ABD-İran Gerginliği

Şubat 2020, Ribat

İran her ne kadar 1979 devriminden bu yana ABD ile ilişkilerinde sürekli sorunlar yaşasa da zaman zaman çıkar temelli dolaylı ilişkileri olmuş, birbirlerinin politikalarından bir tür çapraz ilişki yöntemiyle istifade etmişlerdir.

Sekiz yıl süren İran - Irak Savaşı'nda normalde ABD, İran'a ambargo uygulamasına rağmen dolaylı yollardan ve üstü kapalı yöntemlerle İran'a silah satmış, daha sonra bu satışın gün yüzüne çıkarılması, davası yıllarca süren bir Irangate (İran tuzağı) dosyasının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu desteğin sebebi sadece ABD'nin silah satışından elde ettiği ekonomik gelir değildi. Aynı zamanda savaşın devam etmesinin stratejik hesaplarına uygun olması ve savaşın devam edebilmesi için silah dengesinin korunmasını istemesiydi. İran'ın ABD'nin böyle bir stratejik hesabının olduğunu fark edememesi mümkün değildi. Ancak Irak üzerinde güç sahibi olmayı ve Saddam'ı dize getirmeyi bölgesel güç olmak için önemli bir aşama olarak gördüğü için savaşta ısrar ediyor, savaşabilmek için de Amerikan silahlarını kabul ediyordu. Çünkü her ne kadar Sovyetler Birliği'yle iyi ilişki kurarak kendisine yeni bir kapı açmış olsa da, şah döneminde temin edilmiş silahların çoğu ABD menşeli olduğundan onları kullanabilmek için ABD'den yedek parça ve malzeme almaya ihtiyacı vardı.

İran, Afganistan'da Taliban yönetiminden rahatsızdı ve ABD'nin bu ülkede ona karşı bir cephe açmasından, onun yönetimini devirmek için devreye girmesinden hiç rahatsız olmadı, bilakis memnun oldu. O yüzden Afganistan'daki Şii örgütlerinin Taliban'a karşı açılan savaşta ABD'nin ve işbirlikçilerinin işlerini kolaylaştıran bir tavır sergilemelerini sağladı.

2003'te Irak'ın işgali her ne kadar başını ABD'nin çektiği koalisyon güçleri tarafından gerçekleştirildiyse de ve görünüşte bu koalisyonun içinde İran mevcut değil idiyse de perdenin arkasında koalisyona İran da dahildi ve hatta işgalin içeriden zeminini hazırlayan unsurlar tamamen İran'ın yönlendirdiği unsurlardı ve eğer ki içerden şartları hazırlayan bu unsurlar olmasaydı Irak'ın işgali çok da kolay olmayacaktı. Bu yüzden Irak işgalinin iki ana gücünün İran ve ABD olduğu olaylara gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşanların ortaklaşa dile getirdikleri bir husustur. ABD, İran'ın Irak'ın işgali konusunda kendisine sunduğu kolaylıkların karşılığını Irak'ta yeni yönetimin oluşturulması sürecinde onun adamlarına aktif rol oynamaları imkanı sağlayarak vermiştir.

Bu gerçeği İran'ın eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad da itiraf etmiştir. Videosunu internette rahatça görebileceğiniz bu itirafında Ahmedinejad, ABD'ye gerek Afganistan işgalinde gerekse Irak işgalinde yardım ettiklerini dile getirmekte ve yine de ABD'ye yaranamadıklarından, ABD'nin sürekli çifte standartçı bir politika izlediğinden dert yanmaktadır.

Fakat şunu özellikle vurgulamak gerekir ki bu ilişkilerde çifte standartçı oynayan sadece ABD değildir ve İran da sürekli ona karşı çifte standartçı bir politika izlemiştir. Çünkü söz konusu ilişkilerin temelinde her iki taraf açısından da çıkar hesapları vardır. Ayrıca hep karşıt cephelerin güçleri olarak öne çıktıklarından dolayı perde arkasında kurdukları ilişkilere karşılık perdenin önünde hep birbirlerinin aleyhine tavır takınmış, sürekli birbirlerini tehdit eden açıklamalarda bulunmuşlardır. Bunu bir paralel çıkar ilişkisi değil de çapraz çıkar ilişkisi olarak tanımlamak mümkündür. Bu çapraz çıkar ilişkisi onların 1979'dan bu yana geçen kırk yıllık süre içinde birçok kez savaşın eşiğine gelmelerine rağmen ciddi bir savaşın içine girmelerini önlemiştir.

Trump'ın başkanlık döneminde ABD'nin, nükleer teknolojinin enerji üretimi amacıyla kullanılmasına izin verilmesi ama silah yapılmadığı konusunda da denetlemeye imkan tanınması konusunda İran'la yapılan P5+1 Anlaşması'ndan çekilmesi ve bu ülkeye yeniden ambargo uygulamaya başlaması yeniden bir gerginliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ambargo İran ekonomisini önemli bir şekilde etkiledi. İran özellikle petrol satışı konusundaki kısıtlamaların kaldırılmasını sağlamak için kendisinin petrolünü satamaması durumunda bölgedeki diğer ülkelerin de petrollerini satamayacakları tehdidinde bulundu. Bu tehdit İran'ın Hürmüz Boğazı'nın kullanılmasını zorlaştırma niyeti taşıması olarak okundu. Ancak buna imkânı yoktu. Fakat söz konusu tehditlerin üzerinden fazla zaman geçmeden BAE'nin Fuceyre limanının yakınında petrol taşıyan dört gemiye saldırı düzenlenmesinde İran'a yöneltilen suçlamalar ardından da Suudi Arabistan'da, Aramco şirketine ait iki büyük petrol tesisinin Yemen'de İran tarafından desteklenen Husi örgütünün SİHA'larıyla vurulması asıl amacın bölgede petrol üretim ve nakliyat güvenliğinin tehdit edilmesi olduğu kanaatini güçlendirdi.

Bu aşamada İran, ABD'nin kendini ambargoyla sıkıştırmasına karşılık onun bölgedeki askeri varlığını sıkıştırmayı ve onu askeri yönden güçsüzleştirmeyi amaçlayan bir strateji izlemeye başlayacağını belli eden birtakım girişimlerde bulunmaya başladı. İran, Irak'ta da artık ABD'nin askeri varlığının gerekli olmadığını, kendisinin ve desteklediği mekanizmaların kontrolü sağlayabileceklerini düşünüyordu. Irak'ta başgösteren olaylar karşısında da ABD'nin aradan çekilmesi durumunda daha kararlı bu tutum sergilemesinin ve kendisinin güdümündeki siyasi organların sahnede kalmalarını sağlamasının mümkün olabileceğini düşünüyordu.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), MQ-9 Reaper tipi insansız hava araçlarının 6 Haziran'da Yemen üzerinde Husiler tarafından düşürülmesi, ardından bir MQ-9'a 13 Haziran'da Umman Körfezi'nde atış yapılması ABD'nin bölgedeki askeri gücünü sıkıştırma amaçlı saldırılardı.

Bunların üzerinden fazla zaman geçmeden 20 Haziran tarihinde de İran Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Hürmüz Boğazı civarında uluslararası hava sahasında ABD'ye ait MQ-4A GLOBAL HAWK tipi bir büyük casus İHA düşürdü.

ABD'nin bu İHA'sının düşürülmesi üzerine ABD'nin İran'a saldıracağına dair haberler medyada yayınlanmaya başladı. Fakat saldırı gerçekleşmedi.

New York Times gazetesinin yayınladığı bir haberde Amerikan İHA'sının düşürülmesi üzerine ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a cevap amacıyla saldırılar düzenlenmesi planını onayladığı ama son dakikalarda kararından vazgeçtiği ifade edildi.

Habere göre saldırıların 21 Haziran Cuma şafak vaktinden önce gerçekleştirilmesi ve İran'ın bazı füze bataryalarının ve radar sistemlerinin vurulması hedefleniyordu. Gemilerde hazırlıklar yapılmış ve uçaklar saldırı için hazır duruma geçmişlerdi. Ama son anda saldırıdan vazgeçilmesi talimatı geldi.

Gazete saldırıdan vazgeçilmesi kararının Trump'ın kendi kararı mı olduğunun yoksa üst kademedeki yöneticilerin lojistik ve stratejik sebeplerle böyle bir karar mı aldıklarının ise bilinmediğini dile getirdi.

Bu hadise ABD'nin İran'a yönelik tehditlerinin biraz içi boş balonlardan ibaret olduğunu ortaya çıkarması açısından önemli bir gelişmeydi.

Bu olaydan sonra ABD'nin bölgedeki askeri varlığını sıkıştırma planlarını biraz daha ileri götürmek isteyen İran, Devrim Muhafızları Ordusu'nın dış operasyonlardan sorumlu tutulan Kudüs Gücü'nün komutanı Kasım Süleymani vasıtasıyla yönlendirdiği Irak'taki Haşdi Şabi'nin önemli bir saldırı gerçekleştirmesini sağladı. Haşdi Şabi militanları 28 Aralık’ta ABD'nin yönettiği koalisyon gücü olarak bilinen Doğal Kararlılık Operasyonları Birleşik Görev Gücü’nün (CJTF-OIR) bulunduğu üslere saldırı düzenledi ve olayda birçok kişi yaralanırken bir Amerikan vatandaşı da hayatını kaybetti.

ABD bu saldırıya çok sert bir karşılık verdi ve 30 Aralık tarihinde Haşdi Şabi'nin askeri kanadı niteliği taşıyan ve Irak Hizbullah'ı olarak da isimlendirilen Ketaibu Hizbullah milislerinin El-Enbar vilayetindeki üslerine saldırı düzenleyerek 25 militanın ölmesine en az 80 militanın da yaralanmasına neden oldu. ABD tarafından yapılan açıklamada da örgütün 3'ü Irak'ta, 2'si Suriye'de bulunan beş üssüne saldırı doüzenlendiği ve bu saldırıların 28 Aralık'taki saldırıya bir misilleme olduğu dile getirildi. Bu saldırı aynı zamanda ABD askeri güçlerinin, 2003'te Irak'ı işgal etmesinden bu yana bir Şii örgütünün askeri merkezine veya militan grubuna yönelik ilk saldırı niteliği taşıyordu.

Saldırıya tepki gösteren Haşdi Şabi mensupları ve onun destekçisi durumundaki Şii kesim ABD'nin Bağdat'taki büyükelçiliğine baskın düzenledi. Büyükelçilik binasını kuşatmaya alarak dış duvarını yaktılar. Binanın içine girerek çalışanları rehin almaya kalkıştılar. Baskın sebebiyle diplomatik görevliler büyükelçilik binasını terk etmek zorunda kaldılar ve içeride sadece güvenlik görevlileri kaldı. Baskın ve binanın dış duvarlarının ateşe verilmesi büyükelçilikte büyük bir korku, telaş ve doğal olarak gerginlik yaşanmasına neden oldu. Ancak muhtemelen perde arkasında bir uzlaşma sağlanmasından olacak ki Haşdi Şabi yönetiminden baskıncılara talimat geldi ve büyükelçilik binasını boşaltarak olay yerinden uzaklaştılar. Onların burayı boşaltmalarının arka planda bir anlaşma sağlandığı, meselenin kapatılması kararı verildiği beklentisine neden olurken o gece yani 2 Ocak 2020'yi 3 Ocak'a bağlayan gece geç saatlerde Bağdat Havaalanı yakında iki araca Amerikan silahlı insansız hava araçları (SİHA) ile yapılan saldırı sonucu başta İran'ın Kudüs Gücü'nün komutanı General Kasım Süleymani ve Haşdi Şa'bi'nin Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El-Muhendis olmak üzere İran'ın Irak ve Suriye'deki milis güçlerinin başını çeken en az dokuz kişinin bulunduğu bir grup öldürüldü.

Kasım Süleymani yıllardan beri Afganistan'da, Irak'ta ve Suriye'de kan döküyordu. Ama bu kadar kan dökebilmesinde sadece İran'dan değil aynı zamanda ABD'den aldığı desteğin de önemli rolü vardı. ABD'nin ona destek vermesinin gerekçesi aynen PKK'ya verdiği destekte olduğu gibi IŞİD'e karşı savaştı. Kasım Süleymani'nin militanları Tikrit ve Kerkük'te IŞİD militanlarına karşı operasyona geçtiğinde Amerikan uçakları da havadan ona destek veriyordu. Ama artık hesaplar değişmiş, çapraz çıkar ilişkisi bir güç ve hakimiyet kavgasına dönüşmüştü ve bu kez ABD SİHA'ları Kasım Süleymani'yi ve onunla birlikte İran'ın birçok önemli adamını öldürmüşlerdi.

Bunun üzerine İran, Kasım Süleymani'nin intikamının mutlaka alınacağına dair tehditlerde bulunurken, ABD de herhangi bir saldırı düzenlenmesi durumunda cevabının çok sert bir şekilde verileceği yönünde açıklamalar yaptı. Bu karşılıklı tehditlerle ilgili yorumlarda bazıları İran'ın ABD'nin saldırısına karşı hiçbir şey yapamayacağını söylerken bazıları da üçüncü dünya savaşı senaryoları üretmeye başladı. İşin ortası ise İran'ın kendi kamuoyunu tatmin etmek için bazı girişimlerde bulunabileceği ama bunun kesinlikle bir ABD-İran savaşına neden olmayacağının görülmesiydi.

Sonuçta İran, 7 Ocak'ı 8 Ocak'a bağlayan gece, özellikle Kasım Süleymani'nin öldürüldüğü saati seçerek ABD'nin Irak'taki Aynu'l-Esed ve Erbil üslerine yönelik füze saldırıları gerçekleştirdi. Saldırının hemen ardından yaptığı açıklamada da 80 Amerikan askerinin öldürüldüğünü ve en az 200 askerin de yaralandığını iddia etti. Bu iddia tamamen dayanaksız bir şekilde ortaya atılmıştı ve İran'ın saldırının neden olduğu can kaybını ya da maddi hasarı kesin bir şekilde tespit etmesi imkanı yoktu. ABD tarafından yapılan açıklamada ise askerlerin herhangi bir zarar görmediği sadece maddi hasar meydana geldiği, askerlerin sığınaklara girmesi için yeterince vakit olduğu ifade edildi.

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi sonrasında oluşan sıcak havada yapılacak herhangi bir saldırıya çok sert karşılık vereceğini iddia eden ABD Başkanı Trump, İran'ın füze saldırılarında askerlerinin zarar görmediğini söyleyerek herhangi bir askeri karşılık vermeme, bunun yerine ekonomik yaptırımları daha da şiddetlendirme kararı aldı. Onun bu kararı vermesinin sebebi aslında saldırıya karşılık verilmesi ve olayların büyütülmesi durumunda bunun ABD için de külfetli sonuçlara yol açacağını görmesiydi.

Fakat ilginçtir ki ABD üslerine saldırıya karşılık verilebileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak alarm durumuna geçen İran hava güçleri aynı gecenin sabahında Ukrayna Havayolları'na ait bir yolcu uçağını Tahran yakınındaki İmam Humeyni Havaalanı'ndan kalkmasından kısa bir süre sonra düşürdü. Başlangıçta uçağın motor kazası sebebiyle düştüğünü iddia eden İran, uçağın füzeyle vurulduğunu ortaya çıkaran görüntülerin yayınlanması üzerine gerçeği itiraf etmek zorunda kaldı ve 11 Ocak Cumartesi sabahı yaptığı resmi açıklamada uçağın cruise füzesi zannedilerek kazayla düşürüldüğünü duyurdu. Bu olay İran'ın hava savunma sisteminin ve bu sistemde görevlendirilen elemanlarının başarısızlığını gün yüzüne çıkarması açısından ibret verici bir olaydı. Bu uçağın düşürülmesi sebebiyle içine düştüğü durumun İran açısından, ABD'nin askeri saldırısına maruz kalmaktan daha kötü sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkündür.