İslam Dünyasındaki Gelişmeler

Kasım 2019, Vuslat

Türkiye'den Fırat'ın Doğusuna Barış Pınarı Harekâtı

Türkiye uzun süreden beri Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'yle sınır olan şeritte ortalama 35 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulması için talepte bulunuyor ve ABD ile pazarlık yapıyordu. Bunu istemesinin iki önemli amacı vardı. Birincisi bölgeyi kontrol altına alan ve ABD tarafından da açıktan desteklenen PKK'nın Suriye yapılanmasını Türkiye sınırından biraz uzaklaştırmak; ikincisi de bu bölgede mülteci kampları kurulmasına imkân sağlamak suretiyle Türkiye'ye yerleşmiş Suriyeli mültecilerin bir kısmını buralara yerleştirmek.

Ancak Türkiye'nin talepleri ABD'nin işine gelmediği için sürekli erteliyordu. Çünkü ABD PKK'nın Suriye yapılanması ile Türkiye yapılanması arasındaki irtibatın kesilmemesini ve örgütün iki kanadının birlikte çalışmalarına imkan verilmesini istiyordu. Gerçi ABD bu konudaki niyetini izhar etmiyordu ve etmesi de beklenemezdi. Ancak Türkiye'nin güvenli bölge konusundaki taleplerini gündeme alma işlemlerini sürekli ertelemesinin bundan başka bir sebebinin olmadığı da bilinen bir gerçektir. Ayrıca gözden kaçmayan bir gerçek de ABD'nin o silahları sadece örgütün Suriye kanadı için vermediği, silahların bir kısmının kaçak yollarla Türkiye'ye sokulduğu ve buradaki terör eylemlerinde kullanıldığı idi.

ABD'nin talep ve teklifleri sürekli zamanın akışına bırakması karşısında Türkiye "gerekirse kendi göbeğimizi keseriz" diyerek Barış Pınarı Harekâtı adını verdiği bir silahlı operasyon başlattı. Bu operasyon karşısında dünyadaki bütün güç odaklarının Türkiye'ye karşı tavır alması dikkat çekti. Ancak Türkiye her şeye rağmen Irak hududuna kadar olan şerit üzerinde ortalama 30-35 km derinlikte bir güvenlik şeridi oluşturmak için bu alanı PKK militanlarından arındırıncaya kadar operasyonu sürdürmekte ısrarlı olduğunu ortaya koydu.

Operasyon karşısında sürekli çelişkili açıklamalarda bulunan, bazen Türkiye'nin endişesini haklı bulduğunu dile getiren, bazen Türkiye'ye çok sert bir şekilde tavır koyan ve şiddetli tehditlerde bulunan, bazen de niçin bu meseleyi kendilerine dert edindikleri konusunda kendi adamlarını hesaba çeken ABD Başkanı Trump çevresindeki adamların baskısıyla Türkiye'ye karşı bazı yaptırımlar uygulama yönünde adımlar attı. Ama yaptırım tehditlerinin de sonuç vermediğini ve Türkiye'nin operasyona devam etmesi durumunda PKK örgütünün ciddi kayıplar vereceğini ve sonunda "güvenli bölge" yapılması istenen alandan da çekilmek zorunda kalacağını görünce yardımcısı Mike Pence'i göndererek operasyonun durdurulması için Türkiye'yle masa başında görüşme zorunluluğu duydu. ABD'nin bu örgüt adına Türkiye'yle masaya oturması aslında onu kendisinin yönlendirdiğini ve sahiplendiğini ifşa etmesi anlamına geliyordu.

Yapılan uzun görüşmelerden sonra ABD, Türkiye'nin şartlarını büyük ölçüde kabul ederek, Fırat Nehri'nden Irak sınırına kadar uzanan 440 km. uzunluğundaki sınır şeridi üzerinde 32 km derinlikteki bir alanın PKK militanlarından arındırılması, buranın güvenli bölge haline getirilmesi, bu alandaki PKK militanlarının tüm mevzilerinin imha edilmesi, ağır silahlarının toplanması şartıyla Türkiye'nin operasyona 120 saat ara vermesi, bu sürenin bitiminde Türkiye'nin taleplerinin yerine getirilmesi durumunda da durdurulması üzere bir anlaşma sağlandı.

Tunus'ta Parlamento Seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin İkinci Turu

Tunus'ta geçtiğimiz ay içinde iki önemli seçim gerçekleştirildi. Birincisi 6 Ekim Pazar günü gerçekleştirilen parlamento seçimleri yani genel seçimler, diğeri ise 13 Ekim Pazar günü gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turuydu.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda beklenen performansı gösteremeyen ve gösterdiği aday Abdulfettah Moro'nun ikinci tura kalmasını sağlayacak miktarda oy alamayan Nahda (Diriliş) Partisi parlamento seçimlerinde birinci oldu.

Liderliğini İslam dünyasının yakından tanıdığı fikir adamı Raşid El-Gannuşi'nin yaptığı Nahda Partisi 217 üyeli parlamentoda 52 sandalye kazandı. İkinciliği alan Tunus'un Kalbi Partisi'nin aldığı sandalye sayısı ise 38 oldu. Üçüncü sırada parlamentoda 22 sandalye elde eden Demokratik Akım Partisi yer aldı. Ondan sonra 21 sandalye kazanan Onur Koalisyonu ittifakı yer aldı. Ondan sonra gelen Özgür Anayasa Partisi 17 sandalye kazandı. Halk Hareketi 16 sandalye kazandı. Başkanlığını iktidardaki hükümetin başbakanı olan Yusuf Eş-Şahid'in yaptığı Yaşasın Tunus Partisi ise 14 sandalye kazandı. Diğer partilerin ve bağımsız adayların kazandığı toplam sandalye sayısı ise 37'yi buluyor.

Birinci parti olması sebebiyle hükümeti kurma görevi de Nahda Partisi'ne verilecek. Ancak mevcut aritmetiğe göre bu partinin güvenoyu almaya yetecek bir koalisyon oluşturması biraz zor görünüyor. Seçimlerde ikinci sırada yer alan Tunus'un Kalbi Partisi, Nahda ile koalisyona girmeyeceğini muhalefette kalmayı tercih edeceğini açıkladı.

13 Ekim tarihinde gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci turunda anayasa profesörü Kays Said, medya patronu ve aynı zamanda parlamento seçimlerinde ikinciliği elde eden Tunus'un Kalbi Partisi'nin de genel başkanı olan rakibi Nebil El-Karuvi'ye büyük bir fark atarak oyların yüzde 73'ünü almak suretiyle zafer elde etti ve ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçildi. Nebil El-Karuvi eski diktatör Zeynelabidin bin Ali ile de ilişki içine girmiş ve laik kimliğine çok önem veren, İslamî yönelişten de rahatsız olan biri olarak bilindiğinden, seçimlerin birinci turunda elenen adayların birçoğu ikinci turda Kays Said'in desteklenmesi çağrısı yaptılar. Kays Said, halkın değerlerine ve kimliğine daha saygılı, olumlu bakış açısına sahip, Filistin davasını önemseyen ve siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesine de tepki gösteren biri olduğu için halktan daha geniş bir kitlenin desteğini elde edebildi.

İran İle Suudi Arabistan Arasında Gerginliği Azaltma Çabaları

Uzun süreden beri birbirlerine mesafeli duran İran ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler, 14 Eylül tarihinde Suudi Arabistan'ın milli petrol şirketi Aramco'ya ait tesislere saldırılar düzenlenmesi üzerine iyice gerginleşmişti. Bu saldırıları Yemen'de Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleriyle savaş halinde olan ve İran tarafından desteklenen Husi örgütü üstlenmişti. Ancak ABD, saldırının arkasında İran'ın olduğunu söylüyordu ve Suudi Arabistan da imha edilen teçhizatın İran'a ait olduğunu açıkladı.

Suudi Arabistan'ın dış işlerinden sorumlu devlet bakanı Adil Cubeyr, New York'taki BM Genel Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada saldırının arka planının araştırıldığını ve durumun netlik kazanmasından sonra diplomatik, ekonomik ve hatta askeri yollarla cevap verileceğini söyleyerek bir bakıma İran'a tehditte bulunmuştu. Fakat aradan fazla zaman geçmeden İran, kendilerine Suudi Arabistan'tan bir aracı ülke vasıtasıyla mektup ulaştığını söyleyerek Suud yönetiminin bir diyalog süreci başlatmak istediği iddiasında bulundu. Suudi Arabistan ise kendilerinin herhangi bir mektup göndermediklerini, yapılanın bir "kardeş Arap ülke"nin teşebbüsü olduğunu söyledi ancak ülkenin ismini vermedi. Fakat daha sonra Irak'ın yaptığı bazı açıklamalar bu ülkenin Irak olduğunu ortaya çıkardı.

Ardından Pakistan Başbakanı İmran Han önce İran'a sonra Suudi Arabistan'a ziyarette bulunarak iki ülke arasında olumlu bir diyaloğun sağlanması için kendisinin arabuluculuk yapabileceğini dile getirdi.

Bu girişimler Suudi Arabistan'ın BM Genel Kurulu'nda yaptığı tehditten sonra İran'la arasındaki gerginliği azaltmak ve bir diyalog süreci başlatmak için birilerinin devreye girmesini arzuladığını buna İran'ın da olumlu yaklaştığını gösteriyordu. Ama bunun arkasında duran sebep İran desteğindeki Husi örgütünün Suudi Arabistan açısından artık ciddi bir tehdit olmaya başlaması ve İran'ın da Husi kamuflajını kullanarak doğrudan tehdit oluşturacak girişimlerde bulunmasının ihtimal dışında olmamasıydı. Husi örgütünün Suudi Arabistan'ın Necran bölgesine büyük çaplı bir operasyon düzenlediğine ve çok sayıda Suud askerini esir aldığına dair görüntüler yayınlaması, Suud yönetiminin de bu konudaki iddiaları yalanlayamaması endişenin arkasında duran sebebi açıklayan bir gelişmeydi. ABD'nin Suudi Arabistan'a bazı küçük çaplı destek vaatleri de bu konuda Suud yönetimini tatmin edemedi.

Rusya Devlet Başkanı Putin'in Suudi Arabistan Ziyareti

Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin geçtiğimiz ay içerisinde, 12 yıl aradan sonra Suudi Arabistan'a bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretin tam da İran'la Suudi Arabistan arasındaki gerginliğin azaltılması ataklarının ve Pakistan Başbakanı İmran Han'ın Riyad ziyaretinin ardından gelmesi dikkat çekiciydi. Putin'in ziyareti Suudi Arabistan'ı memnun etti ve Rusya'yla birçok yatırım anlaşması imzalanmasına vesile oldu.

Lübnan Halkı da Meydanlara Çıktı

Sudan'da geçtiğimiz Aralık ayında başlayan halk ayaklanmasının ardından Cezayir, Mısır, Ürdün ve Irak'ta halkın meydanlara çıkması zihinlerde "İkinci Arap Baharı'nın rüzgarları mı esiyor?" sorusunun oluşmasına yol açmıştı. Bu kez halk hareketlerinde ekonomik sorunlar birinci etken olarak öne çıkıyordu. Ama nispeten özgürlük ve halkın yönetime iştiraki taleplerinin de bir payı olduğu söylenebilir. Birinci Arap Baharı'nda ise özgürlük ve yönetime iştirak talebi birinci etken sayılıyordu. Ayrıca birinci Arap Baharı'nda olaylar birden patlak vermiş, çok hızlı bir şekilde yayılmış, Suriye'de dış müdahaleler sebebiyle önünün tıkanması üzerine de dikta rejimlerinin çıkardığı ve karşı devrimler olarak nitelendirilen fitne hareketleri vasıtasıyla halkın kazanımlarının büyük bir kısmı geri alınmış, dikta yönetimlerinin devrildiği ülkelerden bazıları iç çatışmaların içine çekilmiş, Mısır da askeri darbe vasıtasıyla eskisinden daha kötü bir totaliter rejime geri dönmüştü. Bu sefer ki olayların ise eskisi kadar hızlı yayılmadığı, zaman zaman aksadığı ama halktaki memnuniyetsizliğin, rahatsızlığın devam ettiği görülüyor.

Irak'ta gösterilere Şii inancına göre düzenlenen Erbain törenleri sebebiyle ara verildiği sırada Lübnan'da birtakım ekonomik sıkıntılar ve iletişime getirilen yeni vergiler özellikle de whatsappta sesli görüşmenin paralı hale getirilmesi halkın meydanlara çıkmasına, hükümetin istifasını talep etmesine neden oldu. Zaten istikrarsız bir siyasi yapıya sahip olan Lübnan'da mevcut hükümetin kurulması ancak uzun pazarlıkların sonunda mümkün olabilmişti. Bu hükümetin gitmesinin ülkeyi bir kaosa sürekleyeceğini düşünenler hükümetin istifa etmemesi, halkla anlaşma yapılması için fakirleri zorlayan vergilerin kaldırılması ve yeni vergiler konmaması çağrısında bulundular. Fakat ağır bir borç yükü altında olan Lübnan'ın ulusal gelirlerle borçlarının faizlerini bile ödemesi çok zor görünürken, dış destek olmadan nasıl belini doğrultacağı, halkına nasıl bir müreffeh hayat sunabileceği de ülkenin yönetimine ortak olan bütün siyasi oluşumların liderlerini düşündüren bir konu.