ABD - İran Gerginliği

Haziran 2019, Ribat

Ömürleri en azından yarım asrı bulmuş olanların ABD ile İran arasındaki gerginlik numaralarına artık iyice alışmış olmaları gerekir. Tabii bu arada ABD'nin Saddam'a karşı savaşıp onun saltanatına son vermek için işgal ettiği Irak'ın bugün siyasi açıdan İran'ın işgali altında olduğu gerçeğini gözlerden uzak tutmamalıyız. Suriye'de Baas saltanatının devam etmesi için askeri müdahalede bulunan İran'ın önünü açan IŞİD komplosunun ortaya çıkarılmasında ABD'nin fonksiyonu olayların biraz arka planını okuyabilenlerin göremeyeceği bir şey değildir.

ABD'nin dış politikası ve güç stratejisi "düşman" temeli üzerine oturtulmuştur. Onun bu stratejisinin temelini tehdit ve saldırı politikası oluşturmaktadır. Fakat tehditçi ve saldırgan olmada kendini haklı gösterebilmek için tehdit ve risk altında olmaya ihtiyaç duymaktadır. Normalde böyle bir şey olmasa, kendine yönelen herhangi bir risk bulunmasa da o sunî olarak bunu oluşturmaya ve kendisinin mutlaka bir düşmana ihtiyaç duyan faaliyetlerini haklı göstermeye çalışır. Oysa gerçekte Amerikan emperyalizmi kendisi bir tehdittir ve çağımızda insanlığın en büyük musibetlerinden biridir. Öyle ki ABD işgalinin Irak'ta beş yıl içinde sebep olduğu zarar, dünyadaki tüm terör örgütlerinin gerçekleştirdiği terör eylemlerinin verdiği zararın toplamından fazladır.

Perde arkasında yerine göre İran'la ortak planlar yapmaktan da çekinmeyen ve İran - Irak Savaşı sürecinde Irak'ı açıktan desteklemesine ve İran'a da ambargo uygulamasına rağmen İran'a gizlice silah satan ABD, aynı zamanda İran'ı önemli bir tehdit olarak yansıtmış ve zaman zaman bu ülkeye karşı saldırı ve savaş tehditlerinde bulunmuştur.

ABD, İran'a yönelik savaş tehditlerinde çok farklı gerekçelerden yaralanmıştır. Geçmiş dönemlerde en çok öne çıkardığı gerekçe terörü desteklemekti. Ancak son dönemde ağırlıklı olarak nükleer silahlanma gerekçesinden yararlanmaya çalıştı. Bu gerekçeye dayanarak dünyayı da yanına alarak İran'a ambargo uyguladı.

2015'te yani ABD'nin Başkanı Barack Obama iken, nükleer proje konusunda İran ile BMGK'nin beş daimi üyesine ek olarak Almanya'nın dâhil olduğu P5+1 ülkeleri arasında anlaşma imzalandı. Bu anlaşmadan sonra ABD yönetimi yaptığı açıklamalarda İran'a isteklerini kabul ettirdiğini ifade ederek bunun kendi açısından kazanım olduğunu ileri sürdü ve anlaşmayı "tarihî" olarak niteledi. İran da kendi açısından tarihî bir zafer olarak nitelendirdiği anlaşmayla aynı zamanda nükleer teknolojiden yararlanma projesiyle ilgili haklarını aldığını iddia etti.

Gerek Avrupa ülkelerinden ve gerekse bölge ülkelerinden açıklamalarda bulunanlar genellikle anlaşma hakkında olumlu yaklaşımda bulundular. İsrail işgal devleti ise tepki göstererek bunun tarihî bir hata olduğunu söyledi. Ancak ondan daha farklı bir açıklama yapması ve onayladığını söylemesi beklenemezdi. İsrail'in karşı çıkması ve anlaşmayı tarihi hata olarak nitelemesi stratejik açıdan İran'ın da işine yaramıştır.

Kısmen çekinceli davranan bir ülke de Suudi Arabistan oldu. Onun çekincesi ise nükleer teknolojinin kullanılmasına izin verilmesinden kaynaklanmıyordu. Hatta şartlarına tam uyulması durumunda bu anlaşmanın İran'ın nükleer silah edinmesini önleyeceğini de dile getirdi. Fakat Suudi Arabistan, İran'a uygulanan yaptırımların kalkmasının onun bileğini güçlendireceğini ve bölgede daha büyük bir sorun olmasına yol açacağını düşünüyordu.

O zamanki BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon da anlaşmayı tarihi bir olay olarak nitelerken diyaloğun faydasını ortaya koyduğunu iddia etti.

Türkiye de anlaşmaya olumlu yaklaşırken şartlarının tam yerine getirilmesi gerektiğini vurguladı.

Görüşmelerin anlaşmayla sonuçlanması üzerine İran halkı da bir bakıma bayram sevinci yaşadı. Fakat halkı böyle bayram sevincine yönelten sebep anlaşmanın nükleer projeyle ilgili yanı değil ülkelerine uygulanan yaptırımlarla ilgili yanıydı. Yıllardan beri bu yaptırımlar yüzünden önemli sıkıntılar yaşayan İran halkı, başlarındaki yönetim nükleer projeden tamamen vazgeçseydi, projeye ait elinde ne kadar malzeme varsa hepsinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gözetiminde imha edilmesini kabul etseydi bile kuvvetli ihtimalle yine bayram sevinci yaşayacaktı.

Anlaşmanın İran'ın talepleri doğrultusunda değil P5+1 ülkelerinin şartları doğrultusunda sağlandığı, dolayısıyla nükleer proje konusunda kazanan tarafın İran değil küresel emperyalizmi temsil eden ve kendilerini "uluslararası toplum" olarak tanımlayan güçler olduğu açıktı.

Ancak küresel güçlerin İran'la kirli işbirliği perde arkasından uzun süreden beri yürütülüyordu. Irak'ın ve Afganistan'ın işgalinde bu işbirliğinin önemli payı olduğu hususu değişik vesilelerle gündeme getirildi. Suriye'de IŞİD'e karşı savaş bahanesiyle gerçekte Baas rejimini zorlayan direnişe karşı yürütülen savaştaki işbirliğini perdelemenin mümkün olmadığını gelişmeler gözler önüne serdi. Bu işbirliği Yemen'de de açığa çıktı. Nükleer projeyle ilgili anlaşma bu işbirliğine artık diplomatik çerçeve çizmek ve onu perdenin önüne taşımak için zemini oluşturacaktı. Yani anlaşma büyük ölçüde stratejikti.

Fakat küresel emperyalizm İran'la perde arkasından yürüttüğü işbirliğine diplomatik çerçeve çizerken özellikle nükleer proje konusunda kendi isteklerini kabul ettirmekte ısrarlı davranmış ve başarılı olmuştur. İran da bölgesel hesaplarında küresel güçlerle işbirliğini güçlendirmenin ve diplomatik çerçeveye oturtmanın, nükleer projesinden önemli olduğunu düşünmüş olmalı ki elindeki 19 bin santrifüjün üçte ikisini imha etmekte ve uranyum zenginleştirme planlarını büyük ölçüde dondurmakta sakınca görmemişti.

Bu anlaşmayla İran, nükleer teknolojiyi artık silahlanma amacıyla kullanmayacağı konusunda kesin taahhütte bulunduğu ve nükleer çalışmalarını da denetime açtığı halde Donald Trump'ın başkanlığa seçilmesinden sonra ABD tavrını değiştirdi ve anlaşmadan çekilme kararı aldı. Resmi açıklamalara göre Trump'ın anlaşmadan çekilme kararı en çok siyonist işgal devletini sevindirdi. Çünkü o bu anlaşmayı zaten tarihi bir hata olarak görüyordu.

ABD'nin anlaşmanan çekilmesi yeniden İran'a ambargo uygulamasına geri dönmesi anlamına geliyordu. ABD Başkanı Trump, İran’la nükleer teknolojinin sivil amaçlarla kullanılması konusunda yapılan uzlaşma anlaşmasını iptal etmesinden sonra bu ülkeye ambargo uygulamalarının eski şekline döndüğünü açıkladı. Ambargonun birinci hedefi ise İran’ın petrol satışını engellemekti.

Trump, İran petrolünün satışını sıfıra düşürmeyi hedeflediklerini açıkladı. Bunun için oluşacak açığı kapatmak amacıyla da Suudi Arabistan’ın petrol üretimini artırması için Kral Selman’la konuştuğunu ve Selman’ın da bunu kabul ettiğini söyledi. Haber kaynaklarının verdiği bilgilerde de Suudi Arabistan’ın Temmuz 2018'de günlük ortalama petrol üretimini 11 milyon varile çıkarmayı planladığı dile getirildi.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani 3 Temmuz 2018 Salı günü İsviçre’de yaptığı açıklamada İran’ın petrolünün ihraç edilmesinin engellenmesinin bütün bölgenin yani Basra Körfezi bölgesinin petrolünün ihracının engellenmesi anlamına geleceğine dikkat çekti. Ruhani’nin bu açıklaması tabii Hürmüz Boğazı’nın kullanılmasının engellenmesi veya zorlaştırılması ihtimalini akla getirdi.

Trump’ın açıklaması İran’ın petrolünün satılmasını veya taşınmasını engelleme tehdidinde bulunması anlamına gelmiyordu. Onun “İran’ın petrol satışını sıfıra düşürmeyi amaçlıyoruz” derken kastettiği İran’dan petrol alımının sıfırlanmasını sağlamaktı. Bunu da İran petrolünün ihraç edilmesini veya taşınmasını engellemek suretiyle değil de İran’dan petrol alan ülkelere artık almamaları için baskı uygulamakla yapmak istiyordu.

Fakat İran’ın tehdidi, ambargodan ziyade petrolünün ihraç edilmesinin ve taşınmasının engellenmesi ihtimaline göre yapılmış bir tehditti. Bir bakıma İran “Siz bizim petrolümüzü Körfez’den çıkarmamızı engellerseniz; biz de petrollerini Hürmüz Boğazı’ndan geçirmek zorunda olan diğer ülkelerin petrollerinin çıkarılmasını engelleriz” anlamına gelen bir mesaj vermeye çalıştı. Ruhani’nin açıklamasından sonra Devrim Muhafızları Ordusu adına açıklama yapanların söyledikleri de maksadın bu olduğunu gösteriyordu. Bu durumda dünya petrollerinin yüzde yirmisini oluşturan bir miktarın Basra Körfezi’nden çıkarılmasının önüne engel konulması ihtimali akla geldi.

Ancak İran’ın buna cesaret etmesinin çok da kolay olmayacağını, onun daha önce de başvurduğu “Hürmüz Boğazı’nı kullandırmama” tehdidinin tamamen boşuna olduğunu belirtmemiz gerekir. Çünkü her ne kadar Hürmüz Boğazı’nın kullanımı konusunda bazı belirsizlikler bulunsa ve İran burada kara sularını 12 mile çıkardığını açıkladıysa da bu boğazın en dar yerinde genişliğinin 21 mil yani 50 km olduğunu ve Umman’ın da karasularını 12 mil olarak gösterdiğini belirtelim. İkinci olarak bu boğaz Basra Körfezi’ne kıyısı olan İran dışındaki ülkelerden Suudi Arabistan ve Umman hariç hepsinin dünyaya açılan deniz yolunun tek geçiş kapısı olduğu için bir uluslararası boğaz niteliğindedir ve buradan geçişlerin engellenmesi deniz taşımacılığıyla ilgili uluslararası sözleşmelere aykırıdır.

Ancak İran'ın tehdidinin bir de arka planı vardı. O da bu ülkenin ilişkili olduğu birtakım örgütlerin yapabileceği saldırılar ve bu saldırılar vasıtasıyla Arap Yarımadası'nda petrol üretimini, Basra Körfezi'nde de nakliyatını riskli hale getirmesi ihtimaliydi. Mayıs 2019'un başlarında Birleşik Arap Emirlikleri'nin Fuceyre limanının yakınında petrol taşıyan dört gemiye yönelik saldırının arkasında İran'ın olabileceği kanaatleri ve ardından Husi örgütüne ait insansız hava araçlarının Suudi Arabistan'ın petrol tesislerini vurması bu konudaki endişeleri haklı çıkaran gelişmeler oldu.

İran'ın tehditlerinin arkasında bu tür saldırılar ihtimalinin bulunduğunu düşünen ABD ise söz konusu olayların yaşandığı tarihlerde savaş gemisini Körfez'e doğru yönlendirmeye ve Başkan Trump da savaş tehditleri içeren açıklamalar yapmaya başlamıştı.

Ancak biz bu hareketlilikerin de yoğun bir şekilde savaş endişesini gündeme getiren yorumlara gerekçe oluşturan açıklamaların ve tehditlerin de psikolojik savaş olduğunu ve İran'ı sözünü ettiğimiz türden saldırıları yönlendirmekten vazgeçmeye zorlama amaçlı olduğunu düşünüyoruz. Bu psikolojik savaşın fiili bir savaşa dönüşmesi elbette İran açısından büyük bir tehlike anlamına gelir. Ama bunun ABD'ye ve bölgedeki Arap ülkelerine maliyeti de basit olmayacaktır. O yüzden savaşın bir tercih olacağını sanmıyoruz.