İslam Dünyasındaki Gelişmeler

Ekim 2019, Vuslat

Afganistan'da ABD ile Taliban Arasındaki Barış Görüşmelerine Son Verilmesi

ABD'nin, 11 Eylül 2001'de El-Kaide örgütü tarafından düzenlenen ve New York'taki ikiz kuleleri ve ABD Savunma Bakanlığı'nın karargâhı durumundaki Pentagon'u hedef alan saldırılardan sonra başlattığı Afganistan işgali devam ediyor. Bu işgalin sonlandırılması için son aylarda Katar'ın başkenti Doha'da Taliban temsilcileriyle ABD'li yetkililer arasında masabaşı görüşmeler sürdürülüyordu. ABD Başkanı Trump da artık Afganistan'daki işgal güçlerini çekmeye istekli olduğunu izhar eden birtakım açıklamalar yapmıştı. Bu konuda tam anlaşmanın kenarına yaklaşıldığına dair intibalar edinildiği sırada ABD Başkanı Trump, 6 Eylül tarihinde Kabil'de, içlerinde bir Amerikan askerinin de bulunduğu on bir kişinin ölümüne neden olan saldırının gerçekleştirilmesini gerekçe göstererek Taliban'la görüşmeleri durdurduğunu açıkladı.

Normalde henüz herhangi bir anlaşma veya ateşkes sağlanmadığı için Afganistan'da olayların devam ettiği sırada böyle bir olayın vuku bulmasını gerekçe gösteren Trump'ın böyle keskin bir karar almasında başka etkenlerin olduğunu söyleyen yorumcular da oldu.

Taliban daha sonra yaptığı açıklamada böyle bir karardan birinci derecede ABD'nin zarar göreceğini dile getirdi. Taliban bir yandan da Trump'ın görüşmeleri yeniden başlatmak istemesi durumunda kapılarının açık olduğunu dile getirdi.

Trump, Afganistan'daki askerlerini çekerken burada ABD'nin siyasi çıkarlarını garanti edecek kadronun iktidardaki gücünü korumasının garanti edilmesini istiyordu. Zaten bir sonraki aşamada görüşmelere onları da dâhil etmeyi ve pazarlıkları birlikte yapmayı planlıyordu. Bir sonraki aşamada da görüşmeler Katar'ın başkenti Doha'da değil ABD'nin Camp David kentinde yapılacaktı. Ancak bu aşamada ele alınacak konularla ilgili Taliban'la ABD arasında bir ön ittifak sağlanamadığı, Taliban'ın kendisinden istenenleri kabul etmeye yanaşmadığı bu yüzden de Trump'ın Kabil'deki olayı gerekçe göstererek görüşmeleri durdurduğu tahmin ediliyor.

Kabil'de ABD ile işbirliği içinde çalışan ekibin de Afganistan'da kendilerinin iktidarla ilgili taleplerinin yerine getirilmesi konusunda bir güvence verilmeden Taliban'la anlaşma sağlanmasına ve Amerikan işgal askerlerinin tamamen çekilmesine sıcak bakmadıkları haber kaynaklarında dile getirildi.

Fakat Afganistan'da işgal askerleri bulundurmak ABD açısından hem bir külfet hem de bir risk oluşturmaktadır. Dolayısıyla Afganistan meselesini çözümsüz veya kendi haline bırakmayı tercih edeceğini de sanmıyoruz. Bizim tahminimize göre Trump'ın şimdilik görüşmeleri durdurmasının amacı kendisiyle işbirliği içindeki siyasi kadronun iktidar ortaklığı konusunda güçlü garantiler verilmesini sağlamaktır. O yüzden belli bir aşamadan sonra Taliban'la yeniden masabaşı görüşmelerini başlatma önerilerini dikkate alma ihtiyacı duyması kuvvetle muhtemeldir.

Sudan'da Geçiş Süreci Anlaşmalarının İmzalanması ve Geçiş Dönemi Hükümetinin Kurulması

Sudan'da askeri darbeyi gerçekleştiren ekiple sivil eylemleri organize eden Özgürlük ve Değişim Güçleri Birliği (ÖDGB) arasında geçiş sürecinin mahiyetiyle ilgili 3 Ağustos 2019'da nihai bir taslak üzerinde anlaşma sağlandı. Bu anlaşmanın ilk şekli de 4 Ağustos'ta imzalandı ve adına da "Anayasa Deklarasyonu" dendi. Daha sonra buna Siyasi Deklarasyon da eklenerek dünyanın değişik ülkelerinden üst düzey yöneticilerin davet edildiği bir törenle 17 Ağustos'ta iki taraf arasında imzalanarak geçiş süreci fiilen başlatıldı.

Anlaşmaya göre geçiş süreci 39 ay sürecek. Bu süreç içinde devletin üst kademesinde üç meclis bulunacak. Bunların birincisi 11 üyeli Devlet Başkanlığı Konseyi. Bu konseyin 5 üyesi cuntacılar, 5 üyesi ÖDGB tarafından, 1 üyesi de iki tarafın ittifakıyla yine sivillerin arasından tayin edildi. Başkanı ise ilk 21 ayda askerlerden sonraki 18 ayda sivillerden olacak.

İkinci meclis Bakanlar Kurulu yani hükümet. Hükümeti oluşturma görevi 21 Ağustos'ta Abdullah Hamduk'a verildi. O da 5 Eylül akşamı hükümet üyelerini resmen açıkladı.

Üçüncü meclis olan Yasama Meclisi yani parlamento ise geçiş sürecinin başlatılmasından sonraki üç ay içerisinde belirlenecek.

Not: Aylık Ribat dergisinin Ekim 2019 sayısı için yazdığımız dosyada Sudan'daki geçiş süreci ve geçiş dönemi hükümeti hakkında ayrıntılı bilgilere yer verdik.

Suriye'de Güvenli Bölge Tartışması ve Devam Eden Saldırılar

Suriye'de bir yandan güvenli bölge oluşturulması için çalışmalar sürdürülürken bir yandan da Baas rejimi güçlerinin ve onlara destek amacıyla Suriye'de bulundurulan İranlı ve Rus işgal güçlerinin saldırıları devam ediyor.

Türkiye, yurtlarından çıkarılmış Suriyeli mültecilerin en azından bir kısmının geri dönebilmesi ve onların kendilerine saldırı düzenlenmeyeceğinden emin olabilmeleri için Suriye'nin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulması konusunda ısrar ediyor. Fakat daha önce İdlib'le ilgili saldırmazlık anlaşmalarına uyulmaması ve bu bölgeye yönelik yoğun saldırılar devam etmesi sadece İran ve Rusya ile ittifak sağlayarak oluşturulacak güvenli bölgenin gerçekte güvenli bölge olamayacağı, buranın yine tehdit altında olacağı şüpheleri oluşturuyor.

Baas rejimi ve işgal güçleri her ne kadar zaman zaman göstermelik bir şekilde ateşkes ilan etseler de İdlib'e yönelik saldırılar düzenlemeye ve burayı Halep'te yaptıkları şekilde yavaş yavaş sıkıştırma stratejisi uygulamaya devam ediyorlar.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet de İdlib'in merkezine ve kırsal bölgelerine yapılan saldırılarda çok sayıda sivilin hayatını kaybettiğini dile getirdi. Bachelet, yeni öğretim yılının başlaması münasebetiyle yaptığı açıklamada İdlib ve çevresine yönelik saldırılarda okulların yarıya yakın bir kısmının yıkıldığına dikkat çekerek mevcut okulların kapasitesinin bu bölgedeki öğrencilerin ancak yüzde ellisine yetebileceğini dile getirdi. Üstelik saldırıların devam etmesi sebebiyle bu okulların da güvence altında olmadıklarına dikkat çekti. Baas ve işgal güçleri can kaybının çok olması için okul ve hastane gibi kalabalıkların bulunduğu bina ve merkezleri özellikle hedef alıyorlar.

İdlib'e yönelik saldırıların devam etmesinin bu bölgede yeni bir göç dalgasına neden olacağı ve bu göç dalgasını artık Türkiye'nin kaldırmasının mümkün olmadığı dolayısıyla gelen mültecilerin Avrupa ülkelerine geçmesi için sınırları açmak zorunda kalabileceği de açıklamalarda dile getirildi.

Tunus'ta Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Tunus'ta cumhurbaşkanı Baci Kaid Es-Sibsi'nin hayatını kaybetmesi sebebiyle erkene alınan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu 15 Eylül Pazar günü gerçekleştirildi. İkinci tura kalması kuvvetli bir ihtimal olarak görülen Nahda Partisi adayı Abdülfettah Muru %12.9 oranında oy aldığı için sıralamada üçüncü oldu ve ikinci tura kalamadı. İkinci tura kalanlar anayasa hukuku profesörü ve liberal muhafazakâr kesimden sayılan Kays Said ile laik ve Batıcı görüşleriyle öne çıkan aynı zamanda eski diktatör Zeynelabidin bin Ali'yle de iyi ilişkiler içinde olduğu bilinen medya patronu Nebil El-Karuvi oldu. El-Karuvi birtakım yolsuzluklar ve para aklamaları suçlamalarından dolayı hapiste olduğu için onun propaganda faaliyetlerini eşi yürütmüştü. Onun öne çıkmasında elindeki medya araçlarının sunduğu imkânların da önemli rolü olduğu tahmin ediliyor.

Seçimlerin ikinci turunda Kays Said'in diğerine göre daha şanslı olduğu düşünülüyor. Çünkü ikinci tura kalamayan adayların birçoğu ikinci turda onu destekleyeceğini açıkladı. Aynı zamanda onun tavırlarının ve görüşlerinin halkın değerlerine Nebil El-Karuvi'ye nispetle daha yakın olduğu düşünülüyor. Ancak El-Karuvi'nin elindeki medya araçları bu kez de önünde önemli bir avantaj ve imkan olarak duruyor.

Suudi Arabistan'ın Petrol Tesislerinin Vurulması

ABD'nin İran'a yeniden ambargo uygulama kararı alması ve Trump'ın bu ülkenin petrol satışının sıfıra düşmesi için çalışacaklarına dair açıklamalarda bulunması üzerine İran, kendilerinin petrollerini satamamaları durumunda bölgedeki diğer ülkelerin de petrollerini satamayacakları tehdidinde bulunmuştu. Bu tehdit genellikle İran'ın Hürmüz Boğazı'nın kullanımını engellemeye kalkışma planı olarak değerlendirildi. Ancak İran'ın bu boğazın kullanılmasını engelleme imkânı yoktu. Fakat Yemen'de desteklediği Husi örgütünü, bölgede petrolün nakliyesi ve üretimi konusunda bir tehdit aracı olarak devreye sokması imkânı vardı.

14 Eylül Cumartesi günü Suudi Arabistan'ın, Amerikalıların da ortak olduğu milli petrol şirketi Saudi Aramco'nun iki büyük tesisine silahlı insansız hava araçlarıyla arka arkaya saldırılar düzenlendi ve bu tesisler büyük zarar gördü. O yüzden Suudi Arabistan petrol üretimini yüzde elli oranında azaltmak zorunda kaldı.

Saldırıyı İran'ın desteklediği ve Yemen'de hakimiyet savaşı veren Husi örgütü üstlendi. Suudi Arabistan, Yemen'de oluşturduğu Körfez Koalisyonu ile bu örgüte karşı savaş verdiğinden onun da bu ülkenin tesislerine saldırması tabii bir olay olarak lanse edildi. Ancak ABD saldırının Yemen tarafından değil Irak veya İran tarafından gerçekleştirildiğini ve saldırının arkasında İran'ın bulunduğunu iddia etti. İran ise bu konudaki suçlamaları reddederek saldırıyı Husi örgütünün tamamen kendi imkânlarıyla gerçekleştirdiğini ileri sürdü.

Aslında Husi örgütünün bu saldırıları tamamen kendi imkânlarıyla gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını ABD de, Suudi Arabistan da, İran da biliyor. Saldırı gerçekten Husi örgütü tarafından gerçekleştirildiyse de yine İran'ın sunduğu imkân ve araçlarla gerçekleştirilmiştir. Fakat Husi örgütünün burada bir maske olarak kullanılmış ve saldırının doğrudan İran tarafından gerçekleştirilmiş olduğu da iddia ediliyor ve ABD'nin iddiası bu yönde.

Bu gelişmeler doğal olarak İran'ın "eğer biz petrolümüzü satamazsak bölgedeki diğer ülkeler de petrollerini satamazlar" tehdidini akla getiriyor.

Suudi Arabistan Zindanlarındaki Filistinliler

Avrupa Akdeniz İnsan Hakları Gözlemevi, Suudi Arabistan'da yaşayan veya bu ülkeye ziyarette bulunan 60 Filistinlinin kayıp olduğunun tespit edildiğini açıkladı. Bu insanların Suudi Arabistan'ın zindanlarında tutulduğu tahmin ediliyor ve ailelerine nerede, hangi şartlarda yaşadıkları hakkında herhangi bir bilgi de verilmiyor.

Suud yönetiminin Filistinliler karşısında sergilediği tutum bu ülkenin siyonist işgal rejiminin bir jandarması gibi çalıştığını gözler önüne seriyor.

Suudi Arabistan'da zindanda tutulan Filistinliler arasında otuz yıldan beri Cidde'de ikamet eden ve yirmi yıldan beri de Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas)'ın Suudi Arabistan'la ilişkilerini takip eden, 81 yaşındaki Dr. Muhammed El-Hudari ile onun oğlu Hani El-Hudari de var. Hamas bu konuda yaptığı açıklamada, Dr. El-Hudari'nin 4 Nisan 2019'dan beri gözaltında tutulduğunu, diplomatik girişimlerden sonuç alınması beklentisiyle konuyu kamuoyu gündemine taşımadıklarını ancak yaptıkları tüm girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine konu hakkında bir açıklama yapmak zorunda kaldıklarını dile getirdi.