2019'da İslam Dünyası

TYB 2020 Yıllığı

Filistin

İsrail'in Gazze'ye Yönelik Saldırıları

İsrail 24 Mart Pazar gecesi Nakab'daki çöl hapishanesine baskın düzenleyerek Filistinli esirlere saldırılar gerçekleştirdi. Buna Filistinli direnişçiler de aynı gece Tel Aviv'e yönelik bir füze saldırısı düzenlemekle karşılık verdiler. Tel Aviv'in dış mahallelerine düşen füze yedi işgalcinin yaralanmasına ve büyük çapta maddi hasara neden oldu.

O zaman ABD'de olan İsrail başbakanı Netanyahu ziyaretini yarıda keserek geri döndü. Filistinlilere daha önce benzeri görülmemiş bir karşılık vereceği tehditlerinde bulundu. Ardından da Gazze'ye yönelik saldırılar başlattı. Ancak Filistinliler de yoğun füze saldırılarıyla karşılık verdiler. Bu durum karşısında Netanyahu tereddüde düştü. Çünkü Gazze'ye yönelik geniş çaplı saldırı başlatması durumunda 2014'tekinden daha kötü bir yenilgiyle çıkması ihtimali vardı. O durumda 9 Nisan 2019'da gerçekleştirilecek seçimleri de kaybedecekti. O yüzden Mısır'ı devreye sokarak ateşkes sağlanmasını istedi ve çatışmalar uzun sürmedi.

3 Mayıs Cuma günü, Gazze ahalisi "Golan Tepeleri Cuması" adıyla Gazze'nin doğu sınırında kurulan dönüş çadırlarında gösteriler düzenledi. Ancak işgal güçleri ateşkese uymayarak yine saldırı düzenledi ve dört kişinin ölmesine 51 kişinin de yaralanmasına neden oldu. Bunun üzerine Filistin direniş grupları da işgalcilere füzelerle karşılık verdi.

İsrail bu saldırılara tepki göstererek 4 Mayıs Cumartesi sabahı Gazze'ye hava saldırıları başlattı. Ancak Filistinliler de çok güçlü bir savunma mücadelesi vererek füze saldırıları gerçekleştirdiler. Bunun üzerine işgal rejimi Mısır ve BM'yi devreye sokarak ateşkes sağlanmasını istedi ve 6 Haziran Pazar akşamı ateşkes gerçekleştirildi. Ateşkeste İsrail Filistin direnişinin şartlarını kabul etmek zorunda kaldı. Bu durum işgalcilerin kendi içlerinde de tartışmalara ve Netanyahu yönetimine tepkilerde bulunmalarına neden oldu.

İsrail 12 Kasım Salı sabahı, Filistin İslami Cihad Hareketi'nin iki önemli liderine yönelik saldırı düzenledi. Bunlardan biri Gazze'de diğeri Şam'da ikamet ediyordu. Gazze'de hareketin askeri kanadı durumundaki Kudüs Müfrezeleri'nin Askeri Konsey üyelerinden ve hareketin önemli komutanlarından 42 yaşındaki Baha Ebu'l-Ata eşiyle birlikte şehit edildi. Saldırıda bu ikisinin dışında bir kişi daha şehit oldu ve birçok kişi de yaralandı.

İsrail bir diğer saldırıda da İslami Cihad'ın Siyasi Birim üyesi Ekrem El-Acuri'nin Şam'daki evini hedef aldı. Bu saldırıda da El-Acuri'nin oğluyla eşi hayatını kaybetti. Bu saldırıda ayrıca altı kişi yaralandı.

Bu saldırılar doğal olarak gerginliğe, Filistin direnişinin tepkisine ve mukabil saldırılar düzenlemelerine neden oldu. İslami Cihad'ın askeri kanadı ve diğer direniş grupları Tel Aviv, Askalan ve Asdud başta olmak üzere 1948'de işgal edilmiş bazı şehirlere ve Gazze'nin etrafını kuşatan yahudi yerleşim merkezlerine yönelik füze saldırıları düzenledi. Füze saldırılarında işgalcilerden onlarca kişi yaralandı ve özellikle Gazze'nin çevresindeki yahudi yerleşim merkezlerinde alarm durumuna geçildi. İsrail de Gazze bölgesine yönelik hava saldırıları düzenledi ve bu saldırılarda aralarında 8 çocuk, 3 kadının yer aldığı 34 kişi öldürüldü, 110 kişi yaralandı. Daha sonra Mısır'ın devreye girmesiyle ateşkes sağlandı.

ABD'nin İsrail Merkezli Yeni Bir Ortadoğu Planı

13-14 Şubat 2019 tarihlerinde ABD öncülüğünde ve Trump'ın talepleri doğrultusunda Polonya'nın başkenti Varşova'da "Ortadoğu'da Barışın ve Güvenliğin Geleceğini Desteklemek" başlığıyla bir konferans düzenlendi. Konferansta genellikle İran'dan kaynaklanan tehlikeye karşı bir güç birliği oluşturulması havası verilmeye çalışıldı. Ancak gerçekte İran'ı hedefe yerleştirirken merkezine İsrail'in oturtulduğu bir "Yeni Ortadoğu" planlamak için bir araya gelindiği anlaşılıyordu. Arap ülkeleri adına konferansa katılanlar İsrail başbakanı Netanyahu'yla aynı masaya oturmalarıyla ve birlikte poz vermeleriyle dikkat çektiler. Konferans öncesinde Arap ülkelerinin İsrail'le ilişkileri normalleştirmek için önemli adımlar atmaları da bu açıdan dikkat çekiciydi.

Filistin direnişi adına açıklama yapanlar Varşova Konferansı'nın Filistin davasını tarihe gömmeyi amaçladığına dikkat çekerek Arap ülkelerinin bu konferansa katılmalarına tepki gösterdiler.

El-Hamdallah Hükümetinin İstifası

Filistin'de görünüşte Hamas ile Fetih arasında yapılan uzlaşmaya göre kurulan ama uzlaşmanın şartlarını yerine getirmeyerek Gazze'ye yaptırım uygulayan Rami El-Hamdallah hükümeti Fetih Merkez Kurulu'nun talebi üzerine 29 Ocak'ta istifa etti. Hamas konuyla ilgili açıklamasında bu istifanın, yeni bir uzlaşma hükümeti oluşturulması için ortak kararla değil tamamen Fetih örgütünün kendi içindeki siyaseti gereği istifa ettiğini ve yerine aynı nitelikte bir hükümetin getirilmesi durumunda da bu hükümetin istifasının bir anlam ifade etmeyeceğini dile getirdi. Bu hükümetin yerine Muhammed Iştiyye'nin başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu.

ABD'nin Yahudi Yerleşim Merkezlerini Meşru Tanıması ve Filistinlilerin Evlerinin Yıkılması

Filistin'le ilgili 2019'da meydana gelen en önemli gelişmelerden biri ABD'nin Batı Yaka ve Kudüs'te Filistinlilerin arazilerinin gasp edilmesi suretiyle inşa edilen yahudi yerleşim merkezlerinin yasalara aykırı olmadığını ileri sürmesi oldu. ABD'nin bu yöndeki açıklaması işgalciyi cesaretlendirdi ve Kudüs'ün doğusundaki Sur Bahir köyüne bağlı Vadi'l-Hıms Mahallesi'nde Filistinlilere ait 70 daireden oluşan 11 binayı yıktı.

Mescidi Aksa'da Rahmet Kapısı Namazgâhı Mücadelesi

Mescidi Aksa'da, doğu duvarına bitişik olan ve iç kısma doğru açılan Rahmet Kapısı İsrail tarafından 2003'ten beri kapalı tutuluyordu. Dolayısıyla buranın açıldığı namazgâhın yani mescidin de kullanılmasına müsaade edilmiyordu. İşgal güçleri 17 Şubat'ta bu kapıya doğru inen merdivenin başındaki kapıyı da zincirlerle ve kilitlerle kapattılar. Onların bu uygulaması Müslümanların tepkisine neden oldu ve merdivenin başındaki kapıya vurulan zincirleri ve kilitleri kırdılar. Ardından Rahmet Kapısı'nı da açarak 16 yıl aradan sonra Rahmet Kapısı Namazgâhı'nda namaz kıldılar. Müslümanların bu hareketi işgal güçlerini rahatsız etti. Çünkü işgal güçlerinin asıl amacı bu namazgaha tamamen el koymak ve burayı yahudilere tahsis etmekti. Böylece aynı zamanda El-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'nde yaptıkları gibi Mescidi Aksa'ya da ilk çengeli atmayı planlıyorlardı. Ancak Müslümanlar buna fırsat vermemek için büyük bir mücadele yürüttüler.

Yüzyılın Anlaşması Planına Tepkiler

ABD'nin Filistin davasını tarihe gömmek amacıyla hazırladığı Yüzyılın Anlaşması planına Filistin'de çeşitli şekillerde tepkiler gösterildi ve protesto eylemleri düzenlendi. Eylemlere Filistin'deki bütün grupların destek vermesi tüm Filistin halkının bu plan karşısında ortak tavır sergilediğini ve böyle bir anlaşmayı reddettiğini ortaya koyuyordu.

Ancak ABD yönetimi anlaşmaya ekonomik zemin hazırlamak amacıyla Bahreyn'de 25-26 Haziran tarihlerinde bir ekonomik çalıştay düzenledi. Fakat Filistin'deki tüm gruplar bu çalıştayı boykot etti.

Prof. Dr. Muhammed Sıyam'ın Vefatı

Filistin'de İslamî hareketin ileri gelenlerinden, Mescidi Aksa'nın eski hatibi ve Gazze İslam Üniversitesi'nin eski rektörü Prof. Dr. Muhammed Sıyam, Sudan'ın başkenti Hartum'da beyin kanaması sebebiyle 15 Şubat'ta hayata veda etti. 1987'de birinci intifadanın ilk kıvılcımının çaktığı yer Gazze İslam Üniversitesi'ydi ve o dönemde bu üniversitenin rektörlüğünü Muhammed Sıyam yapıyordu. Filistin'deki özgürlük mücadelesinde ve İslâmî faaliyetlerde önemli hizmetleri olan değerli bir ilim adamıydı. İsrail tarafından yurdundan çıkarıldığı için son dönemlerde vatanı dışında yaşamak zorunda kalmıştı.

Suriye

Türkiye'den Fırat'ın Doğusuna Barış Pınarı Harekâtı

Türkiye uzun süreden beri Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'yle sınır olan şeritte ortalama 35 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulması için talepte bulunuyor ve ABD ile pazarlık yapıyordu. Bunu istemesinin iki önemli amacı vardı. Birincisi bölgeyi kontrol altına alan ve ABD tarafından da açıktan desteklenen PKK'nın Suriye yapılanmasını Türkiye sınırından uzaklaştırmak; ikincisi de bu bölgede mülteci kampları kurulmasına imkân sağlayarak Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin bir kısmını buralara yerleştirmek.

Ancak Türkiye'nin talepleri ABD'nin işine gelmediği için sürekli erteliyordu. Çünkü ABD PKK'nın Suriye yapılanması ile Türkiye yapılanması arasındaki irtibatın kesilmemesini ve örgütün iki kanadının birlikte çalışmasına imkan verilmesini istiyordu. Gerçi ABD bu konudaki niyetini izhar etmiyordu ve etmesi de beklenemezdi. Ancak Türkiye'nin güvenli bölge konusundaki taleplerini gündeme alma işlemlerini sürekli ertelemesinin bundan başka bir sebebinin olmadığı da bilinen bir gerçekti. Gözden kaçmayan bir gerçek de ABD'nin o silahları sadece örgütün Suriye kanadı için vermediği, silahların bir kısmının kaçak yollarla Türkiye'ye sokulduğu ve buradaki terör eylemlerinde kullanıldığı idi.

ABD'nin talep ve teklifleri sürekli zamanın akışına bırakması karşısında Türkiye "gerekirse kendi göbeğimizi keseriz" diyerek 9 Ekim'de Barış Pınarı Harekâtı adını verdiği bir silahlı operasyon başlattı. Bu operasyon karşısında dünyadaki bütün güç odaklarının Türkiye'ye karşı tavır alması dikkat çekti. Ancak Türkiye her şeye rağmen Irak hududuna kadar olan şerit üzerinde ortalama 30-35 km derinlikte bir güvenlik şeridi oluşturmak için bu alanı PKK militanlarından arındırıncaya kadar operasyonu sürdürmekte ısrarlı olduğunu ortaya koydu.

Operasyon karşısında sürekli çelişkili açıklamalarda bulunan, bazen Türkiye'nin endişesini haklı bulduğunu dile getiren, bazen Türkiye'ye çok sert bir şekilde tavır koyan ve şiddetli tehditlerde bulunan, bazen de niçin bu meseleyi kendilerine dert edindikleri konusunda kendi adamlarını hesaba çeken ABD Başkanı Trump çevresindeki adamların baskısıyla Türkiye'ye karşı bazı yaptırımlar uygulama yönünde adımlar attı. Ama yaptırım tehditlerinin de sonuç vermediğini ve Türkiye'nin operasyona devam etmesi durumunda PKK örgütünün ciddi kayıplar vereceğini ve sonunda "güvenli bölge" yapılması istenen alandan da çekilmek zorunda kalacağını görünce yardımcısı Mike Pence'i göndererek operasyonun durdurulması için Türkiye'yle masa başında görüşme zorunluluğu duydu. ABD'nin bu örgüt adına Türkiye'yle masaya oturması aslında onu kendisinin yönlendirdiğini ve sahiplendiğini itirafı anlamına geliyordu.

Uzun görüşmelerden sonra ABD, Türkiye'nin şartlarını büyük ölçüde kabul ederek, Fırat Nehri'nden Irak sınırına kadar uzanan 440 km. uzunluğundaki sınır şeridi üzerinde 32 km derinlikteki bir alanın PKK militanlarından arındırılması, buranın güvenli bölge haline getirilmesi, bu alandaki PKK militanlarının tüm mevzilerinin imha edilmesi, ağır silahlarının toplanması şartıyla Türkiye'nin operasyona 120 saat ara vermesi, bu sürenin bitiminde Türkiye'nin taleplerinin yerine getirilmesi durumunda da durdurulması üzere bir anlaşma sağlandı.

Suriye'nin İdlib Bölgesinde Yine Saldırılar

İdlib'in, 4-5 Mayıs 2017 Astana toplantısında Türkiye, Rusya ve İran'ın ittifakıyla "Gerginliği Azaltma Bölgesi" ilan edilmesine rağmen, İran ve Rusya anlaşmaya bağlı kalmayarak saldırılar gerçekleştirdikleri gibi Baas güçlerinin saldırılar gerçekleştirmesini önlemek için de herhangi bir girişimde bulunmadılar.

Baas güçlerinin ve arkasında duran dış güçlerin İdlib'deki saldırılarında büyük ölçüde siviller hedef alındığı için sivil savunmasız insanlardan sürekli can kaybı oldu.

Saldırılar zaman zaman rejim ve işgal güçleriyle direniş güçleri arasında çatışmalara da neden oldu. Bu çatışmalar rejim güçlerinden ve hatta onlara destek veren dış güçlerden de kayıplara neden oldu.

Baas rejimi ve destekçileri her ne kadar zaman zaman göstermelik bir şekilde ateşkes ilan ettilerse de İdlib'e yönelik saldırılar düzenlemeye ve burayı Halep'te yaptıkları şekilde yavaş yavaş sıkıştırma stratejisi uygulamaya devam ettiler.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet de İdlib'in merkezine ve kırsal bölgelerine yapılan saldırılarda çok sayıda sivilin hayatını kaybettiğini dile getirdi. Bachelet, yeni öğretim yılının başlaması münasebetiyle yaptığı açıklamada İdlib ve çevresine yönelik saldırılarda okulların yarıya yakın bir kısmının yıkıldığına dikkat çekerek mevcut okulların kapasitesinin bölgedeki öğrencilerin ancak yüzde ellisine yetebileceğini dile getirdi. Üstelik saldırıların devam etmesi sebebiyle bu okulların da güvence altında olmadıklarına dikkat çekti. Baas ve işgal güçleri can kaybının çok olması için okul ve hastane gibi kalabalıkların bulunduğu bina ve merkezleri özellikle hedef aldılar.

ABD'nin Suriye'den Çekilme Kararı

ABD Başkanı Trump, Suriye'de IŞİD'e yönelik savaşlarında bu örgüte galip geldiklerini ileri sürerek artık askerlerini bu ülkede tutmaları için bir sebep bulunmadığını dile getirerek çekme kararı almıştı. Bu karar en çok PKK'nın Suriye kanadı niteliğindeki PYD'yi rahatsız etti. Bu örgüt ABD askerlerinin çekilmesi durumunda Türkiye'nin saldırıları karşısında kendilerinin yalnız kalacağını düşünüyordu.

Bazı Amerikan siyasetçiler ise PKK'nın Suriye kanadına destek için ABD askerlerinin bu ülkede kalmaya devam etmesini istediklerini dile getirdiler ve Trump'ın kararına itiraz ettiler. Trump'ın ABD askerlerinin Suriye'den çekilmesi işleminin yüz gün içinde tamamlanacağını söylemesine rağmen söz konusu tartışma yüzünden Amerika çekilme işlemini yavaştan aldı ve çekilmenin fiili olarak başlatılması yönünde herhangi bir adım atılmadı.

Çekilme konusuyla ilgili tartışmaların sürdüğü sırada, normalde PKK'nın Suriye kanadının kontrolünde olan Menbic'de bir lokantada bazı sivillerinin yanı sıra dört tane de Amerikan askerinin hayatını kaybetmesine neden olan bombalama eylemi gerçekleştirilmesi zihinlerde bazı soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Eylemi IŞİD sahiplendi. Adeta, ABD Başkanına "Askerlerini çekme, biz burdayız!" mesajı veriyordu. Eylem en çok PKK'nın Suriye kanadının işine yarıyordu ve özellikle de onun kontrolündeki bir bölgede gerçekleştirilmesi dikkat çekiciydi. Gerçekte bu olay PKK - IŞİD işbirliği hakkında önemli ipuçları taşıyordu. Zaten IŞİD'in Suriye'deki direniş güçlerini arkadan vurarak ele geçirdiği toprakları göstermelik çatışmaların ardından PKK'ya teslim etmesi de bunu gösteriyordu.

Trump'ın Golan Tepeleri Üzerindeki İsrail Hakimiyetini Tanıma Kararı

İsrail'e her türlü desteği veren ABD Başkanı Trump, 2019'da İsrail'in 1967 Haziran Savaşı'nda işgal ettiği ve Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanımanın zamanının geldiğine dair açıklama yaptı.

Sudan'da Halk Ayaklanması, Askeri Darbe ve Geçiş Süreci

Sudan'da ekonomik sebeplerden dolayı 19 Aralık 2018'de patlak veren halk ayaklanmaları 2019'da da devam etti.

Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El-Beşir'in olayların dış güçler tarafından yönlendirildiği iddiaları vakıanın arkasında duran gerçek nedenlerin üstünü örtemedi. Olayların asıl nedeni Sudan'da uzun süreden beri devam eden ekonomik sıkıntılardı.

Tepkiler ve protestolar Ömer El-Beşir'in hükümet değişikliği yapmasına rağmen durmadı. Bunun üzerine Beşir eylemlere son verebilmek için izinsiz gösterileri yasakladı. Böylece ülkede bir tür olağanüstü hal uygulaması ilan edilmiş oldu. Ancak halkın tepkisinin polis şiddetiyle ve yasaklarla durdurulmaya çalışılması bir çözüm değildi.

Kitlesel gösterilerin yasaklanması üzerine insanlar, genel grevler düzenleyerek, dükkanlarını kapatarak ve benzer eylemlerle tepkilerini ortaya koymaya başladılar. Yasak gösterilerin tamamen son bulmasını da sağlayamadı. Bunun yanı sıra tepkiler daha da yaygınlaştı.

Gösteriler muhtelif mesleki kuruluşlar ve siyasi akımlar tarafından organize ediliyordu. Organize eden kuruluşlar ve akımlar Nisan 2019 başlarından itibaren kalabalıkları ordu genel komutanlığının önündeki meydana taşıyarak ordudan Ömer El-Beşir yönetimi yanında yer almaya son vererek ona karşı eylemcilerin yanında yer almasını istemeye başladılar.

Ordu genel komutanlığının önünde gösterilerin birkaç gün devam etmesinin ardından askeri mekanizma birden tavır değiştirerek 11 Nisan sabahı El-Beşir yönetimine karşı darbe gerçekleştirdi.

Darbede başı çekenler Beşir hükümetinde Savunma Bakanı olarak görev yapan Orgeneral Avad bin Avf, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kemal Abdulmaruf ve Ulusal Güvenlik ve İstihbarat Teşkilatı Başkanı Orgeneral Salah Abdullah Kuş idi. Bu kişiler aslında Ömer El-Beşir'e yakın kişiler olarak biliniyordu ve meydanlara çıkan kalabalıklar tarafından da pek istenmeyen kişiler olarak görünüyorlardı. Darbe sonrası oluşturulan ve Ulusal Güvenlik Konseyi olarak isimlendirilen Askeri Konsey'in başkanlığına Savunma Bakanı Avad bin Avf, yardımcılığına da Genelkurmay Başkanı Kemal Abdulmaruf getirilmişti.

Ama darbenin ertesi günü 12 Nisan Cuma akşamı Avad bin Avf kameraların karşısına geçerek Askeri Konsey'in başkanlığından istifa ettiğini, yerine kendisine güvendiğini söylediği Orgeneral Abdulfettah El-Burhan Abdurrahman'ı atadığını; Kemal Abdulmaruf'u da kendi isteğiyle yardımcılığından aldığını, onun yerine de Hızlı Destek Birlikleri Komutanı Orgeneral Muhammed Hamdan Daklu'yu atadığını açıkladı. Salah Abdullah Kuş da ertesi gün yani 13 Nisan'da görevinden istifa etti. Böylece darbe içinde ikinci bir darbe gerçekleştirilmiş oldu.

Kitlesel eylemleri organize eden organlardan Meslek Odaları Birliği bu değişikliğin halkın bir zaferi olduğunu ifade etti. Ancak eylemleri organize edenler yine de duruma razı değildi ve yönetimin tamamen sivil kesime devredilmesi için ısrar ediyordu.

Sudan'da darbeci Askeri Konsey ile sivil hareketin başını çeken Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri'nin görüşme heyeti arasında görüşmeler başlatıldı. Ancak daha sonra Askeri Konsey göstericilerin bazı yolları açması ve engelleri kaldırması talebiyle görüşmeleri 72 saat süreyle askıya aldı. Göstericilerin yolları açmaları ve engelleri kaldırmaları üzerine pazarlıklar yeniden başladı. Ancak özellikle başkanlık konseyinin başkanının hangi taraftan olacağı konusunda ve bazı ayrıntıya dair hususlarda ihtilaflar vardı.

Diğer yandan Sudan'da sivil hareket içindeki İslamî görüş sahipleriyle laik ve sol zihniyette olanlar arasında ihtilaflar çıktığı gözlendi. İslami görüştekiler ülkelerinde şeriat hukukunun uygulanması konusunda ısrarlı olduklarını ve laik zihniyetin hakim olmasına razı olmayacaklarını ortaya koyan muhtelif açıklamalarda bulundular.

Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti Ubeyyid şehrinde 29 Temmuz Pazartesi günü sivil bir gösteriye müdahale edilmesi sonucu dördü lise öğrencisi beş kişinin hayatını kaybetmesi üzerine sivil hareketin başını çeken Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) ile cunta yönetimini oluşturan Askeri Geçiş Konseyi arasında görüşmeler durduruldu. Ancak çok geçmeden yeniden başlatıldı ve taraflar kaldıkları yerden pazarlığa devam ettiler. 3 Ağustos'ta geçiş süreci konusunda bir ittifak sağlandığı açıklandı. 17 Ağustos'ta da dünyanın değişik ülkelerinden davet edilen yöneticilerin de katıldığı bir törenle geçiş sürecinin başlatılmasına dair anlaşma imzalandı.

Anlaşmaya göre geçiş süreci 39 ay sürecekti. Bu süre içinde devletin en üst kademesinde 11 üyeli bir Devlet Konseyi olacaktı. Bu konseyin beş üyesi anlaşmaya sivil hareketi temsilen imza atan ÖDBG, beş üyesi de askerler tarafından tayin edilecekti. Bir kişi de ittifakla sivillerin arasından seçilecekti. Başkan geçiş sürecinin ilk 21 ayında askerlerden, sonraki 18 ayında sivillerden olacaktı.

Bu süreç içinde ülkenin 300 üyeli bir parlamentosu olacaktı. Üyelerin %67'si ÖDBG tarafından belirlenecek, kalan üyelikler El-Beşir yönetimiyle ilişkisi olmayan partilere dağıtılacaktı.

Hükümet siviller tarafından şekillendirilecek ancak bazı bakanlıklar askerlere verilecekti. Hükümeti oluşturma görevi 21 Ağustos'ta Abdullah Hamduk'a verildi. O da 5 Eylül akşamı hükümet üyelerini resmen açıkladı.

Suudi Arabistan

Suud Veliaht Prensinin Asya Çıkartması

Kaşıkçı cinayetinden dolayı Batı ülkelerinde ciddi eleştirilere maruz kalan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın Şubat 2019'da bir Asya turuna çıkması kendisine yeni kapılar arama çabası içinde olduğunu ortaya koydu. Veliaht Prens seyahatine Pakistan'dan başladı. Burada yöneticiler tarafından sıcak ilgiyle karşılanan Veliaht Prense karşı halk tarafından muhtelif protesto gösterileri düzenlendi. Veliaht Prens Pakistan'la yirmi milyar dolarlık anlaşmalar yaptı. Sonra Hindistan'a geçti. Burada da aynı manzaralar söz konusuydu. Bin Selman'ın üçüncü durağı ise Çin'di. Çin ekonomik çıkarlarına önem veren, insanî değerleri hiç önemsemeyen bir ülke olduğu için Suudi Arabistan'ın Veliaht Prensinin ziyaretini de oldukça önemsiyordu.

BM'nin Kaşıkçı Soruşturması ve Suud Yargısının Cinayeti Örtme Çabası

Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda 2 Ekim 2018'de vahşi bir yöntemle katledilen gazeteci yazar Cemal Kaşıkçı'ya yönelik cinayet hakkında ön bilgi edinmek amacıyla BM, Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard'ın başkanlığında bir heyeti Türkiye'ye gönderdi. Ancak Suudi Arabistan Başkonsolosluğu BM heyetinin konsolosluk binasında araştırma yapmasına ve bilgi edinmesine fırsat vermedi. Callamard, Kaşıkçı cinayetinin önceden planlanmış kasıtlı cinayet olduğu kanaatine vardıklarını söyledi.

Suudi Arabistan Başsavcılığı, Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili davada ilk kararında beş kişiye idam, üç kişiye de toplamda 24 yıl hapis cezası verildiğini açıkladı.

Başsavcılık sözcüsü Şa'lan Eş-Şa'lan 23 Aralık 2019'da düzenlediği basın toplantısında Veliaht Prens Bin Selman'ın eski başdanışmanı Suud El-Kahtani, Suudi Arabistan'ın eski İstanbul Başkonsolosu ve katillerin ev sahibi Muhammed El-Uteybi ve İstihbarat Genel Müdürü'nün eski yardımcısı Tümgeneral Ahmed Asiri'nin ise suçlu görülmediklerini dolayısıyla beraat etmelerine ve serbest bırakılmalarına karar verildiğini açıkladı.

Davada cezalandırılanların isimleri ise güvenlik gerekçesiyle saklı tutuldu. Ancak bu o kişilerin hayali şahıslar olabileceği ve gerçekte kimseye ceza verilmemiş olması ihtimalinin de bulunduğu yorumlarına neden oldu.

Cinayetin birinci derecede sorumlusu ve planlayıcısı olduğu çok açık ve net olan veliaht prensin resmiyette 'eski' başdanışmanı El-Kahtani, İstihbarat Genel Müdürü'nün eski yardımcısı Tümgeneral El-Asiri ve cinayetin işlenmesi için şartları oluşturan eski İstanbul Başkonsolosu El-Uteybi aklandı.

Bu kişiler görevlerinden alınmışlardı. El-Kahtani kaçak durumda gösteriliyordu. Diğerleri ise göstermelik olarak gözetim altında tutuluyorlardı.

Suudi Arabistan'ın Petrol Tesislerinin Vurulması

14 Eylül Cumartesi günü Suudi Arabistan'ın, Amerikalıların da ortak olduğu milli petrol şirketi Saudi Aramco'nun iki büyük tesisine silahlı insansız hava araçlarıyla arka arkaya saldırılar düzenlendi ve bu tesisler büyük zarar gördü. O yüzden Suudi Arabistan petrol üretimini yüzde elli oranında azaltmak zorunda kaldı.

Saldırıyı İran'ın desteklediği ve Yemen'de hakimiyet savaşı veren Husi örgütü üstlendi. Suudi Arabistan, Yemen'de oluşturduğu Körfez Koalisyonu ile bu örgüte karşı savaş verdiğinden onun da bu ülkenin tesislerine saldırması tabii bir olay olarak lanse edildi. Ancak ABD saldırının Yemen tarafından değil Irak veya İran tarafından gerçekleştirildiğini ve arkasında İran'ın bulunduğunu iddia etti. İran ise bu konudaki suçlamaları reddederek saldırıyı Husi örgütünün tamamen kendi imkânlarıyla gerçekleştirdiğini ileri sürdü.

Aslında Husi örgütünün bu saldırıları tamamen kendi imkânlarıyla gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını ABD de, Suudi Arabistan da, İran da biliyor. Saldırı gerçekten Husi örgütü tarafından gerçekleştirildiyse de yine İran'ın sunduğu imkân ve araçlarla gerçekleştirilmişti. Fakat Husi örgütünün burada bir maske olarak kullanılmış ve saldırının doğrudan İran tarafından gerçekleştirilmiş olduğu da iddia ediliyor ve ABD'nin iddiası bu yönde.

Bu gelişmeler doğal olarak İran'ın "eğer biz petrolümüzü satamazsak bölgedeki diğer ülkeler de petrollerini satamazlar" tehdidini akla getiriyordu.

Suudi Arabistan'ın dış işlerinden sorumlu devlet bakanı Adil Cubeyr, New York'taki BM Genel Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada saldırının arka planının araştırıldığını ve durumun netlik kazanmasından sonra diplomatik, ekonomik ve hatta askeri yollarla cevap verileceğini söyleyerek bir bakıma İran'a tehditte bulundu. Fakat aradan fazla zaman geçmeden İran, kendilerine Suudi Arabistan'tan bir aracı ülke vasıtasıyla mektup ulaştığını söyleyerek Suud yönetiminin bir diyalog süreci başlatmak istediği iddiasında bulundu. Suudi Arabistan ise kendilerinin herhangi bir mektup göndermediklerini, yapılanın bir "kardeş Arap ülke"nin teşebbüsü olduğunu söyledi ancak ülkenin ismini vermedi. Fakat daha sonra Irak'ın yaptığı bazı açıklamalar bu ülkenin Irak olduğunu ortaya çıkardı.

Ardından Pakistan Başbakanı İmran Han önce İran'a sonra Suudi Arabistan'a ziyarette bulunarak iki ülke arasında olumlu bir diyaloğun sağlanması için kendisinin arabuluculuk yapabileceğini dile getirdi.

Bu girişimler Suudi Arabistan'ın BM Genel Kurulu'nda yaptığı tehditten sonra İran'la arasındaki gerginliği azaltmak ve bir diyalog süreci başlatmak için birilerinin devreye girmesini arzuladığını buna İran'ın da olumlu yaklaştığını gösteriyordu. Ama bunun arkasında duran sebep İran desteğindeki Husi örgütünün Suudi Arabistan açısından artık ciddi bir tehdit olmaya başlaması ve İran'ın da Husi kamuflajını kullanarak doğrudan tehdit oluşturacak girişimlerde bulunmasının ihtimal dışında olmamasıydı. Husi örgütünün Suudi Arabistan'ın Necran bölgesine büyük çaplı bir operasyon düzenlediğine ve çok sayıda Suud askerini esir aldığına dair görüntüler yayınlaması, Suud yönetiminin de iddiaları yalanlayamaması endişenin arkasında duran sebebi açıklayan bir gelişmeydi. ABD'nin Suudi Arabistan'a bazı küçük çaplı destek vaatleri de bu konuda Suud yönetimini tatmin edemedi.

Suud Zindanlarındaki Düşünce Mahkûmları

Suudi Arabistan'da sırf düşüncelerinden, siyasi tavırlarından ve tercihlerinden dolayı zindanda tutulan ilim ve fikir adamlarına yönelik baskı ve eziyetler 2019'da da devam etti. Bunlardan bazıları hakkında da savcılık idam talebinde bulundu. "Düşünce mahkûmu" olarak nitelendirilen bu ilim ve fikir adımlarından bazıları maruz kaldıkları uygulamaları protesto ve seslerini dünyaya duyurmak amacıyla açlık grevleri gerçekleştirdiler.

Suudi Arabistan'daki dikta rejimi ilim adamlarının hakkı söylemesini değil sürekli kendisinin borazanlığını yapmasını, rejimin uygulamalarının şeriata uygunluğuna dair fetvalar oluşturmalarını, bunu yapabilmek için yerine göre gerçekleri ters yüz etmelerini istiyor. Bunu yapmayanları da hapishanelerde süründürüyor. O yüzden Suudi Arabistan'da çok sayıda ilim adamı cezaevlerinde hatta hücrelerde tutuluyor. Suud savcılığının hapse atılanlardan üç kişi hakkında da idam talebinde bulunduğu bildirildi. Bunlar Suudi Arabistan'daki Uyanış (Sahve) hareketinin ileri gelenlerinden Selman El-Avde, tanınmış vaizlerinden Avad El-Karni ve televizyon programcısı Ali El-Ömeri.

Suudi Arabistan Zindanlarındaki Filistinliler

Avrupa Akdeniz İnsan Hakları Gözlemevi, Suudi Arabistan'da yaşayan veya bu ülkeye ziyarette bulunan 60 Filistinlinin kayıp olduğunun tespit edildiğini açıkladı. Bu insanların Suudi Arabistan'ın zindanlarında tutulduğu tahmin ediliyor ve ailelerine nerede, hangi şartlarda yaşadıkları hakkında herhangi bir bilgi de verilmiyordu.

Suud yönetiminin Filistinliler karşısında sergilediği tutum bu ülkenin İsrail'in bir jandarması gibi çalıştığını gözler önüne seriyordu.

Suudi Arabistan'da zindanda tutulan Filistinliler arasında otuz yıldan beri Cidde'de ikamet eden ve yirmi yıldan beri de Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas)'ın Suudi Arabistan'la ilişkilerini takip eden, 81 yaşındaki Dr. Muhammed El-Hudari ile onun oğlu Hani El-Hudari de vardı. Hamas bu konuda yaptığı açıklamada, Dr. El-Hudari'nin 4 Nisan 2019'dan beri gözaltında tutulduğunu, diplomatik girişimlerden sonuç alınması beklentisiyle konuyu kamuoyu gündemine taşımadıklarını ancak yaptıkları tüm girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine konu hakkında bir açıklama yapmak zorunda kaldıklarını dile getirdi.

Cezayir'de Buteflika'nın Adaylığının Yol Açtığı Çalkantılar ve Öfkeyi Dindirme Çabaları

Cezayir'de, dört dönem cuntanın desteğiyle cumhurbaşkanlığına seçilen Abdülaziz Buteflika'nın beşinci dönem için de aday olması halkın ciddi tepkisine neden oldu. Aslında felçli olması ve çeşitli sağlık sorunlarıyla uğraşması sebebiyle sürekli doktor murakabesi altında olması gerektiği için cumhurbaşkanlığı görevini yerine getirmekten aciz olan Buteflika'nın aday gösterilmesinin tek sebebi onun arka planda duran cunta tarafından bostan korkuluğu olarak kullanılmasıydı.

Ama halktan gelen tepkiler ve düzenlenen gösteriler üzerine Buteflika adaylıktan çekildiğini açıkladı. Onun adaylıktan çekilmesi cuntanın geri adım atması anlamına geliyordu. Ama bunun yanı sıra Buteflika bir yandan da seçimleri belirsiz bir tarihe ertelediğini açıklayarak bir bakıma kendisinin görev süresini uzatmış oldu. Halk buna da karşı çıkarak onun görev süresinin uzatılmasını istemediğini ortaya koymak için gösterilere devam etti.

Halktan gelen tepkiler üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Ahmed Kayid Salih devreye girip Buteflika'nın artık cukhurbaşkanlığı görevini sürdürmekten aciz olduğunu dile getirerek onun istifa etmesi gerektiğini söyledi. İktidardaki Ulusal Kurtuluş Cephesi Partisi Merkez Kurulu üyelerinden ve partinin ileri gelenlerinden oluşan yüz kişilik bir ekip de onun bu talebine destek veren açıklama yaptı. Ancak bazıları da Buteflika'nın görevinin seçime kadar sürmesi gerektiği görüşünü savundular. Bu tartışma üzerine ordunun ileri gelenleri muhtıra vererek Buteflika'nın istifasını istediler. Bunun üzerine Buteflika istifa ederek kenara çekildi ve anayasanın 102. maddesi gereğince Meclis Başkanı Abdülkadir bin Salih geçici cumhurbaşkanı oldu.

Halktan gelen tepkiler üzerine seçimler için kesin tarih verildi ve 12 Aralık'ta gerçekleştirildi. Seçimlerde eski başbakanlardan Abdülmecid Tebbun oyların %58'ini alarak seçimleri kazandı. Tebbun'un ise Buteflika'nın başbakanlığını yaptığı gibi ona yakın duran ve açıkça destek veren biri olduğu bilinmektedir. Bu kişinin Cezayir'de siyaset üzerindeki gücünü muhafaza eden cunta tarafından da desteklendiği biliniyor. Ülkede iktidarı elinde bulunduran Ulusal Kurtuluş Cephesi Partisi de kendisi aday göstermemiş ama adaylardan birini destekleyeceğini, yani kendi tabanını serbest bırakmak yerine bir adaya yönlendireceğini belli etmişti ve Bin Tebbun'u desteklediği biliniyor.

Tebbun'un birinci turda ve önemli bir farkla seçimleri kazanması aslında seçimlerin şeffaf ve dürüst olacağı iddialarına da gölge düşürdü. Ortaya çıkan manzara cuntanın gene istediği adamı seçtirmek için seçimler üzerinde bazı oyunlar oynamış olabileceği şüpheleri uyandırdı. Tebbun'un sandıkların açılmasından hemen sonra kendi zaferini ilan etmesi de bu konudaki şüpheleri güçlendiriyordu. Tabii halkın üçte ikiye yakın bir kısmının seçimlere güvenmediğinden dolayı sandık başına gitmemesinin cuntanın işini kolaylaştırdığı söylenebilir. Ama bu kadar bir kalabalığın seçimleri boykot etmesi, şeffaf ve dürüst olacağı vaatlerinin güven verici olmadığı kanaatinin güçlü olduğunu belgelemektedir.

Cezayir Seçim Kurulu'nun yaptığı açıklamaya göre oy kullanma oranı %41.14'te kaldı. Bu oran ise daha önceki seçimlerdeki orandan düşük. Oranın bu kadar düşük olması rejimin halkı yatıştırmak için seçimi değerlendirmesinin tatmin edici olmadığını ortaya koymuştur.

Cezayir'de çalkantılar sürecinde önemli rol icra eden ve kriz yönetimi işini başarıyla yürüten Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı Ahmed Kayid Salih 23 Aralık Pazartesi günü ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. İki gün sonra yani 25 Aralık'ta da cenazesinin kaldırılması için tören düzenlendi ve törene resmi görevlilerin yanı sıra halktan da büyük bir kalabalık katıldı. Normalde ülkedeki cuntanın ağır toplarından biri olmasına rağmen cenazesine halktan bu kadar büyük bir kalabalığın katılması onun ülkede son dönemdeki çalkantılarda dengeleri koruma ve kriz yönetme konusunda izlediği politikanın azımsanmayacak bir kesim tarafından kabul gördüğüne işaretti.

Libya'da Hafter Fitnesi 2019'da da Devam Etti

Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin Libya halkının kazanımlarını geri almak ve Libya'da Sisi yönetimi benzeri bir dikta yönetimi kurmak amacıyla oluşturdukları ihanet çetesinin başını çeken emekli general Halife Hafter'e bağlı güçler Nisan 2019 başlarında başkent Trablus'u ele geçirmek amacıyla harekete geçti. Hafter'in bu saldırıyı başlatmasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, Rusya ve Fransa'nın teşviklerinin önemli rol oynadığı tahmin ediliyor. Hafter bu operasyonunun terör güçlerini etkisiz hale getirme amaçlı olduğunu iddia ediyordu. Yani Libya'da uluslararası kamuoyu tarafından tanınmış ve daha önce imzalanmış anlaşmalara binaen oluşturulmuş Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)'ni bir terör örgütü, ona bağlı askeri güçleri de terör güçleri olarak nitelendiriyordu.

Hafter'e bağlı güçler, eski diktatör Kaddafi döneminin askeri kalıntılarından ve Afrika ülkelerinden toplanmış paralı militanlardan oluşmaktadır. Onların maaşlarının ve ihtiyaçlarının karşılanması için de kendisine Suudi Arabistan, BAE ve Mısır tarafından yardım edilmektedir. En büyük yardım ise Suudi Arabistan'dan gelmektedir. Hafter'in en önemli avantajı da arkasında büyük çapta bir maddi destek olması ve paranın cazibesiyle Afrika ülkelerinden basite alınamayacak sayıda militan, silah tüccarlarından da büyük miktarlarda silah temin edebilmesidir. Normalde militanlarının çoğu paranın hatırına savaştıklarından fedakârca mücadele etmiyorlardı. Kendilerini güvende hissettikleri zaman ise hiçbir ölçü tanımadan saldırmaktan çekinmiyorlardı.

Trablus'taki saldırılarına karşı UMH'ye bağlı askeri birlikler kararlı bir mücadele verdiler. Libya müftüsü de onun saldırılarına karşı mücadele edilmesi çağrısında bulunarak Hafter'in Trablus'a girmesi durumunda daha önce Bingazi'de sergilediği vahşetin bir benzerini burada da sergileyeceğini hatırlattı.

Hafter militanları önce bazı stratejik noktaları ele geçirmeyi başardılar. Ancak daha sonra UMH'ye bağlı askerlerin mücadelesiyle buraların geri alınması mümkün oldu. Ayrıca paranın hatırına savaşan Hafter militanları da hayatlarının tehlikeye girdiğini gördüğü yerlerde teslim oldular. Bunun üzerine Hafter'e bağlı güçler sivil hedefleri vurarak silahsız insanları katletmeye başladılar. Onların sivil hedeflere yönelik saldırıları sivillerden yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.

UMH'ye bağlı askerlerin ele geçirdiği teçhizatlar arasında Mısır'dan gönderilmiş askeri malzemelerin bulunması dikkat çekti. Ayrıca Libya'dan Tunus'a geçen diplomatik pasaportlu Fransızların yakalanması da önemli şüphelere neden oldu. Fransa bunların kendi diplomatik temsilciliklerini korumak amacıyla görev yaptıklarını ileri sürdüyse de bunların Hafter militanlarının saflarında savaştıklarından şüpheleniliyordu.

Hafter güçleri karada ilerleme kaydedemeyince hava saldırılarıyla Trablus'taki hükümeti yıpratma yoluna başvurmayı tercih ettiler. Bu saldırılarında da yine sözünü ettiğimiz dikta rejimlerinin verdiği uçakları ve ABD, Fransa gibi küresel emperyalist güçlerin verdiği roketleri kullandılar. 2 Temmuz'da ağır bir can kaybına neden olmak için Trablus'un banliyösünde yer alan Tacura göçmen merkezine saldırarak 40 göçmenin hayatını kaybetmesine 80 göçmenin de yaralanmasına neden oldular. Ölenler ve yaralananlar arasında çok sayıda kadın ve çocuk vardı.

Hafter güçlerinin hedef aldığı bu insanlar çatışmayla veya Trablus'taki hükümetle herhangi bir ilgileri bulunan insanlar değildi. Değişik Afrika ülkelerinden gelmiş ve deniz yoluyla Avrupa ülkelerine geçmek isteyen göçmenlerden oluşuyorlardı. Onların bulunduğu merkezin vurulmasının hatadan kaynaklanması ihtimali de yoktu. Ancak Hafter'in adamlarının, Trablus'taki hükümetin kendi militanlarına geçit vermemesine karşı yıpratıcı bir saldırı gerçekleştirmek amacıyla çok sayıda insanı katledebilmek için kalabalık bir topluluğu hedef aldıkları tahmin ediliyordu. Saldırganlıkta ve vahşette sınır tanımayanların bu yöntemi bir strateji olarak benimsedikleri biliniyor.

Trablus'taki UMH 2019'un sonuna doğru Türkiye ile bir ittifak anlaşması imzalayarak askeri destek istedi ve bu isteği Türkiye tarafından kabul edildi.

Mısır'da Anayasa Değişikliği ve Yeniden Halk Ayaklanması

Mısır'da öncelikli amacı Sisi'nin saltanatını uzatmak olan anayasa değişikliği teklifi parlamentoda kabul edildikten sonra güya halkın onayına sunuldu. Bu amaçla 20 Nisan Cumartesi'den itibaren halkın bu değişikliği onaylayıp onaylamadığına dair oy vermesi için referandum gerçekleştirildi. Oy verme işlemi dört gün sürdü. Oy kullanma oranı %15'lerde kaldı ama dikta rejiminin istediği "onay" da çıktı. Zaten başka bir ihtimal de yoktu.

Anayasa değişikliğinin birinci ve öncelikli amacı diktatör Sisi'nin saltanatının süresini uzatmaktı. Bunun için yeni düzenlemeye göre cumhurbaşkanı dört yıllık değil altı yıllık dönemler için seçilecek. Ayrıca bir kişi iki kere cumhurbaşkanlığına seçilebilecek. Bunun yanı sıra Sisi'nin 2014'te seçilmesi geçiş dönemi olarak sayılacak ve iki kere seçilme hakkından birinin kullanılması olarak değerlendirilmeyecek. Bu da Sisi'nin saltanatının 2030'a kadar uzatılması anlamına geliyor. Çünkü onun 2018'de seçilmesiyle başlayan dönem 2024'e kadar uzatıldı. Sonra ikinci dönem için seçilme hakkı olacak ve bu da 2030'a kadar sürecek. Eğer 2030'a kadar saltanatta kalması durumunda o zaman yeni bir anayasa değişikliği yapmazsa.

Sisi'nin anayasa değişikliği başka maddeler de içeriyor tabii. Bunların başında da ordunun yetkilerinin genişletilmesi ve yargının bağımsızlık alanının çok daha daraltılması ile ilgili hususlar yer alıyor.

İspanya'da ikamet eden ve Mısır ordusunun muhtelif ihalelerine girmiş olan iş adamı Muhammed Ali'nin Sisi'nin ve ailesinin yolsuzluklarına dair belgeleri gün yüzüne çıkarması ülkede yeniden halkın meydanlara çıkmasına ve Sisi'ye karşı gösteriler düzenlemesine neden oldu. Ancak Sisi bu gösterilere karşı polis şiddeti kullanarak olayların yayılmasını önledi.

Muhammed Mursi'nin Duruşma Esnasında Hayatını Kaybetmesi

Mısır'ın ilk serbest seçimlerinde halk tarafından seçilen ve aynı zamanda bu ülkenin ilk ve tek sivil cumhurbaşkanı olan Dr. Muhammed Mursi 17 Haziran'da, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) hesabına casusluk yapmakla suçlandığı davadan yargılandığı sırada mahkeme salonunda hayatını kaybetti.

Mursi, Mısır'daki dikta rejimine karşı 25 Ocak 2011'de gerçekleştirilen halk devriminden sonra Haziran 2012'de gerçekleştirilen serbest seçimlerin ikinci turunda oyların %52'sini alarak cumhurbaşkanı seçilmişti. Kendilerine "fulul" denilen eski rejim kalıntıları onun seçilmesine tahammül edemedikleri için Arap dünyasındaki dikta rejimleriyle işbirliği yaparak Baltacı fitnesi adı verilen bir fitne hareketi başlattılar. Ancak Mursi bu fitneye karşı direndi ve teslim olmayarak ülkeyi istikrara kavuşturmak için kararlılıkla mücadele etti. Bunun üzerine söz konusu eski rejim kalıntıları ve Arap dünyasındaki dikta rejimleri General Abdülfettah Sisi'yi öne sürerek askeri darbe gerçekleştirmesini sağladılar.

1 Temmuz 2013'te gerçekleştirilen gayrimeşru darbenin ardından meşru cumhurbaşkanı görevinden alındı ve hapse atıldı. Cunta yönetiminin çeşitli şekillerde baskılar uygulamasına, işkence etmesine ve iftirada bulunmasına rağmen o zulüm güçleri karşısında eğilmedi ve kararlılıkla mücadelesini sürdürdü. Kendisinin meşru cumhurbaşkanı olduğunu, darbecilerin ise gayrimeşru olduklarını vurgulayarak onlarla hiçbir şekilde pazarlığı kabul etmedi.

17 Haziran 2019 Pazartesi günü duruşma esnasında aniden bayıldı ve cunta güçleri ona yirmi dakika süreyle müdahale etmediler. Sonra da kalp krizinden hayatını kaybettiğini açıkladılar. Sonra cesedi üzerinde herhangi bir teşhis yapılmasına müsaade etmeden aynı gece sabaha doğru ailesi tarafından cuntanın gösterdiği mezarlığa defnedilmesi istendi. Kendisi cenazesinin doğduğu köyün mezarlığına gömülmesini istemişti. Ama cunta müsaade etmedi ve halkın genelinin katılabileceği cenaze töreni düzenlenmesine de izin vermedi.

Yemen'de Bölgesel Güçlerin Hakimiyet Savaşı

Arap dünyasındaki dikta rejimleri Mısır'daki oyunlarının Yemen'de tutmadığını, burada sopa olarak kullandıkları Husi örgütünün kendi adamlarını da dövdüğünü görünce hesaplar değişmiş, Suudi Arabistan'la işbirliği içindeki Abdurabbih Mansur El-Hadi, Sana'yı terk edip gizlice Aden'e geçerek orada yeni bir hükümet oluşturmuştu. Aden'i de ülkenin geçici başkenti ilan etmişti. Suudi Arabistan ve onunla işbirliği içindeki Körfez ülkeleri de bunu Yemen'in meşru hükümeti olarak tanıdılar. Uluslararası platformda da meşru hükümet olarak tanınmasını sağladılar. Sana'daki Husi hakimiyetine son vermek için de Körfez Koalisyonu adını verdikleri bir askeri ittifak oluşturarak doğrudan müdahalede bulunmaya başladılar.

Husi örgütü bir yandan Aden hükümetine bağlı askeri birliklerin bir yandan da Körfez Koalisyonu'nun hedefi olmasına rağmen askeri gücünü ve hakimiyeti altına aldığı alanın büyük bir bölümünü, tabii ki en başta İran'ın yaptığı yardımlarla ve verdiği destekle muhafaza etmeyi başardı. Öyle ki Husi örgütünün elinde artık balistik füzeler de vardı ve bunları Suudi Arabistan'ın içinde uzak mesafelere kadar ulaştırabiliyordu.

Bu durum karşısında BM aracılığı ile masabaşında bir anlaşma sağlanması için görüşmeler başlatıldı. Bazı konularda birtakım anlaşmalar sağlandı ise de yapılan anlaşmalar asla savaşı tamamen durdurmadı. Gerginlik ve savaş şartları ülkede ekonomik sıkıntıların büyümesine, açlık probleminin artmasına ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasına neden oldu.

Körfez Koalisyonu tarafından desteklenen ve takviye edilen Aden hükümeti ile İran destekli Husi örgütü arasında bu çatışmalar sürerken 2019'da güneyde ülkenin yeniden ikiye bölünmesini, güneyde federal bağımsız bir devlet kurulmasını isteyen ve kendini Güney Geçiş Konseyi olarak adlandıran bir hareket öne çıktı. Bu hareketin oluşturduğu Hizamu'l-Emni adlı milis güçleri güneyin kontrolünü Aden hükümetinden almak ve onu devre dışı bırakmak için savaş yürütüyordu. İlginç olan ise normalde Husi örgütüne karşı savaşında Aden hükümetinin yanında fiilen yer alan Körfez Koalisyonu'nun içinde ve Suudi Arabistan'ın yanında yer alan BAE'nin Güney Geçiş Konseyi'ne destek vermesi, onu silah ve teçhizat yönünden güçlendirmesi oldu. Suudi Arabistan ise görünüşte El-Hadi liderliğindeki Aden hükümetine arka çıkmaya, ona destek vermeye devam ediyordu.

Körfez Koalisyonu çatısı altında ittifak halinde olan BAE ile Suudi Arabistan'ın Aden'in kontrolünü ele geçirmeye çalışan Güney Geçiş Konseyi'ne karşı tavır konusunda zahirdeki ihtilafına rağmen 2019'un Kurban bayramı öncesinde bu konseye bağlı Hizam El-Emni, Aden'de cumhurbaşkanlığı sarayı olarak kullanılan Maaşik Sarayı'nı ve burayı muhafaza etmekle görevli Dördüncü Tugay'ın kontrolünü ele geçirmeyi başardı.

Suudi Arabistan resmi açıklamalarında olanlara tepki gösterdi ve bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Olayları perdeye yansıyan şekliyle yorumlayanlar da bunu BAE'nin Suudi Arabistan'ı sırtından hançerlemesi olarak değerlendirdiler.

Ancak hadiselerin iç yüzünü görenler ve gelişmeleri yakından takip edenlerden bilgi alanlar durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığını dile getirdiler. Güney Geçiş Konseyi militanları Suudi Arabistan'ın sessizliği ve karşılarına herhangi bir engel çıkarmaması neticesinde Aden'deki El-Hadi hükümetine karşı bu darbeyi yapabilmişlerdi. Güney Geçiş Konseyi'nin militanları Aden cumhurbaşkanlığı sarayına doğru ilerlerken Suudi Arabistan uçakları Aden semasında alçak uçuşlar yapmışlardı. Ama bu, söz konusu militanları hiç rahatsız etmemişti ve onlar kendilerinden emin bir şekilde yollarına devam etmişlerdi. Suud uçakları da alçak uçuşun ötesinde herhangi bir şey yapmamış, Güney Geçiş Konseyi'nin militanlarına hiçbir şekilde engel olmaya, müdahale etmeye kalkışmamışlardı.

Aden hükümetine yakın kaynaklar ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi'nin Suudi Arabistan güçlerinin gözlerinin önünde ve onların zımnen onayıyla Maaşik Sarayı'nı ele geçirdiğini ve bu sarayı muhafaza eden Dördüncü Tugay'ı kontrol altına almayı başardığını dile getirdiler. Tabii buralarda kontrolü ele geçirince geçici başkentin kontrolünü de ele geçirmiş oldular.

Bu durum sahnede birbirlerine karşı tavır sergileyen ve farklı tarafları tutan BAE ile Suudi Arabistan'ın aslında perdenin arkasında ittifak halinde olduklarını ve Suud hükümetinin yıllardan beri Yemen'de siyasi kontrolü ele geçirmek için sahada tuttuğu Abdurabbih Mansur El-Hadi'yi gözden çıkardığını ortaya koyuyordu.

Olaylardan sonra El-Hadi, Güney Geçiş Konseyi militanları Aden'de kontrol altına aldığı noktalardan çekilmeden onlarla herhangi bir diyaloğa girmeyeceği yönünde açıklamada bulundu. Ancak ilginçtir ki Suudi Arabistan darbecilere yani Aden'de kontrolü ele geçiren milislere bu yönde herhangi bir baskı yapmaya ihtiyaç duymadan derhal diyalog başlatılması çağrıları yaptı. Suudi Arabistan'ın ayrılıkçı örgütü sıkıştırması söz konusu olmadan ve onun desteği olmadan da El-Hadi'nin yapabileceği fazla bir şey yoktu.

Daha sonra yapılan bir uzlaşma ile Güney Geçiş Konseyi Maaşik Sarayı'nı terk etti. Ancak sahada etkisini devam ettirdi.

Lübnan'da Uzun Pazarlıklardan Sonra Kurulan Hükümet ve Halk Ayaklanması

Lübnan'da 6 Mayıs 2018'de gerçekleştirilen genel seçimlerin üzerinden dokuz aya yakın bir süre geçtikten sonra 31 Ocak 2019'da yeni hükümet konusunda anlaşma sağlandı. Yeni hükümette başbakanlık yine Müstakbel Partisi'nin lideri Sa'd El-Hariri'ye verildi. Onun partisine de beş bakanlık verildi. İkisi de Şii partisi olan Hizb ve Emel partilerine üçer bakanlık verildi. Ayrıca Hizb'e yakın tavırlarıyla öne çıkan Sünni kökenli bir bağımsız milletvekiline de bakanlık verildi. Böylece Hizb - Emel ittifakı hükümette yedi bakanlık elde etmiş oldu. Bunların yanı sıra bu ittifakla işbirliği içinde olan bazı hıristiyan partileri de bakanlıklar aldılar. Böylece Lübnan'da geniş tabanlı bir hükümet kurulmuş oldu. Ancak bu hükümette zıtların bir araya getirilmesine çalışıldı.

Ne var ki aradan fazla zaman geçmeden ülkede yaşanan birtakım ekonomik sıkıntılar ve iletişime getirilen yeni vergiler özellikle de whatsappta sesli görüşmenin paralı hale getirilmesi halkın meydanlara çıkmasına, hükümetin istifasını talep etmesine neden oldu. Zaten istikrarsız bir siyasi yapıya sahip olan Lübnan'da mevcut hükümetin kurulması ancak uzun pazarlıkların sonunda mümkün olabilmişti. Bu hükümetin gitmesinin ülkeyi bir kaosa sürekleyeceğini düşünenler hükümetin istifa etmemesi, halkla anlaşma yapılması için fakirleri zorlayan vergilerin kaldırılması ve yeni vergiler konmaması çağrısında bulundular. Fakat ağır bir borç yükü altında olan Lübnan'ın ulusal gelirlerle borçlarının faizlerini bile ödemesi çok zor görünürken, dış destek olmadan nasıl belini doğrultacağı, halkına nasıl bir müreffeh hayat sunabileceği de ülkenin yönetimine ortak olan bütün siyasi oluşumların liderlerini düşündüren bir konuydu.

Olaylar karşısında fazla direnemeyen Sa'd El-Hariri sonunda istifa etti ve bir süre sonra yeni hükümeti kurma görevi Hasan Diyab'a verildi.

Lübnan'da Filistinli İşçiler Sorunu

Lübnan Çalışma Bakanı Kemil Ebu Süleyman'ın ülkede yaşayan Filistinli mültecileri yabancı işçi statüsüne koyarak herhangi bir işte çalışabilmeleri için "çalışma izni" almalarını şart koşan karar alması Lübnan'da yaşayan mültecilerin tepkisine neden oldu. Mülteciler kendilerinin Lübnan vatandaşlığına geçme gibi bir arzularının olmadığını, vatanlarına dönme konusunda ısrarlı olduklarını, ancak Lübnan'da mülteci olarak yaşamak zorunda kaldıkları sürece de kendilerine onurlu bir yaşam sürme haklarının verilmesini istediklerini, burada yabancı işçi değil yurtlarından çıkarılmış mülteciler durumunda olduklarını belirterek kendilerine çalışma izni almayı şart koşan kararın iptal edilmesini istediler. Bunun için Lübnan'ın değişik şehirlerinde gösteriler düzenlediler. Ama maalesef hükümet bu konudaki uygulamanın değiştirileceği, Filistinli mültecilerin müstesna tutulacağı konusundaki vaatlerini yerine getirme konusunda herhangi bir adım atmadı.

Irak'ta da Gösteriler ve İran'a Özenen Irak Hükümeti

Sudan, Cezayir ve Mısır'da meydana gelen olaylar Irak'ta da hükümetin kötü politikalarına ve ekonominin kötü gitmesine karşı halkın meydanlara çıkmasına neden oldu. Erbain törenleri nedeniyle bir süre ara verilen gösteriler daha sonra yeniden başladı ve kesintisiz bir şekilde devam etti. Irak hükümeti olayları bastırmak için çok sert bir tavır sergiledi ve yüzlerce kişiyi katletti. Ancak olayların önüne geçemeyince Başbakan Adil Abdülmehdi'nin başkanlığındaki hükümet Kasım ayında istifa etti. Onun istifası olayların durmasını sağlamadı ve gösteriler yine devam etti.

İran'daki benzin zammı ayaklanması karşısında devletin polis şiddetini kullanarak olayları bastırabildiğini gören Irak hükümeti ona özenerek polis şiddetini sınırsız bir şekilde kullanma yoluna gitti. Ancak İran'daki şartlarla Irak'taki şartların farklı olması sebebiyle Irak hükümeti istediği sonucu alamadı ve olayları tam olarak kontrol altına almayı başaramadı.

İran

Körfez'de ABD-İran Gerginliği

2015'te İran'ın nükleer teknolojiyi silah yapımında kullanmayacağına dair taahhütte bulunması ve nükleer tesislerinin uluslararası mekanizma tarafından denetlenmesine izin vermeyi kabul etmesi üzerine İran ile içinde BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesinin yanı sıra Almanya'nın da yer aldığı ve P5+1 olarak tanımlanan grup arasında bir anlaşma imzalanmıştı. O tarihte ABD Başkanı Barack Obama idi. Ancak Donald Trump'ın başkanlığa seçilmesinden sonra onun izlediği siyaset sonucu ABD bu anlaşmadan çekildi.

ABD'nin anlaşmadan çekilmesi İran'a ambargo uygulamasına geri dönmesi anlamına geliyordu. Bunun üzerine İran da kendilerinin petrollerini satamamaları durumunda bölgedeki diğer ülkelerin de petrollerini satamayacakları tehditlerinde bulundu. Ayrıca ABD'nin ambargoya geri dönmesi sebebiyle 2015'te imzalanan anlaşmanın da bir anlamı kalmadığı için anlaşmayla kabul ettiği taahhütlerinden vazgeçtiğini açıkladı.

İran'ın bölge ülkelerine yönelik tehditleri ağırlıklı olarak Hürmüz Boğazı'nın kullanımını engelleme olarak anlaşıldı. Ancak İran'ın bu boğazı kapatma imkanı yoktu. Onun tehdidinin asıl arka planında desteklediği birtakım silahlı örgütler vasıtasıyla bölgede petrol üretimini ve nakliyatı riskli hale getirmesi vardı. Nitekim 12 Mayıs 2019'da BAE'nin Fuceyre limanı yakınında petrol taşıyan dört gemiye saldırı düzenlenmesinin arkasında İran'ın bulunduğu yönünde yorumlar yapıldı. Bu olaydan kısa bir süre sonra da Yemen'deki Husi örgütünün Suudi Arabistan'ın petrol tesislerine insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlemesi bu yöndeki tahminleri güçlendirdi.

Fuceyre limanı yakınında dört gemiye saldırı düzenlenmesinin üzerinden bir ay geçtikten sonra 13 Haziran'da da yine Umman Körfezi içinde bir Japon nakliye şirketine ait iki petrol tankerine saldırı düzenlendi. Saldırı sonrasında bu tankerlerden birinin battığı açıklandı. ABD ve İngiltere bu saldırıdan İran'ın sorumlu olduğunu iddia etti. Ancak İran suçlamayı reddederek olayın arkasında ABD ve İsrail'in olduğunu ileri sürdü. Bu olayın üzerinden bir hafta geçtikten sonra 20 Haziran'da da İran, Körfez bölgesinde ABD'nin casusluk yani gizli keşif amacıyla kullanılan bir insansız hava aracını düşürdü. Bu olayın ABD'nin İran'a saldırı düzenlemesine ve Körfez'de savaşın fitilinin çekilmesine sebep olabileceği tahmin ediliyordu. Ancak ABD medyasının yayınladığı haberlere göre ABD Başkanı Trump, İran'a saldırı kararından son anda vazgeçmişti. Trump daha sonra yaptığı açıklamalarda savaş seçeneğinin yine gündemlerinde olduğunu ileri sürerek İran'a tehditler göndermeye devam etti.

İran'ın tehditleri nükleer teknolojiyle ilgili olarak kabul ettiği taahhütlerinden vazgeçtiğini açıklaması üzerine ABD, Basra Körfezi'ne doğru savaş gemileri yürütmeye başladı. Bir yandan da ABD'nin gözükara başkanı Trump savaş tehditlerinde bulundu.

Ancak bu ABD'nin İran'a yönelik savaş tehditlerinin ilki değildi. Bundan önce de muhtelif tehditlerinin olmuş ve hepsi boş çıkmış, hiçbiri saldırıya dönüşmemişti.

ABD'nin sergilediği tutum da İran'la doğrudan savaşa girmeyi tercih etmediğini, bunu kendisi için riskli olarak gördüğünü ortaya koyuyordu.

Trump bir yandan saldırı tehditlerinde bulunurken bir yandan da İran'ın nükleer projesinden vazgeçmesi durumunda kendisiyle çok iyi dost olabileceği yönünde mesajlar göndermeyi de ihmal etmedi. Gidişat ABD'nin birinci tercihinin İran'la herhangi bir savaşa girmek olmadığını ortaya koyuyor.

İran'la İngiltere Arasında Gemi Gerginliği

İngiltere'ye bağlı özerk bir yönetim olan Cebelitarık yönetiminin Suriye'ye petrol götürdüğü gerekçesiyle bir İran petrol tankerine el koymasının ardından İran'ın da Hürmüz Boğazı yakınlarında İngiltere'nin Stena Impero gemisine el koyması etkisini gösterdi ve Cebelitarık Yüksek Mahkemesi İran gemisinin mürettebatıyla birlikte serbest bırakılmasına karar verdi. ABD'nin geminin kendisine teslim edilmesi talebini de yerine getirmedi.

İran'da da Gösterilerin Polis Şiddetiyle Bastırılması

İran'da benzin zammı üzerine başlayan isyan ve olaylar polis şiddetiyle bastırıldı.

Polis şiddetinin başarılı olmasında bazı yan unsurların da önemli rolü oldu:

Birinci olarak İran internet kullanımını tamamen engelledi. Ulusal medya organlarının olan bitenleri sadece resmi politikanın penceresinden yansıtmalarını istedi. Küresel medyanın da olayları yakından izlemesini engelledi. Yani bir bakıma perdeleri indirdi ve arkasında istediğini yaptı. Kimsenin olan bitenden doğru düzgün haberi bile olmadı.

İkinci olarak İran daha önceki karışıklıklarda olduğu gibi bu olaylarda da komplo teorilerini yine devreye soktu. Olayları uluslararası güçlerin ve bazı bölge ülkelerinin yönlendirdiğini ileri sürdü. ABD ve İsrail'e ek olarak Suudi Arabistan'ı da olayları yönlendirmekle suçladı. Elindeki medya organları vasıtasıyla da yoğun propaganda faaliyetleri yürüttü.

Pakistan Hindistan Gerginliği

Hindistan işgali altındaki Cammu Keşmir bölgesinde 14 Şubat 2019'da Hindistan polis milislerine karşı gerçekleştirilen ve 44 polisin ölümüne neden olan eylemden Hindistan'ın Pakistan'ı sorumlu tutması iki ülke arasında gerginliğe neden oldu. Pakistan'ın olayla kendisinin bir ilgisinin olmadığını ve eylemi gerçekleştiren gruba da destek vermediğini söylemesine rağmen Hindistan, Pakistan'a yönelik ithamlarında ısrarlı davrandı. Hindistan uçakları Pakistan'a gözdağı vermek amacıyla bu ülkenin hava sahasını ihlal etmeye başladı ve Keşmir'e yönelik gerilla faaliyetleri yürüten gruplara ait olduğu iddiasıyla bazı hedeflere saldırı düzenledi. Bunun üzerine Pakistan, kendi hava sahasına geçen iki uçağı vurdu. Bunlardan biri Pakistan topraklarına, biri de geri dönerek işgal altındaki Cammu Keşmir topraklarına düştü.

Bütün bu gelişmeler iki ülkenin savaşın eşiğine geldiği yorumları yapılmasına neden oldu. Ancak savaş her iki taraf için de tehlikeli sonuçlara neden olacağı için daha sonra birbirlerine karşı tepkinin derecesini düşürerek siyasi çözüme yanaşmayı tercih ettiler.

Doha'da Taliban - ABD Görüşmeleri

ABD'nin, 11 Eylül 2001'de El-Kaide örgütü tarafından düzenlenen ve New York'taki ikiz kuleleri ve ABD Savunma Bakanlığı'nın karargâhı Pentagon'u hedef alan saldırılardan sonra başlattığı Afganistan işgali devam ediyor. Bu işgalin sonlandırılması için 2019'da Katar'ın başkenti Doha'da Taliban temsilcileriyle ABD'li yetkililer arasında masabaşı görüşmeler yapıldı. ABD Başkanı Trump da artık Afganistan'daki işgal güçlerini çekmeye istekli olduğunu izhar eden açıklamalar yaptı. Bu konuda tam anlaşmanın kenarına yaklaşıldığına dair intibalar edinildiği sırada Trump, 6 Eylül tarihinde Kabil'de, içlerinde bir Amerikan askerinin de bulunduğu on bir kişinin ölümüne neden olan saldırının gerçekleştirilmesini gerekçe göstererek Taliban'la görüşmeleri durdurduğunu açıkladı.

Normalde henüz herhangi bir anlaşma veya ateşkes sağlanmadığı için Afganistan'da olayların devam ettiği sırada böyle bir olayın vuku bulmasını gerekçe gösteren Trump'ın böyle keskin bir karar almasında başka etkenlerin olduğunu söyleyen yorumcular da oldu.

Taliban daha sonra yaptığı açıklamada böyle bir karardan birinci derecede ABD'nin zarar göreceğini dile getirdi. Bir yandan da Trump'ın görüşmeleri yeniden başlatmak istemesi durumunda kapılarının açık olduğunu dile getirdi.

Trump, Afganistan'daki askerlerini çekerken burada ABD'nin siyasi çıkarlarını koruyacak kadronun iktidardaki gücünü sürdürmesini istiyordu. Zaten bir sonraki aşamada görüşmelere onları da dâhil etmeyi ve pazarlıkları birlikte yapmayı planlıyordu.

Kabil'de ABD ile işbirliği içinde çalışan ekibin de kendilerinin iktidarla ilgili taleplerinin yerine getirilmesi konusunda bir güvence verilmeden Taliban'la anlaşma sağlanmasına ve Amerikan askerlerinin tamamen çekilmesine sıcak bakmadıkları dile getirildi.

2019'un sonuna doğru görüşmeler yeniden başlatıldı ancak herhangi bir anlaşma sağlanamadı.

Tunus'ta Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento Seçimleri

Tunus'ta cumhurbaşkanı Baci Kaid Es-Sibsi'nin hayatını kaybetmesi sebebiyle erkene alınan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu 15 Eylül'de gerçekleştirildi. 6 Ekim'de genel seçimler, 13 Ekim'de de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu gerçekleştirildi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda beklenen performansı gösteremeyen ve gösterdiği aday Abdulfettah Moro'nun ikinci tura kalmasını sağlayacak miktarda oy alamayan Nahda (Diriliş) Partisi parlamento seçimlerinde birinci oldu.

Liderliğini İslam dünyasının yakından tanıdığı fikir adamı Raşid El-Gannuşi'nin yaptığı Nahda Partisi 217 üyeli parlamentoda 54 sandalye kazandı. İkinciliği alan Tunus'un Kalbi Partisi'nin aldığı sandalye sayısı ise 38 oldu. Üçüncü sırada 22 sandalye kazanan Demokratik Akım Partisi yer aldı. Ondan sonra 21 sandalye kazanan Onur Koalisyonu ittifakı yer aldı. Ondan sonra gelen Özgür Anayasa Partisi 17, Halk Hareketi 16, başkanlığını iktidardaki hükümetin başbakanı olan Yusuf Eş-Şahid'in yaptığı Yaşasın Tunus Partisi ise 14 sandalye kazandı. Diğer partilerin ve bağımsız adayların kazandığı toplam sandalye sayısı ise 35 oldu.

Birinci parti olması sebebiyle hükümeti kurma görevi Nahda Partisi'ne verildi ve onun isteğiyle hükümeti kurmakla görevlendirilen Habib El-Cemli'nin çalışmaları 2019 içinde tamamlanamadı.

13 Ekim'de gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turunda anayasa profesörü Kays Said, medya patronu ve aynı zamanda parlamento seçimlerinde ikinciliği elde eden Tunus'un Kalbi Partisi'nin genel başkanı olan rakibi Nebil El-Karuvi'ye büyük bir fark atarak oyların yüzde 73'ünü almak suretiyle zafer elde etti ve ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçildi.

Moritanya'nın Yeni Cumhurbaşkanı

Kuzeybatı Afrika ülkelerinden Moritanya İslam Cumhuriyeti'nde, daha önce Savunma bakanlığı görevinde bulunmuş olan eski general Muhammed Veled El-Gazvani 22 Haziran 2019'da gerçekleştirilen seçimlerde oyların %52'sini alarak seçildi. 1 Ağustos'ta da anayasal yemini yaparak eski cumhurbaşkanı Muhammed Veled Abdülaziz'den resmen görevi devraldı.

Doğu Türkistan'da Eğitim Kampları mı Zulüm Kampları mı?

Doğu Türkistan uzun süreden beri Çin işgali altında. İşgalci Çin yönetimi buranın Müslüman halkına sürekli zulmediyor. Son dönemde de "yeniden eğitim" iddiasıyla bölge ahalisinden bir milyondan fazla insanı zulüm kamplarına topladı. Bu insanlara o kamplarda çeşitli şekillerde eziyet ediliyor. Onların geride kalan çocuklarına da yakın akrabalarının sahip çıkmasına müsaade edilmiyor. Bu çocuklar yetim yurtlarına götürülerek ateist bir eğitime tabi tutuluyorlar. Asıl amaç da zaten bu çocukların ailelerinden koparılması suretiyle dinsiz bir eğitime tabii tutulmaları. Çünkü her ne kadar okullarda ateist bir eğitim verilse de çocukların evlerinde ailelerinden aldıkları eğitimle Müslüman kimliklerini muhafaza ettikleri gözlemleniyordu. O yüzden şimdi yetişen nesli ailelerinden de kopararak onları tümüyle dinsiz bir eğitime tabi tutmayı hedefliyorlar.

İlginç olan ise Çin hesabına yayın yapan medya organlarının Doğu Türkistan olayının abartıldığını, burada insanlara zulmedilmediğini, kamplarda toplananların eğitime tabi tutulduklarını ve o insanların o kamplara gönüllü olarak gittiklerini iddia etmeleri.

BM İnsan Hakları Konseyi'ne üye 22 ülke Çin'in Doğu Türkistan bölgelerinde Uygur Müslümanları ve diğer Müslüman azınlıkları toplu cezalandırmaya tabi tutmak amacıyla kurduğu kampların kapatılması ve bu kamplarda toplanan insanların serbest bırakılması çağrısı yapmak amacıyla bir mektup imzaladı. Ancak Çin yönetimi bu mektuba tepki gösterdi ve bunu kendi iç işlerine müdahale olarak değerlendirdi. Anlaşıldığı kadarıyla Çin, hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayan insanlara istediği gibi zulmetmeyi kendi siyasi yetkisi dahilinde görüyor ve zulüm uygulamalarına itiraz edilmesini bile iç işlerine müdahale olarak değerlendiriyor. İnsan hakları ve hukuk ise onu hiçbir şekilde ilgilendirmiyor.

Moro'da Özerkliğe "Evet"

Bangsamoro bölgesinde, Filipinler Cumhurbaşkanı Rodrigo Duterte tarafından Temmuz 2018'de kabul edilen Bangsamoro Organik Yasası (BOL) için referandum iki aşamalı olarak 21 Ocak ve 6 Şubat 2019 tarihlerinde gerçekleştirildi. Oylama yapılan bölgelerin tümünde "evet" oylarının toplamı yüzde seksene yaklaştı. Ancak bazı alt bölgelerde "hayır" oyları fazla çıktığı için buralar oluşturulan Bangsamoro Özerk Bölgesi'ne dahil edilmedi. Bununla birlikte "evet" oylarının fazla çıktığı alt bölgelerin oranı "hayır" oylarının fazla çıktığı alt bölgelere göre hayli fazla. Bölge açısından önemli olan ve bölgenin başkenti niteliğindeki Cotabato şehrinde ise "evet" oyu fazla çıktı.

Referandumun ardından Mindanao'da kurulan Bangsamoro Özerk Bölgesi'nin Başbakanı olan Hacı Murat İbrahim, 26 Şubat'ta yönetimi bölge valisinden devraldı. Onun 2022'ye kadar bölgeyi yönetmesi kararlaştırıldı. 80 üyesi bulunan geçiş hükümetinin 41 üyesi Moro İslami Kurtuluş Cephesi'nden, 39 üyesi merkezi hükümetten oluşuyordu. Özel hukuka dair davalara bakmak üzere şeriat mahkemeleri kurulması kararlaştırıldı. Bu mahkemelerin kararları resmen tanınacak.

Keşmir'in Özel Statüsünün Kaldırılması

Pakistan'la Hindistan'ın ayrılması esnasında imzalanan anlaşmada belirlenen şarta göre Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgeler Pakistan'a, diğer bölgeler ise Hindistan'a kalacaktı. Fakat Hindistan, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen Keşmir'i Pakistan'a bırakmak istemedi. Bunun üzerine çıkan silahlı mücadelede bir bölümü kurtarılarak Pakistan'a katıldı. Ancak nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olmasına rağmen önemli bir kısmı hâlâ Hindistan işgali altındadır.

1952'de BM gözetiminde Hindistan'la Pakistan arasında imzalanan barış anlaşmasıyla Keşmir halkı arasında Pakistan veya Hindistan'dan hangisini tercih ettikleri konusunda bir referandum yapılması kararlaştırılmıştı. Ancak o tarihten bu yana Hint yönetimi bu anlaşmanın gereğini yerine getirmeyerek referandum yapmadı.

Hindistan, Keşmir'i sürekli zulüm ve baskı ile yönetti. Buna karşılık Keşmir'de de sürekli bir bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi devam etti. Hindistan 1974'te, Anayasasına Keşmir'e özerkliğe benzer bir özel statü veren 370. maddeyi ekledi. Ancak 2019'un Ağustos ayında bu maddeyi iptal ederek Keşmir'in özel statüsünü kaldırdı. Hindistan'ın bu kararı hem Keşmir halkının hem de Pakistan'ın tepkisine neden oldu. Böyle bir kararın asıl amacının ise bölgede etnik tasfiye yaparak Müslüman nüfusu azaltıp Hindu nüfusu artırmak olduğu tahmin ediliyor. Hindistan hükümeti bölgedeki halkın kitlesel tepkilerine karşı bir tedbir olarak buradaki asker sayısını artırdı ve baskı uygulamalarını daha da şiddetlendirdi. BM Güvenlik Konseyi'nin göstermelik olarak konuyla ilgili bir olağanüstü toplantı yapması ise bir şeyi değiştirmedi.

Yeni Zelanda'da Büyük Katliam

Yeni Zelanda'nın Christchurch kentinde, 15 Mart 2019 Cuma günü Al Noor ve Linwood camilerine Cuma namazı öncesinde gerçekleştirilen ırkçı saldırıda elli Müslüman öldürülürken elli Müslüman da yaralandı. Saldırıyla irtibatlı olarak biri kadın dört kişi gözaltına alındı. Bunlardan birinin Avustralya vatandaşı olduğu tespit edildi.

Saldırı Batı medyasının yıllardan beri beslediği ve tahrik ettiği İslâm düşmanlığının sergilediği korkunç bir vahşetti. Saldırganlar İslam'a ve Müslümanlara karşı içlerinde besledikleri kin ve nefreti özellikle camileri hedef alarak yansıtmışlardı.

Saldırı ve katliamlar bütün İslâm dünyasında gösterilerle ve tepkilerle protesto edildi. Ama Batı dünyasının daha önce değişik bölgelerde Müslümanları hedef alan saldırılar karşısında yaptığı gibi yine duyarsız bir tutum sergilemesi ve olayı pek ciddiye almaması dikkat çekti.

Karaciç Hakkında UCM'nin Yeni Kararı

Bosna-Hersek'te büyük katliamlar yapan Sırp çetniklerin lideri olmasından dolayı Bosna kasabı olarak nitelendirilen Sırp ırkçısı Radovan Karaciç, yirmi yıl süren yargılamadan sonra 2016'da Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından kırk yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Karaciç bu cezaya itiraz etmişti. Bunun üzerine UCM onun davasını yeniden ele aldı ve bu kez ömür boyu hapse çevirdi. Yetmiş yaşını geçen Karaciç açısından kırk yıl ile ömür boyu hapis arasında bir fark yok. Ancak mahkemenin kararı onun suçluluğunu ikrar açısından anlam taşıyordu.