Zulme Karşı Dik Durabilen Bir Lider: Muhammed Mursi

Temmuz 2019, Vuslat

Kur'an-ı Kerim'de Firavun ile kastedilen Hz. Musa dönemindeki Mısır kralıdır. Ancak bu, Mısır'da belli bir dönem krallara verilen ünvandı. Hz. Musa (a.s.) döneminde Mısır'a hükmeden Firavun'un hangisi olduğu hakkında ise farklı görüşler bulunduğundan kesin bir isim verilemiyor.

Burada esas olan Firavun kavramının Kur'an-ı Kerim'deki tanımlamayla önümüze koyduğu kimliktir. O da yeryüzünde büyüklenen, kendini hükmettiği ülkenin sadece yöneticisi değil aynı zamanda ilahı olarak gören, dolayısıyla kimsenin kendisini yaptığı zulüm ve haksızlıklardan dolayı sorgulama hakkının olamayacağını, çünkü kendisinin üstünde birinin bulunmadığını düşünen iyice azgınlaşmış, mütekebbir bir diktatör kimliğidir.

Bugün Mısır halkına hükmetmek için silahın gücünü ve sınır tanımayan şiddeti kullanmakta tereddüt etmeyen Abdülfettah Sisi'nin de böyle bir sınır tanımayan aşırılık ve tekebbür içinde olduğunu görüyoruz.

Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şu vurgular yapılır:

"Şüphesiz Firavun yeryüzünde iyice büyüklenmişti ve o çok aşırı gidenlerdendi." (Yunus, 10/83)

Hüsni Mübarek'in devrilmesinden sonra benzer bir diktatörlüğü ülkeye yeniden hâkim kılabilmek için askerî darbe gerçekleştiren Sisi, insanları namaz esnasında öldürebilecek, süt dönemindeki bebekleri anneleriyle birlikte vurabilecek, camilerin içine bombalar atacak, gözaltına alınanları hapishaneye nakletme esnasında kirli bir oyunla saldırı düzenlenmesini sağlayarak topluca imha edecek kadar aşırı gitmiştir.

"Doğrusu Firavun (bulunduğu) yerde büyüklenmiş ve oranın ahalisini gruplara ayırmıştı. Onlardan bir kitleyi zayıf düşürüyor (eziyor), onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı." (Kasas, 28/4)

Mısır'daki cunta lideri aynı şekilde ülke halkını gruplara ayırıp bazılarının ceplerine para koyarken ellerine de baltalar vererek kendisine karşı çıkanları, birazcık vicdan sahibi olanların bakmaya tahammül edemediği korkunç metotlarla katlettirdi. Üstelik bugünkü Firavun, Hz. Musa (a.s.) dönemindeki gibi erkekleri öldürüp kadınları sağ bırakmıyor, daha ileri giderek keskin nişancılara kadınları da bilhassa öldürtüyor. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen Firavun kadınların tehlike olmadığını düşündüğü için onlardan korkmuyordu. Bugünkü her ne kadar yeryüzünde büyüklense de kadınlardan dahi fena halde korkuyor.

"Kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı." (Sad, 38/12)

Kur'an-ı Kerim'in iki yerinde Firavun'dan "kazıklar sahibi (zu'l-evtad)" diye söz edilir. Siyasi muhaliflerini cezalandırmada kullandığı kazıklara sahip olmasının kastedildiği bildirilir. Firavun Sisi de darbe şartlarını hazırlama aşamasında muhaliflerini imha etmek amacıyla oluşturduğu çete elemanlarının eline baltalar verdi. Suriye Firavunu Beşşar Esed'in Şebbiha çetelerinin Mısır modeli olan baltacılar insanlara balta, kama vs. türünden kesici aletlerle saldırdıkları için böyle adlandırılmışlardı. Dolayısıyla geçmişteki kazıklar sahibi Firavun'la halkın üzerinde gayri meşru bir yönetim kurabilmek için darbe yapmak amacıyla sokağa saldığı fitnecilerin eline baltalar, kamalar veren Firavun arasında fark olmadığını sanıyoruz. Belki bugünkü vahşette daha ilerdedir. İktidarı gasp ettikten sonra cezaevlerinde uyguladığı işkenceler kazıklar sahibi Firavun'un yaptıklarından geri kalmıyor.

"Firavun kavminin içinde seslenip dedi ki: "Ey kavmim! Mısır'ın hükümranlığı ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Ya da ben şu zavallı, neredeyse söz anlatamayacak durumda olan kişiden daha iyi değil miyim?" (Zuhruf, 43/51-52)

Mısır'daki mevcut cunta liderinin, onun arkasında duran ve Hüsni Mübarek dönemindeki zulüm rejimini geri getiren hatta zulümde çok daha ileri giden dikta kalıntılarının darbelerinin arka planına baktığımızda sahip oldukları güç ve çıkar kaynaklarını kaybetme korkusunun büyük rol oynadığını görürüz. Bugün şiddete başvurarak ülkeye hükmetmeye çalışan ordunun ülke ekonomisinin önemli bir kısmını elinde tuttuğu ve bu imkânların birçoğunu meşru olmayan yollardan elde ettiği biliniyor. İşte bu cuntacı kadro "şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi?" diyerek halkın sadece kendisinin köle ve hizmetçileri olduğunu düşünüyor. "Hayır" diyenleri ise kendilerini ifade etmekten bile aciz zavallılar olarak görüyor.

Mısır'da halkın Firavun rejimine karşı başkaldırmasından sonra gerçekleştirilen devrimin ardından bir değişim sürecine girildi. Bu süreçte Mısır tarihinin ilk ve tek özgür seçimi olarak tanımlanabilecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halk Müslüman Kardeşler'in adayı olan Muhammed Mursi'yi seçti.

Muhammed Mursi aslında çok zor bir sorumluluğu yükleniyordu. Çünkü Mısır'da her ne kadar bir halk devrimi gerçekleştirilmiş idiyse de devletin en önemli kurumları yine eski dikta rejiminin kalıntısı durumundaki kadroların kontrolündeydi. Dolayısıyla Mursi'nin ülkede köklü bir değişiklik yapması için kendisine destek verecek bir kadro oluşmuş değildi.

Diğer yandan gerek bölgesel güçlerin ve gerekse küresel güçlerin Mısır'da başlatılan değişim sürecinden rahatsız oldukları, bunun önüne geçmek için ellerindeki bütün imkanları değerlendirmek istedikleri çok belliydi.

Mursi'nin cumhurbsaşkanlığını devralmasından hemen sonra da Mısır halkının kazanımlarının geri alınması için fitne hareketi başlatıldı.

Mısır'daki fitne savaşında "Baltacı hareketi" adı verilen bir kabadayılar grubu kullanıldı. Yeni yapılanmada halkın oylarıyla iktidara gelen kadronun yıpratılması amacıyla yapılan yayınlarda söz konusu hareketin ortalığı karıştırmasıyla ilgili kamuoyuna yansıtılan bilgiler ve yapılan yorumlar gerçekleri yansıtmaktan son derece uzaktı. Çünkü her şeyden önce yeni kadronun daha herhangi bir çalışma yapmasına, doğru mu yoksa yanlış mı yapacağına dair bir intiba edinmeye yetecek kadar bile kendini ortaya koymasına fırsat verilmeden fitne hareketi devreye sokulmuştu. Üstelik olayları bağımsız olarak izlemeye ve gelişmeler hakkında doğrudan bilgi edinmeye çalışan araştırmacılar meydanlara çıkarılan kabadayıların kime karşı çıktıklarını ve neyi reddettiklerini bile bilmediklerine bizzat şahit olmuşlardı. Örneğin eli sopalı kabadayıların bazılarının yeni yönetime tepkilerini dile getirirken Hasan el-Benna'yı suçladıklarını yani devletin başında onun bulunduğunu sandıklarını ortaya koyan görüntüler medya organlarına yansıdı. Bunun gibi daha birçok gariplik Baltacı fitnesinde kullanılanların uzaktan kumanda edildikleri üzerinde herhangi bir şüpheye mahal bırakmıyordu.

Baltacı fitnesinin amacı Mursi'yi sahadan çekilmeye zorlamaktı. Ancak o direnerek ülkede yeniden yapılanmayı başlatmak için ısrarlı olduğunu ortaya koydu.

Bunun üzerine 30 Haziran 2013'te geniş çaplı bir gösteri planlandı. Bu gösteriye ülkenin İslâmî kimliğe doğru kaymasından memnun olmayan bütün kesimlerin katılmasının sağlanması isteniyordu. Arzu edilen kalabalığın oluşması durumunda cumhurbaşkanı sarayına baskın düzenlemesi ve onun ayaklanan kalabalık tarafından görevden alınması planlanmıştı. Devletin kolluk güçlerinin en üst düzey yetkilileri de böyle bir baskında cumhurbaşkanlığı sarayını koruma niyeti taşımadıklarını önceden açıkladılar. Fakat istenen kalabalık oluşmadığı gibi niyetler önceden belli edildiği için gönüllü bir kitle cumhurbaşkanlığı sarayını korumayı başardı.

30 Haziran planının başarısız kalması üzerine fitne savaşını organize edenlerle işbirliği içinde olan Genelkurmay Başkanı General Abdülfettah Sisi bir ültimatom yayınladı ve bu ültimatomu gerekçe edinerek 3 Temmuz 2013'te gerçekleştirdiği askerî darbeyle yönetime el koydu. Cumhurbaşkanı Mursi başta olmak üzere birçok devlet yetkilisini de tutuklattı.

Suudi Arabistan ve Kuveyt başta olmak üzere bölgedeki bütün Arap dikta rejimlerinin darbeyle birlikte adeta kendi gelecekleri garantiye alınmış gibi heyecana kapılmaları, cuntaya destek amacıyla büyük miktarlarda yardım taahhütlerinde bulunmaları, Mursi döneminde kestikleri petrolün vanalarını hemen açmaları, hatta benzin istasyonlarındaki kuyrukların son bulması için hızla petrol gemilerini harekete geçirmeleri aylardan beri Mısır'ı uğraştıran Baltacı fitnesinin arkasındaki ellerin kimlere ait olduğu hakkında fikir veriyordu.

Sadece bölgedeki dikta rejimleri değil Batılı güçler de iki yüzlü politikalarını uygulayarak askerî cuntaya destek verdiklerini ortaya koydular. ABD, renkleri bile şaşırmış gibi, Mısır ordusunun gerçekleştirdiği askeri darbeyi darbe olarak nitelendirmek istemiyordu. Çünkü onun çıkarlarına ve hesaplarına hizmet eden her hareket iyilik, onun kuyruğuna basan her hareket de suç sayılmalıydı. İsrail işgal devleti ise kendini büyük bir kâbustan çıkmış gibi rahatlama içinde hissediyordu.

Ama Mısır halkı razı değildi ve ne pahasına olursa olsun diktaya karşı verdiği mücadelede kazandığı zaferi korumak istiyordu. Onun için yeniden büyük kalabalıklarla meydanları doldurarak "Defol ey Sisi! Bizim başkanımız Mursi'dir!" diye sloganlar atmaya başladı. Başlangıçta nispeten yumuşak davranan cunta ise daha sonra şiddete başvurarak eylemleri dağıtmaya, halkın direnişini bastırmaya çalıştı. Halkın bu şiddet karşısında kararlılığını koruduğunu görmesi üzerine de katliamlar gerçekleştirmekten çekinmedi. Bunların en korkuncu da 14 Ağustos 2013 tarihinde bir sabah namazı vaktinde gerçekleştirilen Rabiatu'l-Adeviyye Meydanı katliamıdır. Muhalif hareketlerin verdiği bilgilere göre katliamda en az 2200 kişi öldürüldü, binlercesi de yaralandı. Öldürülenler arasında Müslüman Kardeşler'in bazı ileri gelenleri ve çocukları da vardı. Bu hareketin ileri gelen şahsiyetlerinden Muhammed Bilteci'nin kızı ve cuntaya karşı kitlesel mücadelenin sembol ismi haline gelen 17 yaşındaki Esmâ Bilteci de bu saldırıda şehit edildi.

Cunta tarafından hapse atılan Muhammed Mursi kararlı duruşundan taviz vermeyerek Mısır'ın meşru cumhurbaşkanının kendisi olduğunu darbenin ve darbe ile iş başına gelenlerin gayri meşru olduğunu her fırsatta dile getirdi.

Bütün baskılara ve zorlamalara rağmen zulüm güçleri karşısında eğilmeyen Mursi çeşitli işkencelere ve eziyetlere maruz bırakıldı. Sonunda 17 Haziran 2019 tarihinde mahkemede duruşma esnasında baygınlık geçirdi. Bu olayda zalimlerin yirmi dakika süreyle ona hiçbir müdahalede bulunmamaları bu olayın planlı bir suikast olması ihtimali hakkındaki şüpheleri artıran bir gelişme olmuştur.

Mursi bu baygınlığın ardından hayatını kaybetti. Zulüm güçleri onun kalp krizi sonucu öldüğünü açıkladılar. Ancak ölümünün planlı bir suikast olması ihtimal dışında değildir. Öyle olmasa bile Mısır'daki cunta rejimi ona sürekli işkence ederek ve hastalığından dolayı tedavi edilmesini engelleyerek onu sistemli bir şekilde ölüme itmiştir. Dolayısıyla o zulüm rejiminin kasıtlı uygulamaları sonucu hayatını kaybetmiştir. Bu itibarla zulüm güçleri ona karşı kasıtlı bir suikast gerçekleştirmişlerdir. Ama o zulüm güçleri karşısında kesinlikle eğilmeyerek ve onların pazarlık tekliflerini asla kabul etmeyip gayrimeşru cuntayı sürekli reddederek örnek bir mücadele sergilemiştir. Yüce Allah'tan onu şehit olarak haşretmesini diliyoruz. Allah mekanını cennet eylesin.