Bahreyn Ekonomik Çalıştayı

27 Haziran 2019 Perşembe, Yeni Akit

Siz bu yazıyı okurken ABD'nin çağrısıyla Bahreyn'in başkenti Manama'da "Refah için barış" sloganıyla düzenlenen ekonomik içerikli çalıştay tamamlanmış olacak. Ancak biz bu yazıyı yazarken henüz devam ediyordu.

Çalıştay 25-26 Haziran tarihlerinde gerçekleştirildi. Kullanılan slogandan da anlaşıldığına göre bu çalıştayla Filistinlilere "eğer ekonomik refah istiyorsanız topraklarınız üzerindeki siyonist işgali kabul edin ve buna hiçbir şekilde itiraz etmeyin" mesajı verilmek isteniyor.

"Bahreyn Konferansı" olarak da isimlendirilen ekonomik çalıştay ABD Başkanı Donald Trump'ın çağrısıyla, onun baş danışmanı ve yahudi damadı Jared Kushner'in gözetiminde, Suudi Arabistan'ın öncülüğünde ve Bahreyn'in ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Bahreyn'in Suudi Arabistan'ın bir arka bahçesi olduğunu ve başındaki dikta rejiminin de onun verdiği destekle ayakta durduğunu, bu ülkede rejime karşı başkaldırı olması üzerine Suudi Arabistan'ın denizin üzerine inşa ettiği köprüden tanklar geçirerek doğrudan müdahale ettiğini ve bu yolla Bahreyn'deki krallığı halkın başkaldırısına karşı koruduğunu hatırlatalım.

Suudi Arabistan ise Yüzyılın Anlaşması olarak piyasaya sürülen komplonun hayata geçirilmesi için ABD tarafından birinci destekçi ülke olarak belirlenmiş, anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda onun her türlü yardımı yapması istenmişti. Dolayısıyla Suud yönetimi kendisi için belirlenen görevin gereğini yerine getirerek arka bahçesi durumundaki Bahreyn'in söz konusu anlaşmanın ekonomik ayağını oluşturan çalıştaya ev sahipliği yapmasını sağladı. Dolayısıyla çalıştaya her ne kadar Bahreyn ev sahipliği yapıyor olsa da ABD Başkanı Trump'ın talimatlarının yerine getirilmesi için asıl görevlendirmeyi ve yönlendirmeyi yapan İslam dünyasında yüzyılın en büyük ihanetçisi durumundaki Suudi Arabistan'dır.

Bu çalıştay, her şeyden önce ABD'nin Suudi Arabistan'ı ziyareti esnasında verdiği "artık bu ilişkileri perdenin arkasından perdenin önüne taşımanız gerekiyor" şeklindeki talimatının yerine getirilmesi için düzenlenmektedir. Trump'ın kastettiği ilişkiler elbette ki siyonist işgal rejimiyle ilişkilerdi. Onun sözü perdenin arkasında zaten ilişkilerin devam ettiğinin de bir ifşası anlamı taşıyordu. Başta o zaman Trump'ı misafir eden Suudi Arabistan olmak üzere Arap dünyasındaki ihanet rejimleri onun bu ifşası karşısında sessiz kalmayı tercih ederek perdenin arkasında zaten ilişkilerin mevcut olduğunu dolaylı yoldan itiraf etmiş oldular. Biz Trump'ın ifşasından ve Arap dünyasındaki ihanet rejimlerinin de dolaylı itiraflarından önce bu gerçeği gündeme taşımış ve yazılarımızda dile getirmiştik.

Trump'ın verdiği talimattan sonra perdenin arkasındaki ilişkilerin perdenin önüne taşınması için yeni bir süreç başlatıldı. İşte Bahreyn Çalıştayı da bu sürecin en önemli faaliyetini oluşturmaktadır. Bu toplantıyla, ABD'nin talimatları doğrultusunda siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda atılacak adımların bir programa bağlanması ve bir gerekçeye dayandırılması amaçlanmaktadır.

Çalıştayın asıl amacı Filistin davası için hazırlanan yüzyılın komplosunun ekonomik zemininin oluşturulması için bir ön hazırlık yapmaktır. "Refah için barış" denirken, barış ile kastedilen huzur ve barış içinde yaşamak değil siyonist işgalin resmen tanınması, Kudüs üzerindeki gayri meşru işgalin meşrulaştırılması ve bu şehrin işgal rejiminin başkenti olarak tanınmasına itiraz edilmemesi, yurtlarından çıkarılmış Filistinlilerin yurda dönüş haklarından da vazgeçilmesi kastediliyor. Yani Filistinlilere "eğer siz ekonomik refah istiyorsanız bütün bunları kabul etmek zorundasınız" deniyor. Ama tabii burada refah denirken gösterilen de bir seraptır. Bunu izah etmeye inşallah müteakip yazımızda devam edelim.

Hakları gasp ederek refah satmak

28 Haziran 2019 Cuma, Yeni Akit

Bahreyn'de "refah için barış" sloganıyla düzenlenen ekonomik çalıştayda sözü edilen refahın gerçekte bir serap olduğuna dünkü yazımızda işaret etmiştik. Bunu siyonist işgal rejiminin ve onun arkasında duran ABD'nin Filistin'e karşı şimdiye kadar izlediği politikalardan biliyoruz.

Yine ABD'nin öncülüğünde 1993'te imzalanan Oslo İlkeler Anlaşması'na bağlı olarak da Filistin'e önemli vaatlerde bulunmuşlardı. Vadedilenler karşılığında FKÖ'den İsrail'i tanımasını ve gerçekleştirmiş olduğıu işgali meşru kabul etmesini istemişlerdi. FKÖ ne yazık ki onların taleplerini kabul etti. Vadedilenlerin ise hiçbirini elde edemedi. Filistin halkı bugün, 1993'te Oslo İlkeler Anlaşması'nın imzalanmasından öncekine nispetle daha zor şartlarla karşı karşıyadır. Filistin'deki İslamî direnişin ve işgali meşru kabul etmemekten yana olan diğer direniş gruplarının o zaman da tercihi siyonist işgalin hiçbir şekilde kabul edilmemesi ve özgürlük için mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesiydi.

Oslo İlkeler Anlaşması'nın imzalanmasından sonra geçen 26 yıllık süreç, siyonist işgal rejimi ve onun arkasında duran küresel güçlerin Filistin halkına vaatlerinin sadece bir seraptan ibaret olduğunu ispat etmiştir. Aynı delikten ikinci kez ısırılmamak gerekir.

İkinci olarak, bugün Filistin halkından meşru haklarından tamamen vazgeçmesi ve bu haklarının gasp edilmesini onaylaması isteniyor. Böyle bir şeyi kabul etmesi durumunda ABD'nin ve işbirlikçi Arap ülkelerinin Filistin topraklarına yatırımı teşvik edecekleri, yeni iş imkanları oluşturacakları böylece Filistinlilerin de refaha kavuşacakları söyleniyor. Hakları gasp edilen bir kimsenin refaha kavuşması mümkün müdür? Vatanı işgal edilecek, özgürlüğü elinden alınacak, gayri meşru işgali tanıyacak, bu işgale mahkum olacak, işgalcinin merhametine sığınmak zorunda kalacak sonra da kendisine iş imkânı sağlandığı için refaha kavuşacak. Böyle bir şey mümkün müdür? Böyle bir iddiada bulunulması saçmadır. Vatanı ve hakları gasp edilen insanın ülkesine yapılacak yatırımlar zaten kendisi için değil o ülkeyi işgal eden için yapılacak yatırımlardır. Esaret altında iş imkanı sunulmasıyla da refaha kavuşulamaz.

Üçüncü olarak siyonist işgalci ve onun arkasında duran küresel emperyaliztm ile onun jandarmalığını yapan ihanetçiler yine bilinen politikalarını uyguluyorlar: Para peşin mal veresiye. Üstelik para kesin olarak verilecek ama malın verilmesinin bir güvencesi olmayacak. O sadece bir vaatten ibaret olacak. Oslo İlkeler Anlaşması'nda ve buna bağlı olarak imzalanan diğer anlaşmalarda da aynı politika izlendi. Filistin tarafına uluslararası mekanizmada güvence sağlayan, onun haklarına sahip çıkacak birisi bulunmadığı için de söz konusu anlaşmalara imza atanlar hep aldatıldıklarını, peşin olarak verdiklerinin hiçbirinin karşılığını alamadıklarını gördüler.

Filistinli gerçek refaha ancak eksiksiz bir şekilde tüm haklarını ve özgürlüğünü elde ettiği zaman kavuşacağını çok iyi biliyor ve siyonist işgalcinin, onun arkasında duran küresel emperyalizmin ve yerli ihanetçilerin çuvalına girmeyeceğini açık ve net bir tavırla ortaya koyuyor. O yüzden Bahreyn'deki ihanet çalıştayına Filistin adına kimse katılmadı. İşgale karşı mücadelede ısrarlı olunması gerektiğini ortaya koyan İslami hareket ve bu konuda aynı tavrı sergileyen diğer direniş grupları zaten baştan tavır koydular ve bu çalıştayın bir ihanet çalıştayı olduğunu dile getirdiler. Oslo İlkeler Anlaşması'na imza atmış olan Fetih örgütü ve onun oluşturduğu Ramallah hükümeti de burada onlarla aynı safta durarak Bahreyn çalıştayını boykot etti. O yüzden söz konusu çalıştayda Filistin halkını temsil yetkisine sahip hiç kimse yer almadı. Filistin davasını tasfiye için ihanet yarışına giren işbirlikçi rejimlerin tavrı Filistin halkını bağlar mı onu da müteakip yazımızda ele alacağız inşallah.

İhanet rejimleri Filistin halkını temsil edemez

29 Haziran 2019 Cumartesi, Yeni Akit

Bahreyn Çalıştayı'nda Filistin halkının hiçbir şekilde temsil edilmediğini daha önce dile getirmiştik. Direniş grupları bu çalıştayın Yüzyılın Anlaşması'nın ekonomik zeminini oluşturma amacı taşıdığını düşündükleri için başından itibaren tavır gösterdi ve Filistin adına hiç kimsenin katılmamasını istediler. Direniş gruplarının ve genelde Filistin halkının sergilediği tavır Ramallah'taki Filistin hükümeti açısından da belirleyici oldu ve bu hükümet de çalıştayı boykot etti.

Dolayısıyla Bahreyn Çalıştayı, Filistin topraklarındaki sorunun iki tarafı durumundaki İsrail ile Filistin halkı veya onu temsil yetkisine sahip birileri arasında değil Arap dünyasındaki dikta rejimleri, çalıştayı organize eden ABD ve İsrail arasında gerçekleştirildi. Bunlar ise Filistin meselesi konusunda ihtilaflı tarafları değil ittifak halindeki güçlerin ortak cephesini oluşturmaktadır.

Filistin meselesi konusunda İsrail'in tutumu ile Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin tutumunun aynı olduğu hatta söz konusu ülkelerdeki hakim rejimlerin İsrail'in çıkarları için İsrail yönetiminden daha fazla çaba harcadıklarını bizzat siyonist yorumcular dile getirmişlerdir.

Söz konusu ihanet rejimleri gerçekte Filistin meselesine adil bir çözüm bulunması için değil ABD ve İsrail'in taleplerinin yerine getirilmesi amacıyla Filistin halkına ve bu halkı savunan direniş gruplarına baskı yapmak için siyaset yürütüyorlar. Bu yönetimlerden Filistin davasına, bu davanın asıl sahiplerinin kabul edebileceği bir çözüm formülü üretmeleri beklenebilir mi?

Suudi Arabistan, siyonist işgale karşı mücadele eden Filistin İslami Direniş Hareketi'ni "terör" listesine dahil etti. Yani bu konuda sergilediği tavır ABD ve İsrail'in sergilediği tavrın aynısı. Hatta onlarınkinden biraz daha katı olduğunu söylemek mümkündür. Böyle bir ülkenin, siyonist işgalden zarar gören halkı ve bu halkın özgürlüğü için mücade eden direniş örgütlerini temsil etmesi, onlar adına karar vermesi mümkün müdür? Aynı şey, Mısır'daki Sisi cuntası, Bahreyn ve BAE'deki dikta rejimleri için de söz konusudur. Gazze'ye uygulanan ambargo ve ablukanın bekçiliğini yapan yönetim Mısır'daki Sisi cuntasıdır. Bahreyn ve BAE'nin Filistin davası ve bu dava için mücadele edenler karşısındaki tutumu Suudi Arabistan'ın yani İsrail'in tutumu ile aynıdır. Dolayısıyla Bahreyn'deki çalıştayda toplananlar, ortaya atılan planları aralarında görüşenler sürmekte olan meselenin muhalif tarafları değil siyonist işgalle aynı safta yer alanlardır.

Bu durum karşısında meselenin asıl karşı tarafı durumundaki Filistin halkının onaylamayacağı planın uygulamaya geçirilmesi mümkün olmayacaktır. Çünkü bu halk her ne pahasına olursa olsun Filistin davasını tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan planın hayata geçirilmesine razı olmayacağını ve bütün zorluklara rağmen mücadelesini sürdüreceğini ortaya koymuştur. Bundan dolayı Filistin direnişi adına yapılan açıklamalarda Bahreyn Çalıştayı'nın öne çıkardığı ekonomik teşvik oyunlarının tutmayacağı, Yüzyılın Anlaşması planının da başarılı olamayacağı özellikle dile getirildi.

Ancak ABD ve İsrail'in söz konusu çalıştayda asıl gerçekleştirmek istediği Filistin meselesinin iki tarafı arasında bir ittifak sağlamaktan ziyade, toprakları işgal edilen, hakları gasp edilen halka baskı yapmak, onu bir şeylere zorlamak veya birtakım teşvik araçlarını devreye sokmak için siyaset ve planlar geliştirmektir. Ancak Filistin halkının bu siyaset ve planlar karşısında ittifak halinde olmasının, söz konusu siyasetin ve planların başarılı olması önünde önemli bir engel teşkil edeceğini sanıyoruz.