Doğu Türkistan'da Zulüm Kampları

Şubat 2020, Vuslat

İslâm âleminin unutulmaması gereken önemli kriz bölgelerinden biri de Doğu Türkistan'dır.

Doğu Türkistan davasına sahip çıkmaya isimle başlamak gerekir. Çin yönetimi bu bölge üzerindeki gayri meşru işgalini kökleştirmek ve buranın kimliğini değiştirmek amacıyla ismini değiştirme yoluna gitti. Yani İslâm âleminin işgal altında olan pek çok bölgesinde oynanan isim üzerinden kimlik değişikliği oyunu burada da oynandı.

Burası Büyük Türkistan veya Uluğ Türkistan diye adlandırılan bölgenin doğusunu oluşturduğundan Doğu Türkistan olarak adlandırılır. Tarihi kaynaklarda da bu isimle anılır. Çin yönetimi, bağımsızlık ve özgürlüğünü elinden alarak işgal altına soktuğu bu bölgenin adını Sinkiang olarak değiştirdi. Çincede Yeni Ülke anlamına geliyormuş. Tabii burası yeni ülke değil. Oldukça köklü bir tarihe sahip. Yüzyıllar boyunca önemli bir siyasi hakimiyetin merkezi olmuş.

Doğu Türkistan tarihte altı buçuk asır boyunca Büyük Hun İmparatorluğu'nun merkezi olmuş, sonraki dönemlerde de arka arkaya muhtelif Türk devletlerinin hâkimiyeti altında kalmıştır. Karahanlılar döneminde bölge halkının çoğunluğu Müslüman oldu. 1760'ta Çin - Mançur istilasına uğradı. Bu dönemde büyük zulme maruz kalan bölge halkı zaman zaman işgalcilere isyan etti. 1865'te Yakup Bey'in öncülüğünde yürütülen mücadeleyle işgalciler çıkarılarak Kaşgar Hanlığı adıyla bağımsız devlet kuruldu ve o da Osmanlı hilafetine tabi oldu. Fakat sadece 12 yıl ayakta kalabildi ve 1877'de Yakub Bey'in ölümünden sonra yeniden Çin işgaline uğradı. Çin işte bu işgalden itibaren isimlerden başlayarak yoğun bir asimilasyon faaliyeti başlattı.

Müslümanlar zaman zaman başkaldırdılar ve 12 Kasım 1933'te Şarki Türkistan İslâm Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devlet kurdular. Fakat Rusların devreye girmesiyle bu devlet yıkıldı ve toprakları Rusya - Çin işbirliğiyle işgal edildi. Doğu Türkistan Müslümanları Mao devriminden önceki Çin'e karşı 1944'te ayaklandı ve bağımsızlık ilan ettiler. Ancak kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti adlı bağımsız devlet sadece beş yıl ayakta kaldı ve Mao devriminden sonra Çin Halk Cumhuriyeti adını alan devlet bölgeyi yeniden işgal etti.

Komünist Çin'in işgalinden sonra da Müslümanlara yönelik yoğun baskı ve asimilasyon faaliyeti başlatıldı. Onları dinlerinden uzaklaştırma ve ateist yapma amacına yönelik baskılar arttı. Müslümanların çocuklarına inançlarını ve dinî yaşayışlarını öğretmeleri engellendi. Özellikle yetişen neslin Müslümanca yaşamasının önlenmesi için yakın takip başladı. Müslümanlar dinî kimliklerinden dolayı dışlandı ve kötü muamelelere maruz kaldılar. Bütün bu haksızlıklara ve baskılara karşı zaman zaman topluca tepki gösterdi, başkaldırılar gerçekleştirdiler. Komünist Çin bu başkaldırıları çok katı bir şekilde şiddete başvurarak bastırdı. Bu şiddet sebebiyle başkaldırıların bastırılmasında çok sayıda Müslüman hunharca katledildi.

Çin yönetimi sadece Müslümanlara baskı yapmakla yetinmeyerek onların yoğun olduğu bölgelere diğer bölgelerden Çinlileri getirip yerleştirerek nüfus kaydırması yaptı. Bu uygulamanın amacı Müslümanları kendi bölgelerinde zayıf düşürmek ve onların hak arama mücadelelerine karşı sadece askeri güçleri değil aynı zamanda birtakım sivil unsurları da devreye sokmaktı. Bundan dolayı sadece nüfus kaydırması yapmakla yetinmeyerek nakledilen gayrimüslim göçmenlerde Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık duygularının kökleşmesini amaçlayan provokatif bir stratejiyi devreye soktu.

Çin yönetimi Doğu Türkistan'daki Müslümanlara zulmederken bir yandan da onları asimile etmek, dinî ve etnik kimliklerinden soyutlayarak tamamen kimliksiz hale getirmek için çeşitli uygulamalara başvuruyor. Ama yıllardan beri değişik yöntemlerle sürdürülen bu kimliksizleştirme ve insanları dinî değerlerinden uzaklaştırma çabaları büyük ölçüde başarısız kaldı. Müslümanlar bütün zulümlere rağmen yine de inançlarını, İslami kimliklerini ve değerlerini muhafaza etmeye çalıştılar. Ateist Çin yönetimi bunda aile eğitiminin önemli payı olduğunu düşündü ve çocukları en azından bir süre ailelerinden koparması, devletin özel merkezlerinde tamamen ateist bir eğitime tabi tutması durumunda belki gelecek neslin dinsiz, ateist ve kimliksiz hale getirilmesi planının başarılı olabileceğini düşündü. Ancak çocukları ailelerinden almak için bir gerekçe oluşturması gerekiyordu.

İşte bu planını kademeli bir şekilde uygulamaya geçirmek amacıyla 2018'in ikinci yarısında "yeniden eğitim" adı altında birtakım kamplar oluşturdu. Bu kampları oluşturmanın iki amacı vardı: Birincisi: Etnik ve dini kimliklerini korumak için mücadele eden, devletin dinsizleştirme ve kimliksizleştirme çabalarına direnen halka eziyet etmek, onların dirençlerini kırmak ve her bakımdan devletin baskılarına teslim olmalarını sağlamak. İkincisi de büyükleri bu kamplarda toplamak suretiyle onları çocuklarından koparmak ve o çocukları da "yetim merkezleri" adıyla kurulan ve tamamen devletin asimilasyon politikasının uygulanacağı merkezlere toplamak. Onları orada ailelerinden uzak bir şekilde ateist bir eğitime tabi tutmak. Böylece rejim, okullarda vermeyi başaramadığını buralarda verebileceğini umuyordu. Çünkü okullarda ateist eğitime tabi tutulan çocukların evlerine gittiklerinde anne babalarından ve diğer büyüklerinden ayrı bir eğitim aldıklarını, aile eğitimi ile verilenin okullarda verilenden daha etkili olduğunu bu yüzden de yetişen neslin dinsizleştirilmesi çabasının hedeflenen derecede başarılı olamadığını düşünüyordu.

İşte bu plan çerçevesinde 2018'in ikinci yarısında Doğu Türkistan'ın bazı bölgelerinde birtakım toplama kampları oluşturuldu. Bu kampların gerçekte bir ülkenin vatandaşlarına yönelik muamelesi çerçevesinde ele alınabilecek birer merkez olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Tamamen esir kampları niteliğindedir. Bu durum da Çin yönetiminin Doğu Türkistanlı Müslümanlara kendi ülkesinin vatandaşları olarak muamele etmediğini, onları esir bir toplum olarak değerlendirdiğini çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Ayrıca bu kamplar iddia edildiği gibi eğitim kampları değil işkence kamplarıdır. İnsanların bu kamplarda gerçekte toplu halde gözaltına alındıkları ve cezalandırıldıkları muhtelif insan hakları kuruluşlarının raporlarında dile getirildi. Çin'in bu kampları kapatması ve oralara toplanan kitleleri özgürlüklerine kavuşturması için Pekin yönetimine baskı yapılması yönünde çağrılar yapıldı. Zaman zaman Çin'in insanlık dışı uygulamalarını protesto amacıyla gösteriler düzenlendi. Ama Pekin yönetimi insan hakları kuruluşlarının konunun üzerine gitmesini, medya organlarında bu konunun gündeme taşınmasını ve düzenlenen protesto gösterilerini nazarı dikkate almayarak o kamplarda toplu tutuklamaları ve işkence uygulamalarını sürdürdü. Bu kamplardaki insanlara psikolojik ve fiziksel işkence yapıldığı, bu konuyla ilgilenen çeşitli insan hakları kuruluşlarının raporlarında dile getirildi.

Çin zulmü belli bir yaşa gelmiş Müslümanları her ne kadar sözde "yeniden eğitim"e tabi tutsa da onların inançlarını ve çizgilerini değiştirmesinin kolay olmayacağını biliyor. Bu yüzden onları, gerçekte esir kamplarında toplayarak işkenceye tabi tutuyor. Ama onların bu kamplarda toplanmalarını çocuklarına el koymak için bir fırsat olarak değerlendiriyor. Çünkü bu çocukların zihinlerinin boş olduğunu ve yetim merkezlerinde, tamamen ailelerinden uzak bir şekilde ateist eğitime tabi tutması durumunda onların zihinlerini işgal edebileceğini ve böylece yetişen neslin rejimin anlayışına göre yönlendirilmesinin mümkün olabileceğini düşünüyor.

Bu uygulama aslında son derece tehlikeli bir planın deneme aşamasını oluşturmaktadır. Bu aşamada bile bir milyondan fazla Müslümanın söz konusu kamplara toplandığı biliniyor. Fakat asıl hedef ülkedeki tüm Müslümanların yetişen nesillerinin zihinlerini işgal etmek, onların Müslüman kimliklerini devam ettirmelerini engellemektir. Planında başarılı olması durumunda aşama aşama bütün Müslümanların yetişen nesillerinin kafalarını iğdiş etmek, onların kimliksiz hale getirilmeleri siyasetini uygulamak için devam edecektir.

Doğu Türkistan Müslümanlarına yapılan zulme son verilmesi ve o insanlara işkence amacıyla oluşturulan Nazi kamplarının kapatılması için çeşitli çağrılar yapıldı ve gösteriler düzenlendi. Ancak uluslararası güçler tarafından bu konuda Çin'e herhangi bir baskı yapılması söz konusu olmuyor. Çin'in BM Güvenlik Konseyi'nde veto hakkına sahip daimi üyelerden biri olması zaten BM tarafından herhangi bir baskı yapılmasını engelliyor.

Çin diktatörlüğünün Doğu Türkistan Müslümanlarına yaptığı zulüm uygulamaları sadece onları kamplarda toplayarak kendilerine işkence etmekten, çocuklarına da yetim muamelesi yaparak onların kafalarını işgal etmeye çalışma amaçlı dayatmacı, dikteci bir eğitim faaliyeti gerçekleştirmekten ibaret değildir. Aynı zamanda bu halka karşı sürekli ayrımcı politika izlemekte ve bütün faaliyetlerini sıkı bir istihbarat takibiyle yakından izlemektedir. Çünkü başta da ifade ettiğimiz üzere bu insanlara kendi ülkesinin vatandaşı olarak değil esir bir ulusun mensupları olarak bakmaktadır. Bu insanlara esir gözüyle bakması ise onların topraklarında işgalci olmasından kaynaklanmaktadır.

Her şeyden önce işgal bir zulümdür ve bölge üzerinde her ne şekilde olursa olsun hukuka dayalı meşru yönetimi ifade etmez. Bu yönetimin her ne kadar kendine göre bir yasal sistemi olsa ve güvenlik güçleri bu sisteme göre hareket ediyor olsalar da.

İşgal yönetimi işgal altında tuttuğu toprakların insanına değil servetine taliptir. Bu yüzden insanlarını kendi vatandaşlarıyla aynı düzeyde tutmaz, onları aynı haklardan yararlandırmaz.

İşgalin güçlü olması sebebiyle hâkimiyeti elinde bulundurması meşru olduğunu göstermez.

Yurtları işgal edilen ve özgürlükleri ellerinden alınan insanlar asimile edilmedikleri sürece yeniden bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşma ideallerini kaybetmezler. Bu yüzden işgalci tehcir edemediklerini asimile etmeye asimile edemediklerini de imha etmeye çalışır.

Bağımsızlık ve özgürlük idealini kaybetmeyen halkın direniş azminin yok edilmesi de kolay değildir. Aradan ne kadar zaman geçse de bu idealini bir şekilde gerçekleştirmenin mücadelesini vermeye devam eder.

Doğu Türkistan'da yaşananlara baktığımızda karşımıza çıkan bu gerçeklerin Filistin'de yaşananları incelediğimizde de aynen karşımıza çıktığını görüyoruz.