeti bu bereketli dönemde gerçekleştirmek, Kur'an-ı Kerim'in indirildiği aya özel nafile ibadetlerini harem beldede ifa etmek amacıyla umre ziyaretleri için çoğunlukla Ramazan ayını tercih ediyorlar. O yüzden Ramazan ayında bazen umre ziyaretine gelmiş olanlar hac ziyareti için toplananlar kadar büyük kalabalıklar oluşturabilmektedir. Fakat bu yılın Ramazan ayına girilirken koronavirüs tehlikesinin devam ettiği, henüz salgının kontrol altına alınamadığı için harem beldelere yönelik ziyaretler de başlamadı. O yüzden harem beldelerde bu yılın Ramazan'ında herhangi bir hareketlilik olmayacak.

Tabii koronavirüs sebebiyle bu yıl hac ziyaretinin mümkün olup olmayacağı da konuşulan konular arasında. Temennimiz hac döneminden önce bu musibetin son bulması, salgının yayılmasının tamamen kontrol altına alınması ve haccın önünde de herhangi bir engelin kalmamasıdır.