Avrupa ırkçılığı kendi eliyle büyüttü

22 Şubat 2020 Cumartesi, Yeni Akit

19 Şubat 2020 Çarşamba gecesi Almanya'nın Hanau kentinde Tobias Rathjen adlı bir ırkçı teröristin düzenlediği silahlı saldırılarda 5'i Türk vatandaşı 11 yabancı öldürüldü. Irkçı teröristin iki kafeye ve bir büfeye saldırı düzenleyerek bu katliamı yaptığı ifade edildi.

Kamera kayıtlarından anlaşıldığına göre ırkçı terörist, saldırı düzenlediği kafelerden birine 15 Şubat Cumartesi günü gelerek keşif yapmış. Bu da saldırının anlık bir bunalımın neticesinde gelişmediğini birkaç gün önceden planlandığını ve ideolojik dayanağı olan planlı ve kasıtlı terör saldırısı olduğunu gösteriyor.

Olaydan sonra özel harekat timinin yaptığı operasyon neticesinde saldırıyı gerçekleştiren 43 yaşındaki terörist evinde ölü olarak bulundu. Yapılan tespitlere göre terörist evine döndükten sonra 72 yaşındaki annesini de öldürmesinin ardından intihar etmiş. Ancak babasına dokunmamış.

Bu olayın hemen ardından İngiltere'nin başkenti Londra'da bir terörist bir camiyi basarak müezzinine bıçaklı saldırıda bulundu. Birkaç yerinden yaralanan 70'li yaşlarındaki müezzinin sağlık durumunun riskli olmadığı ve saldırıyı düzenleyen teröristin polis tarafından yakalandığı açıklandı.

Bu iki olay her ne kadar medyada gündeme getirildi ve resmi olarak tepkiler gösterildiyse de arka planda duran ırkçı terörün oluşturduğu tehlike ve tehdit üzerinde çok fazla durulmadı.

Almanya'da gerçekleşktirilen saldırılarda tam anlamıyla bir katliam gerçekleştirilmişti ve saldırıyı düzenleyen teröristin bir neonazi olduğu olayla ilgili haberlerde dile getirildi. Teröristin bankacılık üzerine üniversite tahsili gördüğü belirtildi. Daha önce yazdığı manifestosu ve geriye bıraktığı dökümanlar ırkçlığı, saldırganlığı, yabancı düşmanlığını bir hayat felsefesi olarak benimsediğini, bazı toplumların mensuplarını ortadan kaldırmayı kendisi için özellikle ideal haline getirdiğini ortaya koyuyor.

Irkçı zihniyetin kaynağı Batı'dır. İnsanları mensup oldukları etnik kimliklere göre tasnif ederek bunlardan bazılarını diğer bazılarına üstün tutan anlayışları Batılılar geliştirmişlerdir.

Önce ırkçılık fitnesini dünyanın her tarafına eken Batı, daha sonra görünüşte bu anlayışı çağdışı ve insan haklarına aykırı ilan etti. İlan ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ikinci maddesine: "Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka inançlarına bakılmaksızın eşit haklara sahiptir. İnsanlar ulusal ve toplumsal kökenleri, zenginlikleri, doğuş farklılıkları ya da herhangi başka bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilirler" ifadesini koydu. Bu ifade Batı'nın kendi pisliğini temizlemeyi ve böylece dünya ulusları karşısındaki imajını değiştirmeyi amaçlıyordu. Fakat samimiyetten son derece uzaktı. Çünkü bir yandan bunları söyleyen Batı diğer yandan medya araçları vasıtasıyla ve bazı ırkçı politikacılarının öncülüğünde, "İslamofobi" başlığı altında İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlığı, yabancı etnik unsurlara karşı ırkçı anlayışı daha da yaygınlaştırdı.

Bir dönem ırkçılığı resmî siyaset haline getiren sonra bunu bir ayıp sayan Batı son dönemde özellikle İslamofobi temelli siyasetiyle Müslüman azınlıklara karşı kin ve nefret duygularını tahrik etmek suretiyle kendini yeni bir ırkçı politikanın içinde buldu. Fakat bu hastalığın tedavisine başvurmak yerine hastalığın daha da yayılmasına neden olan İslamofobi siyasetini medya kanalıyla daha da yaygınlaştırdı.

Bu gidişat Avrupa'da ve genelde Batı'da ırkçı temayüllerin, buna gerekçe oluşturmak amacıyla kullanılan özelde İslamofobi'nin yani Müslüman düşmanlığının genelde de yabancı düşmanlığının çok ciddi bir sorun haline geldiğini gösteriyor. Böyle bir hastalığın yayılması karşısında Batı'nın yapması gereken aslında hastalığı daha fazla yaymak için ırkçıların yöntemlerini kullanmak değil bunun yanlışlığını toplumlara anlatmaktır. Aksi takdirde hastalık kendilerini de büyük sıkıntılara sokacaktır.