Türkiye Yazarlar Birliği 2019 Yıllığı

2018'de İslâm Dünyası

Hazırlayan: Ahmet Varol

Suriye'de Bir Yanda Saldırılar ve Katliamlar Bir Yanda Pazarlıklar

İslam dünyasında 2018 yılı içinde de gene en önemli çatışmaların ve çalkantıların yaşandığı ülke Suriye oldu. Daha önce Halep'te kontrolü ele geçiren rejim ve arkasındaki güçler 2018'de özellikle uzun süreden beri kuşatma altında tutulan Doğu Guta'ya ve 15 Mart 2011'de ilk gösterilerin yapıldığı Der'a'ya yüklenme fırsatı buldu.

Şam’ın kırsalında yer alan Doğu Guta bölgesi 2018'de, Baas rejiminin ülke halkına karşı fiili savaş başlatmasından bu yana maruz kaldığı zorlukların en şiddetlisiyle karşı karşıya kaldı. Baas rejiminin ve onun arkasında duran İran ve Rus güçlerinin amacı Doğu Guta’yı Halep’le aynı duruma maruz bırakmak suretiyle, rejime kesin bir şekilde teslim olmaya zorlamaktı. İnsanlar toplu halde öldürüldükleri için sağ kalanlar onları defnetmekte bile zorluk çekiyorlardı.

BM, Doğu Guta’da ateşkes sağlanması için çağrılar yaptı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Doğu Guta bölgesinde 400 bin insanın tam anlamıyla bir dünya cehennemi yaşadığına dikkat çekti. Fakat saldırganların saldırılarını durdurmaları için ciddi anlamda bir adım atılmadı.

Rus işgal güçleri saldırıları haklı çıkarabilmek için, Doğu Guta bölgesinden Şam’daki otellere ve birtakım idari binalara roket saldırısı düzenlendiği iddiasında bulundu. Bu iddiaların gündeme getirilmesinin asıl amacı insanlık dışı saldırıların ve sergilenen korkunç vahşetin üstünü örtmekten başka bir şey değildi.

Rejim güçlerinin ve ona destek veren dış güçlerin saldırılarında hastanelerin özellikle hedef alınması sebebiyle sağlık hizmetleri ciddi şekilde aksadı. Doğu Guta aynı zamanda her yönden kuşatma altında tutulduğundan insani yardımların sokulması ve hastaların yahut yaralıların tahliye edilmesi de büyük ölçüde engellendi. Bu yüzden bölgede ciddi şekilde açlık ve salgın hastalık problemi ortaya çıktı.

Bütün bu saldırılar ve katliamlar karşısında bölgedeki direniş güçleri, Halep'tekine benzer bir tahliyeye izin verilmesi şartıyla bu bölgeden çekilmeyi kabul etti. Böylece bölge Halep'tekine benzer şartlarla rejim güçlerinin kontrolüne geçmiş oldu.

Arkasından rejim güçleri ile ona destek veren dış güçler güneydeki Der'a'ya yüklendi. Der’a, Suriye’de Esed rejimine karşı kitlesel ayaklanmanın ilk kıvılcımının çakıldığı bölgedir. Buraya yoğun saldırılar düzenlediler. Meydana gelen çatışmalar yüzünden sivil halk Ürdün’e sığınmak amacıyla bu ülkenin sınırına toplandı. Ancak Ürdün önce kapıları açmadı ve sivil halk sınırda ciddi sıkıntılar yaşadı. Sonra kademeli bir şekilde kapıları açtı ve sınıra gelenlerin bir kısmının Ürdün tarafına geçmesine fırsat verildi. Der’a’dan üç yüz elli bin civarında Suriyelinin Ürdün tarafına geçtiği tahmin ediliyor.

Çatışmalar sonrasında Der’a’daki direniş grupları da Halep’tekine benzer bir tahliyeye fırsat verilmesi şartıyla silahları teslim etmeyi kabul etti. Böylece Der’a da maalesef rejim güçlerinin kontrolüne geçti.

Buraların rejim kontrolüne geçmesinden sonra buralardaki direniş güçleri ve halkın önemli bir kısmı henüz direnişin kontrolünde olan İdlib'e sığındı. Bu yüzden daha önce Halep'ten çıkarılanların da önemli bir kısmını barındıran İdlib'de mülteci nüfus ciddi şekilde arttı. Rejim ve işgal güçleri de Doğu Guta ve Der'a'dan sonra İdlib'i hedeflerine yerleştirdiler. Ancak buraya saldırı düzenlenmesi durumunda bu bölgede yaşayanların Türkiye ve Avrupa'ya iltica etmek zorunda kalacakları düşünüldüğünden saldırı planının önlenmesi için siyasi görüşmelere ağırlık verildi. Bu görüşmelerden kısmen sonuç alındı ve İdlib'e geniş çaplı bir saldırı düzenlenmesi engellendi. Fakat rejim ve işgal güçleri zaman zaman bölgeye yönelik saldırılar ve bazı katliamlar gerçekleştirdiler.

Sorunun siyasi çözüme kavuşturulması için Türkiye - İran - Rusya arasında masabaşı görüşmeler de bir yandan devam etti.

Kazakistan’ın başkenti Astana’da muhtelif tarihlerde görüşmeler düzenlendi ve çatışmasızlık bölgeleri oluşturulması konusunda anlaşmalar imzalandı. Fakat ne yazık ki bu anlaşmaların garantörü durumundaki Rusya ve İran’ın anlaşmalara bağlı kalmaması sebebiyle silahlar tamamen susmadı, saldırılar devam etti. Bununla birlikte Astana süreci devam etti ve Mart ayının ortalarında Dışişleri Bakanları düzeyinde bir toplantı düzenlendi.

4 Nisan 2018'de, Astana’daki anlaşmaların garantör ülkeleri olan Rusya, İran ve Türkiye, Ankara’da Suriye’yle ilgili bir zirve toplantısı gerçekleştirdi. Bu zirvede Suriye’deki bazı bölgelere insani yardımların ulaştırılması konusunun görüşülmesine ve anlaşma sağlanmasına rağmen Baas'ın Doğu Guta’ya yönelik tutumunda bir değişiklik olmadı.

Görüşmeler sonraki dönemde de devam etti. Ayrıca BM gözetiminde Cenevre görüşmeleri yapıldı.

Ancak geçiş sürecinin başlatılması için herhangi bir siyasi çözüm formülü üretilemedi. Sadece çatışmaların trendinin düşmesi sağlanabildi.

Rus Uçağının Suriye Uçaksavarları Tarafından Düşürülmesi

Suriye'de 17 Eylül 2018'de radardan kaybolan Il-20 tipi bir Rus savaş uçağının, Baas rejimine ait S-200 tipi savunma sisteminden atılan bir füzeyle "yanlışlıkla" vurularak 15 mürettebatıyla birlikte düşürüldüğü açıklandı. Baas rejimini sağlama almak, Suriye halkını adalet ve özgürlük taleplerinden vazgeçmeye zorlamak amacıyla Suriye'yi işgal eden Rus işgal güçlerine ait bir savaş uçağının yine Baas rejiminin savunma sistemleri tarafından düşürülmesi müstesna bir olaydı.

24 Kasım 2015'te Türkiye'nin hava sahasına giren bir savaş uçağının düşürülmesi üzerine Türkiye'ye karşı büyük bir baskı politikasına başvuran, ambargo uygulayan Rusya, Suriye'nin yaptığı yanlışta İsrail'i sorumlu tuttu. Çünkü Suriye'yi sorumlu tutması kendini sorumlu tutması anlamına gelecekti. Rusya, Suriye'deki katil Baas rejimi için orada bulunduğundan Baas güçlerinin bu uçağı kasıtlı olarak düşürmüş olması ihtimali yoktu.

Rusya yaptığı açıklamada İsrail uçaklarının kendi savaş uçağını provokasyon amacıyla Suriye'nin hava savunma sahasına sürüklediklerini ve kalkan olarak kullandıklarını dolayısıyla olaydan tamamen İsrail'in sorumlu olduğunu ifade etti.

İsrail tarafından yapılan açıklamada ise sorumluluğun Suriye'ye ait olduğu çünkü Rus uçağının Suriye tarafından düşürüldüğü dile getirildi.

Suriyeli Kadınlar İçin Vicdan Konvoyu

Dünyanın değişik ülkelerinden toplanan kadınlar, Suriye’deki zulüm rejiminin zindanlarında tutulan, işkence ve tecavüze maruz kalan Suriyeli kadınlara dikkat çekmek amacıyla Vicdan Konvoyu adıyla bir konvoy düzenledi. Konvoy IHH öncülüğünde bir araya gelen muhtelif sivil toplum kuruluşları tarafından organize edildi ve 6 Mart 2018'de İstanbul Yenikapı'dan hareket etti.

Sudan Cumhurbaşkanının Suriye Ziyareti

Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hasan El-Beşir 16 Aralık 2018 Pazar günü Suriye'nin başkenti Şam'a önceden açıklanmayan ani bir ziyaret gerçekleştirerek Suriye'deki dikta rejiminin lideri Beşşar Esed'le görüşmeler yaptı. Sudan Cumhurbaşkanı Rus uçağıyla gerçekleştirdiği ziyaretinde Şam'da sadece birkaç saat kaldı ve aynı günün akşamında ülkesine döndü.

Sudan Cumhurbaşkanı böylece 15 Mart 2011'de Suriye'deki dikta rejimine karşı halk ayaklanmasının başlamasından sonra bu ülkeyi ziyaret eden ilk Arap lider oldu.

Bu ziyareti onun için önemli bir itibar kaybına neden oldu.

ABD'nin Suriye'den Çekilme Kararı

ABD Başkanı Donald Trump 2018'in sonlarına doğru, Suriye'de IŞİD'e karşı savaşlarında bu örgüte galip geldiklerini ileri sürerek artık askerlerini bu ülkede tutmaları için herhangi bir sebep bulunmadığını dile getirerek çekme kararı aldı. ABD'nin askerlerini çekme kararı en çok PKK'nın Suriye kanadı PYD'yi rahatsız etti. Bu örgüt, ABD askerlerinin çekilmesi durumunda Türkiye'nin saldırıları karşısında kendilerinin yalnız kalacağını düşünüyordu.

Bazı Amerikan siyasetçiler ise PKK'nın Suriye kanadına destek için ABD askerlerinin bu ülkede kalmaya devam etmesini istediklerini dile getirdi ve Trump'ın kararına itiraz ettiler. Trump'ın ABD askerlerinin Suriye'den çekilmesi işleminin yüz gün içinde tamamlanacağını söylemesine rağmen söz konusu tartışma yüzünden ABD çekilme işlemini yavaştan aldı ve çekilmenin fiili olarak başlatılması yönünde herhangi bir adım atılmadı.

Türkiye’nin Afrin Operasyonu

ABD uzun süreden beri Türkiye’ye karşı savaş halinde olan terör örgütü PKK’nın Suriye kanadı PYD ile işbirliği yapıyor. Bu işbirliğine ise örgütün IŞİD ile savaş halinde olduğu iddiasını gerekçe gösteriyordu. Oysa silahların, Türkiye’ye karşı kullanıldığı biliniyordu. ABD, Trump döneminde aldığı bir kararla PYD’ye ağır silahlar da vermeye başladı. ABD yönetimi bir yandan silah verirken bir yandan da bölgedeki askerleri vasıtasıyla PKK ve PYD militanlarına askeri eğitim verdi.

ABD’nin PYD’nin bölgede yetmiş bin kişilik bir sınır ordusu kurmasını sağlayacağı yönünde de haberler yayınlandı. Böyle bir ordunun kurulması ise Türkiye’ye karşı savaş halindeki terör güçlerinin sistemli bir ordu haline gelmesini sağlamaktan başka bir amaç taşımıyordu. Türkiye buna müsaade etmeyeceğini ve PKK’nın Türkiye sınırlarına yakın yerlerde askeri yönden yapılanmasına fırsat vermeyeceğini dolayısıyla buna engel olmak amacıyla bölgeye bir askeri operasyon düzenlemeyi planladığını açıkladı. ABD ve onun güdümündeki PKK-PYD örgütü başlangıçta Türkiye’nin bu açıklamalarının psikolojik savaş olduğunu ve ABD’yi bu örgüte silah vermekten, örgüt vasıtasıyla bölgede sınır ordusu oluşturma fikrinden vazgeçirmeyi amaçladığını düşündü. Ancak Türkiye planında kararlı olduğunu ortaya koyarak 20 Ocak 2018'de Zeytin Dalı Operasyonu'nu fiilen başlattı.

ABD askerlerinin PKK militanlarının yanında fiili olarak savaşmamaları halinde bu örgütün militanlarının Türkiye’nin askeri operasyonu karşısında direnmesi mümkün değildi. ABD ise askerleriyle böyle bir örgütün yanında fiilen savaşmasının stratejik açıdan olumsuz sonuçlar doğuracağını gördü. Dolayısıyla kendisinin Afrin’deki militanlarla bir ilgisinin olmadığını ilan etme ihtiyacı duydu. Kendilerine eğitim veren ABD askerlerinin yanlarında savaşmadığını gören PKK militanları da aslında bu devlete dayanarak büyük hesaplar içine girmenin kendilerini zor durumda bırakacağını biraz geç farketmiş oldular.

Türkiye, askerî operasyonla Afrin’in merkezini tamamen kontrol altına aldı. PYD-YPG militanları tarafından bazı kritik noktalara ve binalara yerleştirilen bomba ve mayın tuzaklarının temizlenmesi için hassas bir çalışma yürütüldü. Buna rağmen bazı noktalarda patlamalar olması can kaybına yol açtı. Türkiyenin Afrin’i ele geçirmesi IŞİD’e karşı savaştığı iddiasıyla ağır silahlarla PYD-YPG örgütünü silahlandıran ABD’ye de ağır darbe oldu.

2018'de Filistin

ABD'nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs'e Taşıması

ABD parlamentosu 1995'te Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanınmasını ve ABD İsrail büyükelçiliğinin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınmasını isteyen bir yasa çıkarmıştı. Fakat Turmp’tan önceki ABD yönetimleri yasada belirtilen erteleme gerekçelerini değerlendirerek ve özellikle de güvenlik gerekçesini ileri sürerek bu işlemi altı ayda bir erteliyorlardı.

Trump, Başkan seçilmek için aday olduğunda bu yasayı uygulamaya geçirme, Kudüs’ü resmen İsrail'in başkenti olarak tanıma ve ABD büyükelçiliğini de Kudüs’e taşıma taahhüdünde bulundu. Fakat başkan seçilmesinden sonraki birinci altı aylık süre için bu işlemi yine erteledi. 6 Aralık 2017'de Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etti. Büyükelçiliği taşıma işlemini ise bir altı aylık süre için daha erteledi. Fakat daha sonra taşıma işleminin özellikle İsrail'in kuruluş yıldönümüne denk getirilmesi amacıyla tarihi öne aldı ve 14 Mayıs 2018'de bu işlemi gerçekleştirdi.

Filistin halkı ve genelde İslâm dünyası Trump’ın kararına ve büyükelçiliği taşımasına ciddi tepki gösterdi. Ancak yönetimlerin söze gelir bir tavır göstermemesi Trump’ın kararını uygulamasının önünü açtı.

Filistinliler taşıma işleminin gerçekleştirildiği günde Gazze’de bir milyonluk protesto gösterisi düzenlediler. Ancak ABD’nin desteğinden dolayı son derece cüretkâr davranan İsrail bu gösteriye karşı korkunç saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılarda 60’tan fazla Filistinli şehit edilirken üç bine yakın Filistinli de yaralandı. Şehit edilenlerin ve yaralananların arasında çok sayıda çocuk vardı. Yaralıların birçoğunun durumu ağırdı.

Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasından sonra yularlarını tamamen onun eline teslim etmiş olan bazı yöneticiler de onun izinden giderek Kudüs'le ilgili aynı yönde kararlar almaya başladılar. Avustralya Başbakanı Scott Morrison da İsrail Meclisi Knesset'in ve birçok İsrail kuruluşunun bulunduğu Batı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdığını açıkladı. Morrison bununla birlikte büyükelçiliklerini Tel Aviv'den Kudüs'e taşıma düşüncesinde olmadıklarını ifade etti.

“Yüzyılın Anlaşması” Oyunu

ABD, Arap dünyasındaki işbirlikçi yönetimlerin özellikle de Suudi Arabistan’ın desteğiyle Filistin davasını tarihe gömmek, Filistin halkını bütün meşru haklarından İsrail lehine vazgeçmeye zorlamak amacıyla hazırladığı “Yüzyılın Anlaşması” planını hayata geçirmek için 2018'de bazı girişimlerde bulundu, ancak hayata geçirilmesi konusunda müşahhas bir adım atılamadı. Anlaşma dediğimiz gibi Filistin halkını bütün haklarından vazgeçmeye zorlamayı amaçlıyor. En başta Kudüs’ün tümünden vazgeçmesini ve buranın tamamen İsrail'e kalmasını kabul etmesini istiyor. İkinci olarak Filistin’in sadece Gazze bölgesinde ve Batı Yaka’daki toprakların A ve B kategorisine giren kısımlarında bir Filistin devletine razı olmasını diğer bütün toprakların İsrail'e kalmasını kabul etmesini şart koşuyor. Üçüncü olarak da yurtlarından çıkarılmış Filistinli mültecilerin yurda dönüş haklarından tamamen vazgeçmelerini istiyor.

İsrail’in Yahudi Ulusal Devleti Olduğu Yasası

İsrail, uzun süreden beri üzerinde çalıştığı 'İsrail’in yahudilerin ulusal bir devleti olduğu'na dair ırkçı yasasını 19 Temmuz 2018'de parlamentosu durumundaki Knesset’te 55 “hayır” oyuna karşılık 62 “evet” oyuyla kabul etti. Bu yasa her şeyden önce yahudilerin üstün tutulması, yahudi olmayanların ise ikinci sınıf vatandaş konumunda sayılması anlamına geldiği için ırkçı niteliktedir.

Yasada İsrail hakimiyeti altındaki toprakların yahudilerin tarihi vatanları olduğu iddia edilerek dünyanın her tarafındaki yahudilerin buraya göç etme hakkı bulunduğu iddia edildi. Böyle bir iddianın amacı ise dünyanın değişik ülkelerindeki tüm yahudilerin buraya toplanmasını sağlamak, savaş ve tehcir yoluyla yurtlarından çıkarılmış olan ve dünyanın değişik ülkelerinde mülteci hayatı süren Filistinlilerin ise vatanlarına dönmelerini engellemek. Bu iddiayla aynı zamanda İsrail’in dünyanın her tarafındaki yahudilerin ortak devletleri olduğu hükme bağlanmış olduğu için bu yahudilerin istediklerinde İsrail’den vatandaşlık alabilmelerinin de önü açılmış oluyor.

Yasa aynı zamanda İsrail'in tek resmî dilinin İbranice olduğunu hükme bağlayarak Arapçayı resmî dil olmaktan çıkardı. Oysa Filistin’in “İsrail” olarak gösterilen 1948’de işgal edilmiş bölgesinde İbranice konuşmayan ve birçoğu da İbranice bilmeyen iki milyon civarında Filistinli nüfus var.

Yasada Kudüs’ün İsrail'in başkenti olduğu vurgulandı.

Ülkede hukuki konularda herhangi bir boşluk olması durumunda yahudi şeriatının esas alınacağı belirtildi.

Böyle bir yasanın öncelikli amacı Filistinlileri göçe zorlamak ve dünyanın değişik ülkelerine dağılmış yahudileri Filistinlilerden zorla gasp edilen topraklara yerleştirmek için toplamaktır. Bu yasayla aynı zamanda sözünü ettiğimiz Yüzyılın Anlaşması için de zemin oluşturulmasına çalışılmıştır.

Büyük Dönüş Yürüyüşü

İsrail'in Filistinlilere ait 21 bin dönüm araziyi gasp etmesine tepki olarak 30 Mart 1976'da düzenlenen gösterilere işgal güçlerinin müdahalesi sonucu altı Filistinlinin hayatını kaybetmesi çok sayıda Filistinlinin de yaralanması nedeniyle 30 Mart tarihi Filistin’de her yıl Toprak Günü olarak ihya ediliyor. 2018'in Toprak Günü’nde aynı zamanda, Filistinlilerin yurtlarından vazgeçmeyeceklerini, vatanlarına geri dönme konusunda ısrarlı olduklarını gösterme amacıyla “Büyük Dönüş Yürüyüşü” adı verilen bir etkinliğin başlatılması kararlaştırıldı. Bu, Filistin’deki bütün direniş gruplarının ortak kararıydı. Normalde Büyük Dönüş Yürüyüşü’nü organize edenler niyetlerinin tamamen barışçıl yani sivil gösteri düzenlemek olduğunu, işgal güçleriyle çatışmaya girme amaçlarının olmadığını dile getirdikleri halde işgal güçleri gösteri düzenleyenlere silahlarla ve gaz bombalarıyla saldırıda bulundular. İlk günün gösterilerine yönelik saldırılarda yirmiye yakın Filistinli hayatını kaybederken 1500 Filistinli de yaralandı. Fakat İsrail'in bütün saldırgan tutumuna rağmen etkinlikler daha sonra da ve özellikle Cuma günlerinde yine düzenlendi. Organize komitesi gösterilerin Gazze üzerindeki abluka kaldırılıncaya kadar devam edeceğini açıkladı. Ablukayı Kırma ve Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterilerine İsrail askerlerinin saldırıları sonucu 2018 sonuna kadar 2500 Filistinli hayatını kaybederken 20 binden fazla Filistinli de yaralandı.

İsrail'in Gazze Saldırısı ve Direnişçilerin Kararlı Mücadelesi

Gazze'yi on iki yıldan beri abluka altında tutan ve bunun kalkması için sivil faaliyetler yürüten Filistin halkına da silahla saldıran İsrail 11 Kasım 2018 Pazar gecesi, Gazze'de bazı yerlere dinleyiciler yerleştirmek amacıyla Filistinli kıyafetleri giyen ve Filistinlilere ait sahte kimlikler taşıyan Özel Birlikler mensubu bir grubu sokmaya çalıştı. Grubu fark eden Kassam Birlikleri mensubu mücahitler onlara engel olmaya çalıştı. Bunun üzerine çatışma çıktı ve işgalci grubun başını çeken, aynı zamanda işgal rejiminin askerî mekanizmasında önemli bir konumda olan bir albay çatışmada hayatını kaybetti. Bir subay da ağır yaralandı. İşgal güçleri diğer askerlerinin sağ olarak çıkmalarını sağlamak için Kassam mücahitlerine havadan saldırdı ve başta Kassam Birlikleri'nin önde gelen komutanlarından Nureddin Bereke olmak üzere yedi mücahit şehit oldu.

İşgal rejimi provokatif operasyonda bulunan taraf olmasına ve hava saldırısında yedi mücahidi şehit etmesine rağmen kendisinin bir subayının öldürülmesini gerekçe göstererek ertesi gün yani 12 Kasım Pazartesi günü Gazze bölgesine rasgele saldırılar düzenlemeye başladı. Çünkü Gazze'deki direnişçilerin sıkıştırılmış olduklarını, bu saldırılara karşılık veremeyeceklerini sanıyordu. Ya da direnişçilerin savunma gücünü ölçmek istiyordu.

Gazze'deki bütün direniş grupları bir araya gelerek Ortak Operasyon Odası oluşturdu ve işgalcilerin Gazze çevresindeki hedeflerine yönelik füze saldırıları düzenlemeye başladılar. Buna karşı işgal güçlerinin Gazze'deki hedeflere yönelik saldırıları sürüyordu. Ama Filistinli direniş gruplarının kararlı direnişi işgal yönetimini dize getirdi ve İsrail hükümeti 13 Kasım Salı akşamı Mısır'ın arabuluculuğu ile ateşkesi kabul etti. Bizzat İsrail medya organlarının verdiği bilgilere göre Filistin direnişinin savunma mücadelesine karşı ABD'nin işgal rejimine hediye ettiği Demir Kubbe sistemi pek işe yaramamıştı ve atılan füzelerin bazıları önemli hedeflere isabet etmişti. Bu yüzden gerek işgalci askerlerden ve gerekse yerleşimcilerden en az yüz kişi yaralandı. Can kaybının ise iki olduğu açıklandı. Ancak çekilen bazı görüntüler gerçekte can kaybının bu rakamın bayağı üstünde olduğunu gösteriyordu.

İsrail'in ateşkesi kabul etmek zorunda kalması hükümetinde çatlağa neden oldu. Savunma Bakanı aşırı siyonist Avigdor Liberman, Netanyahu'nun ateşkesi kabul etmekle yenilgiyi kabul ettiğini ileri sürerek bakanlık görevinden istifa etti ve partisini koalisyondan çekti. Aslında Liberman, Netanyahu'nun başka bir seçeneğinin olmadığını çok iyi biliyordu. Ama bir yıl sonra yapılacak seçimlerde radikal siyonist tabanın oylarını çekebilmek için böyle bir taktiğe başvurdu.

Batı Yaka Bölgesinde Abbas Yönetimine Karşı Gösteriler

İsrail'in Gazze’ye yönelik insanlık dışı ablukasının sürmesinde Arap dünyasındaki işbirlikçi yönetimlerin de büyük payı var. Örneğin Rafah sınır kapısının bekçiliğini Mısır’daki cunta yapıyor ve Gazzelilerin dünyaya açılmalarını engelliyor. Bu ablukanın sürdürülmesinde Ramallah’taki Mahmud Abbas yönetiminin de büyük rolü var. Abbas yönetimi Gazze’yi cezalandırmak için çeşitli yaptırımlar uyguluyor. Örneğin Gazzeli hastaların ve yaralıların dışarıda tedavi görebilmeleri için Ramallah’taki yönetimin muvafakat etmesi gerekiyor ve Abbas yönetimi bunu yapmayarak hastaların veya yaralıların dışarı çıkarılmalarını, dışarıda tedavi görmelerini engelliyor. Örneğin işgalcilerin Nekbe’nin yıl dönümü münasebetiyle gerçekleştirilen büyük gösteriye müdahalesi sonucu yaralananlardan ağır olanların Türkiye’ye getirilip tedavi edilmesi için Türkiye hükümeti karar aldı. Fakat onların birçoğunun getirilmesini Mısır’daki Sisi cuntası ve Ramallah’taki Abbas yönetimi engelledi.

Abbas yönetiminin bu uygulamalarına karşı ve onun Gazze üzerindeki insanlık dışı yaptırımlarının sonlandırılması talebiyle Ramazan ayının sonlarına doğru Batı Yaka bölgesinde gösteriler başlatıldı. Abbas yönetimi bu kez bayramı bahane ederek, halkın bayramı sükûnet içinde geçirmesini sağlamak amacıyla gösterilerin yasaklandığını duyurdu. Asıl amacı ise kendisinin Gazze’ye dönük uygulamalarına yönelik tepkileri ve gösterileri engellemekti. Fakat bayramdan iki gün önce Çarşamba akşamı henüz bayram yasağının başlamadığı sırada Ramallah’ta yine Gazze üzerindeki yaptırımların sonlandırılması talebiyle gösteri gerçekleştirildi. Ne var ki Abbas’ın polisleri bu gösteriye çok sert müdahalede bulundular. Birçoklarını şiddetli bir şekilde darp ettiler. 56 kişiyi de gözaltına aldılar. Gözaltına alınanlar bayram sabahı serbest bırakıldılar.

Batı Yaka bölgesinde 2018'in sonlarına doğru da Sosyal Güvenlik Yasası'na tepki amacıyla Abbas yönetimine karşı gösteriler düzenlendi.

Filistinli Mühendisin Malezya’da Öldürülmesi

İstihbarat örgütü olarak tanımladığı Mossad’ı aynı zamanda bir cinayet şebekesi haline getiren İsrail'in kullandığı katiller, Malezya’da özel bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan Filistinli Dr. Fadi El-Betaş’ı 21 Nisan 2018'de sabah namazına giderken öldürdüler.

18 ferdi işgalcilerin Gazze’ye yönelik bir hava saldırısında evlerinin başlarına yıkılması sonucu şehit olmuş Gazzeli El-Betaş ailesine mensup Fadi El-Betaş enerji teknolojisinin geliştirilmesi konusunda başarılı çalışmalarıyla biliniyordu ve çalışmalarından dolayı Malezya’da birçok resmî kurumdan ödül kazanmıştı.

İsrail gazetelerinde, Fadi El-Betaş’ın Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'ın insansız hava araçlarını geliştirmede çalışan mühendislerden olduğu iddia edildi.

El-Betaş’ın ailesi cinayetten Mossad’ın sorumlu olduğunu dile getirerek Malezya’dan olayın üzerine gitmesini ve katillerin bağlantılarını ortaya çıkarmasını istedi.

Filistin İslâmî Cihad Hareketi'ne Yeni Lider

Filistin İslâmî Cihad Hareketi'nin kurucusu Dr. Fethi Şikaki'nin 26 Ekim 1995'te Malta'da Mossad ajanları tarafından şehit edilmesinden sonra bu hareketin liderliğine seçilen Ramazan Abdullah Şallah'ın sağlık durumundan dolayı görevi sürdürmekte zorluk çekmesi sebebiyle örgütte görev değişikliği yapıldı. Örgüt içinde yapılan seçimle yeni liderliğe Şallah'ın yardımcısı Ziyad en-Nehale getirildi. Kuruluşundan beri İslâmî Cihad Hareketi'nin içinde yer almış olan en-Nehale gayretli ve mütevazi kişiliğiyle tanınıyor.

Arap Ülkelerinin İsrail'le İlişkileri Normalleştirme Yarışı

Arap ülkeleri, özellikle de Körfez ülkeleri İsrail'le ilişkileri normalleştirmek için 2018'de adeta bir yarışa girdiler. İsrail başbakanı Netanyahu, Umman'ı ziyaret etti ve burada Sultan Kabus tarafından sıcak ilgiyle karşılandı. Sonra İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miri Regev, ardından İletişim Bakanı Eyüp Kara Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)'ni ziyareti etti. Katar'daki Dünya Artistik Cimnastik Şampiyonası'na İsrail Milli Takımı'nın katılması ve İsrail milli marşının çalınması da bu doğrultuda dikkat çeken bir gelişme oldu. Bu arada Bahreyn de Netanyahu'yu davet etti.

Arap liderlerin İsrail'le ilişkileri normalleştirmek için başlattıkları yarışa onlardan sonra Afrika'dan Çad Cumhurbaşkanı İdris Debi katıldı. Debi, İsrail'le ilişkileri güçlendirmek amacıyla Kasım 2018'de Netanyahu'ya ve ekibine yönelik bir ziyaret gerçekleştirdi.

Debi, Sudan'la İsrail arasında ilişkilerin başlatılması için de arabuluculuk yapabileceği iddiasında bulundu. Bu arada siyonist medya bir haber piyasaya sürerek Netanyahu'nun Sudan'a bir ziyaret gerçekleştireceği iddiasında bulundu. Ancak Sudan yönetimi bu iddia ve haberleri yalanlayarak İsrail'le kesinlikle ilişkileri başlatma düşüncesinde olmadıklarını ve Netanyahu'nun Sudan'ı ziyaret etmesinin mümkün olmadığını bildirdi.

Hamas Liderlerinden Imad El-Alemi'nin Vefatı

Hamas’ın siyasi kanadının ileri gelen liderlerinden Imad El-Alemi, Gazze’de kendi evinde silahını kontrol ederken kazayla ateş alması üzerine kafasından ağır yaralandı. Tedavi için hastaneye kaldırıldı. Ancak günlerce süren müdahaleler sonuç vermedi ve Alemi, 30 Ocak 2018'de hayata veda etti. Bazı haber kaynaklarında olayın bir suikasttan kaynaklanmış olabileceği iddiaları gündeme getirildi. Ancak Hamas olayın tamamen kaza olduğunu herhangi bir suikast söz konusu olmadığını açıkladı. Imad El-Alemi, Hamas’ın etkin liderlerinden biriydi. Pek konuşmaması ve açıklama yapmaması sebebiyle fazla gündeme gelmiyordu.

2018'de Önemli Çalkantılara Sahne Olan Suudi Arabistan

Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğunda Öldürülmesi

İslâm dünyasında 2018'de en çok konuşulan hadise Suudi Arabistan vatandaşı ve Washington Post yazarı gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın 2 Ekim 2018'de Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu binası içinde öldürülmesi olayı oldu. Olayın bu kadar yankı bulmasının en önemli iki sebebi cinayetin bir başkonsosluk binasında ve çok korkunç yöntemlerle gerçekleştirilmesiydi. Suud yönetimi başlangıçta başkonsolosluk binasında cinayet işlendiğini kabul etmeyerek Kaşıkçı'nın resmi işlemlerini tamamladıktan sonra binadan çıktığını ileri sürdü. Ancak Türkiye'nin ortaya koyduğu belgelerin onun dışarı çıkmadığını ispat etmesi üzerine Suud yönetimi Kaşıkçı'nın konsolosluk binasında yanlışlıkla öldürüldüğünü açıkladı. Ama önceden yapılan hazırlıklar ve olayın vuku buluş tarzı kasıt olduğunu gösteriyordu. Suud yönetimi sonunda Kaşıkçı'nın kasten öldürüldüğünü ve cesedinin parçalandığını itiraf etti. Ancak cesedi ortaya çıkarmayarak parçaların bir yerli işbirlikçiye verildiğini iddia etti. 'Yerli işbirlikçi' olarak da herhangi bir isim vermedi. Olayla ilgili olarak 18 kişiyi gözaltına aldığını iddia ederek bunları kendisinin yargılayacağını açıkladı.

Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak Suud yargısının yürüttüğü soruşturma dahilinde bu ülkenin başsavcısı Suud El-Mu'ceb, Türkiye'ye bir ziyarette bulundu. Ancak Türkiye tarafından yapılan açıklamada savcının ziyaretinin olayın birlikte çözüme kavuşturulması açısından bir yarar sağlamadığına dikkat çekildi.

Suudi Arabistan başsavcılığı adına daha sonra sözcü Şa'lan Şa'lan tarafından bir basın açıklaması yapıldı. Bu açıklama kendi içinde birçok çelişki içermesiyle dikkat çekiyordu. Açıklamanın en önemli yanı ise Kaşıkcı'nın öldürülmesinden sonra cesedinin parçalandığının itiraf edilmesiydi. Ama cesedin parçalanmış halinin yerli bir işbirlikçiye verildiği iddia ediliyordu. Başsavcı ise Türkiye'yi ziyareti esnasında kendilerinin böyle bir iddiada bulunmadığını söylemişti. Şa'lan'ın basın açıklamasında tariflere dayanılarak cesedi alan yerli işbirlikçinin bir resminin çizildiği söyleniyor ama kimliği ve irtibat bilgileri hakkında yine bir şey söylenmiyordu.

Türkiye'de emniyet teşkilatının ulaştığı bazı bilgilerin ve bulguların ise cesedin hidroflorik asitle tamamen imha edildiği yönünde kanaate yönelttiği ifade ediliyordu.

Diğer yandan cinayetin arka planıyla ilgili yorumlarda böyle bir cinayetin veliaht prens Muhammed bin Selman'ın bilgisi dışında işlenmesinin mümkün olmadığına dikkat çekildi. Ancak ABD Başkanı Trump her şeye rağmen Bin Selman'ın makamını koruyabilmek ve ona dokunulmasını önlemek için onun bu cinayet planından önceden haberdar olduğu konusunda kesin bir kanaat oluşmadığı iddiasında ısrarlı davrandı. Onun bu ısrarında ABD'nin Suudi Arabistan'la ticari ilişkilerini önemsemesinin yanı sıra İsrail'in Bin Selman'a sahip çıkma konusundaki gayretlerinin de önemli rolü vardı. İsrail kendi hesapları ve planları açısından Bin Selman'ın saltanatının garantiye alınmasına büyük önem veriyordu.

Görüldüğü kadarıyla cinayet Suudi Arabistan'a 110 milyar dolarlık silah satışı için önemli anlaşmalar imzalayan ve bu ülkeyi sağmal inek gibi sağmaya çalışan Trump yönetimini de sıkıntıya soktu.

Trump'ın Suudi Arabistan'a Desteği ABD Yargısının Tutumunu Değiştirmedi

Suudi Arabistan’da bir saray darbesiyle veliaht prens yapılmasından sonra ABD’ye ve İsrail'e yaranabilmek için kendince “cesaretli (!)” adımlar atan Bin Selman tüm çabalarına rağmen yine de ABD yargısına yaranamadı.

11 Eylül olaylarından dolayı Suudi Arabistan aleyhine açılan tazminat davalarının iptali için bu ülkenin yaptığı başvuru New York’taki Manhattan Bölge Mahkemesi tarafından reddedildi.

Veliaht prens mahkemenin kararının çıkacağı tarihten önce ABD’ye iki hafta süren bir seyahat düzenledi. Orada değişik yerlerde konferanslar vermek, muhtelif ziyaretler düzenlemek ve görüşmeler yapmak suretiyle yoğun kulis çalışmaları yaptı. Ama çabalarından hiçbir sonuç elde edemedi ve mahkemenin kararı Suudi Arabistan’ın talebinin aleyhine oldu.

Manhattan Bölge Yargıcı Goerge Daniels’in verdiği son karara göre, 11 Eylül 2001 saldırılarından dolayı Suudi Arabistan aleyhine dava açılabilmesi ve söz konusu saldırılarda zarar görenlerin veya ölenlerin ailelerinin bu ülkeden tazminat istemeleri mümkün. Karar saldırılarda ölenlerin aileleri, yaralananlar ve iş yeri sahipleri dâhil toplam 25 bin kişiyi kapsıyor. Onların tazminat davalarını kazanmaları durumunda da Suud yönetiminin çok ağır miktarlarda tazminat ödemeye mahkûm edilmesi söz konusu.

Suudi Arabistan–Kanada Gerginliği

Suudi Arabistan’da bir yandan reformlardan söz edilse de diğer yandan insanların sırf düşüncelerinden ve siyasi tercihlerinden dolayı gözaltına alınması işlemleri 2018'de de devam etti. 31 Temmuz 2018 Salı gecesi gerçekleştirilen baskınlarda da insan hakları alanında faaliyetleriyle öne çıkan bazı kadınlar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında bu alanda öne çıkan ve dünya çapında ün yapmış olan Nesime es-Sade ile Semer Bedevi de vardı. Kanada Dışişleri Bakanı Chrystia Freeland bu gözaltıları eleştirerek söz konusu kadınların derhal serbest bırakılmasını isteyen bir tweet mesajı yayınladı. Kanada’nın Riyad Büyükelçisi Dennis Horak da yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’ın tutumunu eleştirdi. Bunun üzerine Suud yönetimi Kanada’ya çok sert bir çıkış yaparak bu ülkenin Riyad büyükelçisinin 24 saat içinde Suudi Arabistan’ı terk etmesini istedi. Kanada ile ticari ilişkilerini de tamamen dondurduğunu ve yeni anlaşmalar yapmayacağını açıkladı. Bu tutum iki ülke arasında gerginliğe neden oldu. Ancak Kanada, düşünce mağdurlarının özgürleştirilmesi konusundaki tutumunu değiştirmeyeceğini bildirdi.

Suudi Arabistan’ın bu konuda sergilediği tutum kendisinin zulüm uygulamalarına ve totaliter siyasi yapısına diplomatik alanda bile herhangi bir eleştiride bulunulmasına tahammül edemediğini ortaya koyması açısından dikkat çekiciydi.

Suudi Arabistan'ın Geleceğe Yatırım Girişimi (FII) Forumu

Kaşıkçı cinayetinden dolayı ciddi eleştirilerin hedefi olan Suudi Arabistan bir yandan da ekonomik ataklarını sürdürdü. Bu amaçla Geleceğe Yatırım Girişimi (Future Investment Initiative -FII) bir diğer adıyla Çöldeki Davos forumu adını verdiği bir program düzenledi.

Kaşıkçı cinayetinden dolayı birçok önemli devlet adamı ve bazı büyük firmaların ileri gelenleri forumu boykot ettiklerini önceden açıkladılar. Boykot edenlerin sayısı kırkı geçti. Bazı önemli basın yayın kurumları da forumun sponsorluğundan çekildi. Bu boykotlar ve sponsorların bir bir çekilme kararı almaları forumun tamamen iptal edilmesi ihtimalini de akla getirmişti. Ancak Suud yönetimi yine de forumu belirlenen tarihte yani 23-25 Ekim 2018 tarihlerinde üç gün süreyle gerçekleştirdi.

Boykotlara rağmen yine de foruma birçok ülkeden ve firmadan katılım oldu. Tabii bu ülkeleri ve firmaları Suudi Arabistan'ın gerçekleştirdiği bir cinayete karşı tavır koymaktan ziyade kendi çıkarları ilgilendiriyordu. Suudi Arabistan önemli bir para kaynağına sahip olduğundan ve yeni dönemle ilgili önemli projeleri olduğundan bu projelerden pay kapabilmek için forumdaki yerlerini aldılar. Forumda Suud yönetimi muhtelif ülkelerle ve firmalarla yüksek miktarlarda maliyetleri olan çeşitli projelerin sözleşmelerini imzaladı.

Suudi Arabistan Hükümetinde Değişiklikler

Suudi Arabistan'da 27 Aralık 2018 Perşembe akşamı bazı bakanlıklarda, emirliklerde, Şura Meclisi üyeliklerinde ve bazı ulusal kurumların yönetimlerinde değişiklikler oldu. Suudi Arabistan'da seçim veya parlamenter düzen olmadığı için kral istediği değişiklikleri yapabilir. O yüzden değişiklikler hükümet değişikliği değil yeni atamalar şeklinde oluyor. 27 Aralık 2018'de gerçekleştirilen değişikliklerin de bu ülkede bakanlıklarda ve üst kademelerde son yıllarda gerçekleştirilen en geniş çaplı değişiklik olduğu ifade edildi.

Bu değişiklikte Kaşıkçı cinayetinin etkisi olduğu tahmin ediliyor. Cinayetin işlenmesinden kısa bir süre sonra Ekim 2018'de küçük çaplı değişiklik yapılmış, istihbarat başkan yardımcısı Tümg. Ahmed Asiri ve Kraliyet Divanı Müsteşarı Suud El-Kahtani görevden alınmıştı.

27 Aralık'taki değişiklikte, Kaşıkçı cinayetinde birinci derecede rolü olduğu tahmin edilen Veliaht Prens Bin Selman'ın konumuna ise dokunulmadı. Başbakan Yardımcısı, Savunma Bakanı, Güvenlik ve Siyaset İşleri Kurulu Başkanı ve Ekonomik İşler Kurulu Başkanı vasıfları aynen korundu.

Önemli bir gelişme de 2017'deki saray darbesi olaylarında Riyad'daki beş yıldızlı Ritz Carlton Oteli'nde gözetim altına alınan İbrahim El-Assaf'ın Dışişleri Bakanı yapılması oldu. Kraliyet ailesine yaranmaya ve veliaht prensin Kaşıkçı cinayetindeki rolünün üstünü örtmeye çalışan Adil Cübeyr ise bu görevden alındı. Onun rütbesi düşürülerek Dış İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı yapıldı.

Bu arada Kral Selman'ın bir diğer oğlu Sultan bin Selman da yeni kurulan Uzay Komitesi'nin başkanı yapıldı.

Önemli bir gelişme de Suudi Arabistan'da ilk kez bir bayanın bakan yardımcısı yapılması oldu. İman bintu Hibas ibni Sultan El-Metıri Ticaret ve Finans Bakanı'nın özel yardımcısı yapıldı.

Yemen’de Savaş, Açlık, Salgın Hastalıklar ve Siyasi Pazarlıklar

Yemen’de İran destekli Husi örgütüyle, Suud destekli Aden hükümeti ve onun arkasında duran Körfez koalisyonu arasında çatışmalar 2018'de de devam etti. Bu savaş tamamen bölgesel güçlerin iktidar ve hakimiyet kavgası niteliği taşıyor. Yemen halkı bu savaşın hiçbir tarafında yer almıyor ve savaş bu halka sadece zarar getiriyor. Savaş yüzünden binlerce Yemenli salgın hastalıklara maruz kalmış durumda. Açlık problemi ise 2018'de daha fazla yayıldı.

Hâkimiyet kavgası veren güçlerin savaşları 2018'de kuzeydeki Hudeyde bölgesi üzerinde yoğunlaştı. Körfez koalisyonu, Abdurabbih Mansur el-Hadi liderliğindeki Aden hükümetiyle birlikte Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde şehrinin kontrolünü ele geçirmeye çalıştı. Buranın kontrolünün ele geçirilmesi durumunda Husi örgütünün kıskaca alınmış olacağına inanılıyordu. Bu şehrin limanının aynı zamanda Husi örgütünün denizden takviye almasında önemli bir konumda olduğu düşünülüyordu. İran'ın, Husi örgütüne silah desteğini büyük ölçüde deniz üzerinden ulaştırdığı düşünülüyordu. Ayrıca Husi örgütüne Afrika’dan takviye için toplanan militanların deniz yoluyla ulaşması sağlanıyordu. Hudeyde’de kontrolün ele geçirilmesi durumunda bu örgütün deniz bağlantısının büyük ölçüde kesilmiş olacağı düşünülüyordu.

Sa’de Katliamı

9 Ağustos 2018'de, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez Koalisyonu güçleri tarafından atılan füze Yemen’in kuzey bölgesindeki Sa’de şehrinde bir pazar yerinde bir okul servis otobüsüne isabet etti. Olayda 29’u öğrenci, elli kişi hayatını kaybetti, seksen kişi de yaralandı. Husi örgütü saldırıdan Suudi Arabistan’ı sorumlu tuttu. Suudi Arabistan da saldırının kendilerine füze atan Husi örgütüne yönelik olduğunu ileri sürdü. Oysa saldırı bir pazar yerini hedef almış ve bir okul otobüsüne isabet etmişti. BM saldırıyla ilgili soruşturma başlatılacağını açıkladı.

BAE'nin Yemen'in Sokotra Adasını Gasp Etmesi

Aden hükümetine destek verdiklerini ileri süren ülkelerin Yemen’in topraklarına göz dikmeleri ilginç gelişmelere neden oldu. Normalde Suudi Arabistan’ın kurduğu koalisyon çatısı altında Aden hükümetine destek verdiğini iddia eden Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen’in stratejik ve turistik Sokotra adasını ele geçirdi. BAE önce bu adaya disiplin ve düzeni sağlama iddiasıyla asker gönderdi. Sonra adanın limanını ve havaalanını ele geçirerek Yemenli yetkilileri zorla çıkardı. Buna tepki gösteren Aden hükümeti BAE’den Yemen’in topraklarına göz dikmemesini ve Sokotra adasındaki askerlerini çekmesini istedi. Ancak BAE, kendisinin Yemen topraklarında gözü olmadığını iddia etmesine rağmen söz konusu adadaki askerlerini çekmemekte ısrarını bir süre sürdürdü. Meselenin halli için Suudi Arabistan devreye girdi. Daha sonra yapılan görüşmeler sonucu BAE, adadaki askerlerini çekti.

Uzlaşma İçin İsveç Görüşmeleri

Yemen'de savaşın ateşinin düşürülmesi ve halka insanî yardımların yollarının açılması amacıyla 6 Aralık 2018 Perşembe günü İsveç'in başkenti Stockholm'e 77 km mesafede bulunan Rimbo kasabasındaki Johannesberg Sarayı'nda BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths'in gözetiminde bir haftadan fazla süren görüşmeler gerçekleştirildi. Görüşmelerin son bölümüne BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de katıldı.

Görüşmelerde ele alınan öncelikli dosyalar arasında karşılıklı olarak esirlerin serbest bırakılması, Hudeyde'de çarpışmaların durdurulması, Merkez Bankası konusunda bir ittifak sağlanması, Taaz şehri üzerindeki kuşatmanın kaldırılması, zor durumda olanlara insanî yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve kapalı durumdaki Sana Havaalanı'nın yeniden kullanıma açılması gibi konular yer alıyordu.

Öncelikli olarak ele alınan esirlerin karşılıklı serbest bırakılması konusunda bir ön anlaşma sağlandı ve taraflar serbest bırakılmasını istedikleri esirlerin listesini verdiler. Aden hükümetine bağlı olan Yemen Dışişleri Bakanı bir twitter mesajında Husiler nezdinde esir ve tutuklu olan 8576 kişinin serbest bırakılması için liste verdiklerini dile getirdi. Bu arada yine hükümete yakın Sebe Haber Ajansı'nın verdiği bilgiye göre hükümet heyeti Husi milislerden adam kaçırma işlemlerinin tekrar etmemesi için güvence istedi. Husilerin de karşı tarafın serbest bırakması için 7500 kişilik bir liste verdiği ifade edildi. Husi heyetinde esirlerden sorumlu kişi serbest bırakma işleminin 20 Ocak 2019'da başlayabileceğini söyledi. Serbest bırakma işlemlerinin Sana ve Seiyun şehirlerinde ve Kızılhaç'ın gözetiminde gerçekleşeceği dile getirildi.

Hudeyde şehri ve limanı için bir ateşkes sağlanması konusunda da anlaşmaya varıldığı açıklandı. Hudeyde ile ilgili anlaşma limana ve şehre tarafsız güçlerin konuşlandırılmasını ve geniş çaplı ateşkes sağlanmasını kapsıyordu. BM Genel Sekreteri Guterres, Hudeyde ile ilgili anlaşma konusunda yaptığı açıklamada BM'nin Hudeyde limanında lider rolü üstleneceğini, Yemen'e insanî yardımların önünün açılacağını ve böylece milyonlarca Yemenlinin yaşam şartlarının iyileştirileceğini ifade etti.

Ancak Hudeyde'yle ilgili ateşkes ihtiyatlı ateşkes niteliği taşıyordu ve uygulamaya geçirilmesi zaman aldı. Yemen'in ithal ettiği gıda ürünlerinin yaklaşık yüzde doksanı ve insanî yardımların da yüzde sekseni Hudeyde limanı üzerinden girdiği için bu limanda kontrolün uluslararası bir mekanizmaya verilmesi ve bu limanın bulunduğu kentte ateşkesin sağlanması Yemen halkının çektiği sıkıntıların azaltılması açısından büyük önem taşıyordu.

Guterres, Taiz'le ilgili olarak da durumun kolaylaştırılması için bir ortak anlayışa varıldığını söyledi.

ABD’nin İran’la Nükleer Anlaşmadan Çekilmesi ve İran'a Yeniden Ambargo

ABD Başkanı Trump, ABD’nin Obama döneminde AB ile birlikte nükleer teknolojinin kullanılması konusunda İran’la yaptığı anlaşmadan 2018'de çekildi. Bu anlaşmaya göre İran, nükleer teknolojiyi silah yapımında kullanmamayı taahhüt etmiş ve bu teknolojiyi kullandığı tesisleri Batının denetimine açmıştı. Ancak Trump, İran’ın gizli bir şekilde nükleer silah üretmeye devam ettiğini ileri sürerek anlaşmadan çekildi. ABD’nin çekilmesi İran’a ambargoyu yeniden başlatması anlamına geliyordu. AB ülkeleri ise anlaşmayı sürdüreceklerini açıkladılar.

Trump, anlaşmadan çekilmesinden sonra İran’a ambargoyu yeniden başlattığı gibi kendisiyle işbirliği içinde olan ülkelerden de bu ambargoya destek vermelerini istedi. Hatta İran’ın petrol satışını sıfıra düşürmeyi hedeflediğini dile getirdi. Bunun üzerine İranlı bazı yetkililer İran petrolünün satılamaması durumunda Körfez’deki diğer ülkelerin de petrollerini satamayacaklarını ifade ettiler. Bununla kastettiklerinin Hürmüz Boğazı’nın kullanıma kapatılması olduğunu da ima etmeye çalıştılar. Oysa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma yetkisi olmadığı gibi buna cesaret etmesi de mümkün değildir. Zaten ABD'nin tehditleri üzerine de ağız değiştirme yoluna giderek maksatlarının Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmadığını, İran petrolünün satılamaması durumda Körfez’deki diğer ülkelerin de petrollerini satmakta zorlanacakları olduğunu dile getirerek dolambaçlı ifadeler kullanma yoluna gittiler. Fakat bu savaşta Trump’ın da amacını gerçekleştirmesi ve İran’ın petrol satışlarını sıfıra düşürmesi imkânsızdır. Çünkü her şeyden önce İran’ın günlük olarak ürettiği petrolün üçte bire yakınını Çin satın almaktadır ve onun da ABD ambargosuna destek vermediği biliniyor. Kalan petrolü satın alanlardan da bazıları ABD ambargosuna destek vermiyor.

ABD anlaşmadan çekilmesinden sonra iki aşamalı ambargo uygulayacağını açıkladı. İkinci aşaması da 5 Kasım 2018'de başlatıldı. Bu aşamadaki yaptırımlar daha çok enerji, gemicilik, deniz ulaşımı ve finans sektörlerini kapsıyordu. Bazı ülkeler bu aşamada İran'la ilişki konusunda müstesna tutuldu. Türkiye de müstesna tutulan ülkelere dâhil edildi.

Fas'ın İran'la İlişkilerini Kesmesi

Fas, ülkenin Batı Sahra bölgesinde ayrılıkçı bir gerilla savaşı veren Polisaryo Cephesi’nin militanlarına askerî malzeme ve eğitim desteği verdiği gerekçesiyle İran’la ilişkilerini kesti. Fas yönetimi İran’ın Polisaryo Cephesi’ne Lübnan’daki Hizbullah örgütü vasıtasıyla Cezayir’deki büyükelçiliği üzerinden yardımda bulunduğunu iddia etti. Hizbullah ve İran yönetimi iddiaları yalanladı. Ancak Fas yönetimi ellerinde bu yardımı ve eğitim desteğini kanıtlayan pek çok belge olduğunu ileri sürdü.

İran'ın Ahvaz Şehrinde Askeri Törene Saldırı

İran'ın, Arap nüfusun çoğunlukta olduğu Huzistan eyaletinin Ahvaz kentinde, İran-Irak Savaşı'nın başlamasının yıldönümü münasebetiyle düzenlenen kutlamalar esnasında askeri geçit törenine saldırı düzenlendi. Saldırıyı önce bölgedeki Arap nüfus adına bağımsızlık savaşı veren Ahvaziye örgütü sahiplendi. Ancak IŞİD örgütü de üstlendi ve bu örgüt saldırıyla ilgili bazı video görüntüleri de yayınladı. Ahvaz bölgesinde yaşayan Araplara İran'ın baskı uygulaması sebebiyle bölgede ayrılıkçı bir hareket bulunuyor.

Libya'da Halife Haftar Örgütünün Hakimiyet Savaşı

Suudi Arabistan ve BAE’nin Libya’daki halk devriminin başarılı olmasını ve halkı temsil edecek bir yönetimin oturmasını engellemek amacıyla ortaya çıkardığı Halife Haftar örgütü Libya’da karışıklıklar çıkarmaya devam etti.

Suudi Arabistan ve BAE'nin verdiği maddi destekle Afrika ülkelerinden paralı militan devşiren Haftar örgütü aynı zamanda Kaddafi dönemi kalıntısı askerleri de saflarına alarak önemli avantajlar elde ettiği için Libya’nın doğu bölgesinde yer alan bazı stratejik merkezleri ele geçirdi. Ramazan bayramına doğru da Bingazi ile Tobruk arasında kalan Derne’yi tamamen kontrol altına aldı. Haftar’ın militanlarının Derne’yi ele geçirdikten sonra burayı savunan mücahitlere karşı sergilediği vahşetin görüntüleri tüyler ürperticiydi. Haftar’ın militanları Derne’yi savunan insanları yere yatırarak kafalarına ve bedenlerine şarjörler dolusu mermiler boşaltıyorlardı.

Haftar’ın militanları Derne’den sonra “petrol hilali” olarak isimlendirilen körfez bölgesine yöneldiler. Bu bölgedeki limanlar Libya’nın önemli petrol kaynaklarının ihraç edilmesinde kullanılıyor. Haftar militanlarının saldırıları bu limanların kullanılmasını ve petrol ihracatını büyük ölçüde engelledi.

Mısır'ın da Haftar'a askeri teçhizat temin ettiği ve saflarında savaştırmak üzere asker gönderdiği BM raporu ile ortaya kondu.

Libya Hakkında Palermo Zirvesi

Libya'daki iç çatışmaya çözüm bulunması için İtalya'nın Sicilya Adası'nın başkenti Palermo'da Kasım 2018'de bir zirve düzenlendi. Ancak yapılan görüşmelerden herhangi bir sonuç alınamadı ve çok genel kararlar alınarak zirve sonlandırıldı. Türkiye adına zirveye katılan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Avrupa ülkelerinin darbeci general Haftar'dan yana tutumlarından dolayı zirveyi terk etti. Türkiye ile birlikte Katar temsilcisi de terk etti.

Ürdün’de Gösteriler ve Hükümet Değişikliği

Ürdün kendi ayaklarının üstüne durabilen bir ülke değildir. Ekonomisi dış yardımlara bağımlıdır. Fakat Katar’a abluka başlatılması sürecinde Ürdün bu ülkeyle diplomatik ilişkilerinin sadece düzeyini düşürdüğü, Suud liderliğindeki dörtlü grubun yaptığı gibi ilişkileri tamamen kesmediği için Suudi Arabistan ve BAE, Ürdün’e yaptığı yardımları kesti. Ciddi bir dış borç yükü altında olan Ürdün bu yardımların kesilmesi üzerine kaynak temin etmekte zorlanmaya başladı. Bu yüzden bazı ürünlerin fiyatlarını artırdı. Sonra da IMF’nin verdiği reçeteyi uygulayarak yeni bir gelir vergisi kanunu çıkarmak istedi. Fakat yeni gelir vergisi yasa tasarısı halkın ciddi tepkisine neden oldu ve ülkenin değişik şehirlerinde büyük çaplı gösteriler düzenlendi. Olayların büyümesinin tehlikeli sonuçlara neden olacağını fark eden Kral II. Abdullah, Başbakan Hani el-Mulki’yi çağırarak onun hükümetinin istifasını istedi. Bunun üzerine el-Mulki ve hükümeti istifa etti. Sonra Kral, el-Mulki hükümetinde Eğitim ve Öğretim Bakanı olan Ömer Er-Rezzaz’a hükümeti kurma görevi verdi.

Ürdün’deki karışıklıkların bütün bölgede çalkantılara neden olabileceğini fark eden Suudi Arabistan ve BAE de tutumunu değiştirdi. Kral Abdullah, Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek Mekke’de Kral Selman'la görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra Ürdün’e iki buçuk milyar dolar yardım sözü verildi. Bu yardımın bir milyar dolarını Kuveyt, bir buçuk milyar dolarını da Suudi Arabistan ve BAE verecekti. Ayrıca Ürdün’ün diplomatik ilişkiler düzeyini düşürdüğü Katar’dan da yardım vaadinde bulunuldu. Katar hem beş yüz milyon dolar hem de işsizlik sorununun aşılmasını sağlayacak yatırımlar vaadinde bulundu. Bu gelişmelerden sonra yeni gelen hükümet de yeni vergi yasa tasarısını geri çekti ve Ürdün’deki olaylar duruldu.

Tunus’ta Gösteriler

Tunus’ta 2018’in başlarında bazı tüketim maddelerinin fiyatlarının artması halkın tepkisine ve protesto eylemlerine neden oldu. Bazı yorumlarda bu gösterilerin planlanmasında ve yönlendirilmesinde BAE’nin önemli rolü olduğuna dikkat çekildi. Çünkü daha önce zaten BAE’nin Tunus’u karıştırmak istediği yönünde haberler medya organlarına yansımıştı. Aralık 2017’de bazı Tunuslu kadınların BAE’nin Emirates uçaklarına alınmaması yüzünden başlayan kriz nedeniyle Emirates uçaklarının da Tunus havaalanlarına inmesine izin verilmemesinin böyle bir toplumsal çalkantının planlanmasına gerekçe oluşturmuş olması ihtimali vardı. Ayrıca BAE’nin olayların hemen ardından İslamî çizgideki Nahda Hareketi’nin Tunus’taki koalisyondan çıkarılması için bastırması olaylarla bağlantısının bulunduğuna işaret ediyordu. Ancak BAE’nin böyle bir çalkantıyı planlamasına imkân veren şartlar da Tunus’un içindeki ekonomik sıkıntılar sebebiyle oluşmuştu.

Tunus’taki olaylarda bazılarının fırsatçılık ederek dükkanlara baskınlar düzenlemeleri ve yağmalamalar yapmaları polisle göstericiler arasında çatışmalara neden oldu. Bu çatışmalar yüzünden bir kişi hayatını kaybederken onlarca kişi de yaralandı. Ayrıca polis yüzlerce kişiyi gözaltına aldı.

Daha sonra hükümet olayları yatıştırmak amacıyla bazı yeni düzenlemeler gerçekleştirme ihtiyacı duydu. Bunun başında da yoksullara ve işsizlere ek destek sağlanması geliyordu. İşsizlere yahut gelirleri belli bir limitin altında olanlara ek yardım yapılması ve sağlık giderlerinin karşılanması konusunda desteğin artırılması kararlaştırıldı. Hükümetin yardım ve destek vaatlerinin olayların yatıştırılmasında işe yaradığı görüldü. Fakat olaylarla ilgili yorum yapanlar bu yardımların geçici bir çözüm olduğunu, kalıcı çözümler bulunması için ekonomide köklü reformlar yapılmasına ihtiyaç olduğunu dile getirdiler.

Sudan'da Gösteriler

Sudan'da 2018'e bazı önemli ekonomik sıkıntılarla girdi. Bunun birinci sebebi tabii ki küresel güçlerin Batı kanadının Sudan'ı sıkıştırması ve ekonomik yönden ona ambargo uygulamasıydı. Ülkenin ikiye bölünmesi ve Güney Sudan diye ayrı bir devletin kurulması da Sudan tarafında ekonomik sıkıntıların artmasına yol açan bir gelişme oldu. Çünkü özellikle petrol kaynaklarının önemli bir kısmı Güney Sudan tarafında kaldı ve petrolden elde ettiği gelirler bayağı azaldı. Suudi Arabistan'ın liderliğindeki Körfez koalisyonunun Katar'a abluka uygulaması sürecinde Sudan'ın bu ablukaya destek vermemesi ve Katar'la ilişkileri sürdürmesi sebebiyle Suudi Arabistan'ın bu ülkeye yardımlarını tamamen kesmesi ise ekonomik sıkıntıların daha da artmasına neden oldu.

Fakat muhalefet partilerinin ve ülkedeki bazı sivil toplum kuruluşlarının kitlesel tabanı Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El-Beşir'in, Suriye'deki Baas diktatörü Beşşar El-Esed'i ziyaret etmesinin hemen ardından meydanlara dökmesinin de tesadüfi bir gelişme değildi. Sudan muhalefetinin, Beşir'in Suriye'deki zulüm rejiminin liderini ziyaret etmesi karşısında toplumda oluşan rahatsızlığı ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan rahatsızlıklarla birleştirerek tepkinin sokaklara taşmasını sağlaması daha kolay olmuştur.

Sudan kolluk kuvvetleri gösterilere karşı sert bir tavır sergiledi. Bu da onlarca kişinin hayatını kaybetmesine yüzlercesinin de yaralanmasına neden oldu. Ama buna rağmen gösteriler durmadı.

Sudan'daki İhvan'ın Eski Lideri Sadık Abdülmacid'in Vefatı

Müslüman Kardeşler’in Sudan kanadının eski genel murakıbı Sadık Abdülmacid 29 Mart 2018'de 92 yaşında vefat etti. 1991-2008 yılları arasında Sudan’daki Müslüman Kardeşler’in genel murakıplığını yapan Sadık Abdülmacid 1926 doğumluydu. Kahire Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştu.

Hindistan'daki Arakanlı Müslümanların Myanmar'a İadesi

Myanmar'daki zulüm rejiminin insanlık dışı muamelelerine ve tehcir uygulamasına maruz kalan Arakanlı Müslümanların çoğunluğu Bangladeş'e iltica etti. Ancak onlardan başka ülkelere iltica edenler de oldu. Bu ülkelerden biri de Hindistan. Fakat Hindistan yönetimi onlardan yedi kişiyi Ekim 2018'in başında Myanmar'a iade etti. Hindistan'ın, Myanmar rejiminin onlara işkence edeceğini bile bile Müslümanları teslim etmesine BM ve muhtelif insan hakları kuruluşları tepki gösterdi. Hindistan'ın bu Müslümanları Myanmar'a iade etmesi Hindistan'a iltica etmiş olan diğer Müslümanlarda da endişeye yol açtı. Hindistan'a iltica etmiş olan Arakanlı Müslümanlar Hindistan hükümetinin kendilerini Myanmar'a teslim etmesinin kendileri için ölümden daha kötü olacağını dile getirdiler.

Pakistan Seçimleri

25 Temmuz 2018'de Pakistan’da hem eyalet meclislerinin hem de federal meclisin üyelerinin belirlenmesi için genel seçimler yapıldı. 2018 seçimleri önemli gelişmelere sahne oldu. Seçimlerden önce bazı adayların da aralarında bulunduğu onlarca kişinin hayatını kaybetmesine veya yaralanmasına neden olan saldırılar gerçekleştirildi. Seçim günü de oy verme merkezlerinden birinin yakınında saldırı düzenlendi ve birçok kişi hayatını kaybederken onlarca kişi de yaralandı.

Pakistan federal meclisinde 342 sandalye bulunuyor. Bunların 272’si seçimlerle belirleniyor. 70 sandalye ise kadınlara ve dinî azınlıklara tahsis edilmiş durumda. Tahsis edilmiş olan sandalyeler de partilerin aldığı oy oranlarına göre dağıtılıyor.

2018 seçimlerinden birinci olarak genel başkanlığını Pakistan’ın milli kriket yıldızı İmran Han’ın yaptığı Pakistan Adalet Hareketi çıktı. Kadınlara ve azınlıklara tahsis edilen kontenjanların dağıtılmasından sonra bu partinin parlamentodaki üye sayısı 158’e çıktı. O yüzden hükümeti kurma görevi de bu partiye verildi. Ancak tek başına hükümeti kurmak için yeterli çoğunluğu elde edemediği için koalisyon hükümeti kurdu.

Malezya Seçimleri

Malezya’da 9 Mayıs 2018'de gerçekleştirilen genel seçimleri 92 yaşındaki eski başbakan Mahathir Muhammed’in başını çektiği Halkın Umudu İttifakı kazandı. Bu ittifak 222 sandalyeli parlamentoda 115 sandalye kazanarak hükümeti kurma imkânı elde etti. Böylece başını Birleşik Malay Milli Organizasyonu (UMNO)’nun çektiği Ulusal Cephe’nin 1957’den bu yana yani altmış yıldan fazla süredir devam eden iktidarı son bulmuş oldu. Ancak bu altmış yıllık iktidarın 22 yıllık kısmını 1981-2003 arasında UMNO’nun genel başkanlığını ve ülkenin başbakanlığını yapan Mahathir Muhammed’in iktidarının oluşturduğunu söylememiz gerekir.

Malezya’da iktidarı elinde bulunduran Ulusal Cephe’nin birinci partisi olan UMNO’nun liderliğini yapan eski başbakan Necib Abdurrezzak’ın bu seçimleri kaybetmesinde özellikle yolsuzluk söylentilerinin önemli rolü olduğu tahmin ediliyor.

Halkın Umudu İttifakı’nın seçimi kazanmasında ise Mahathir Muhammed’nin kişisel popülaritesinin ve karizmasının önemli rol oynadığı tahmin ediliyor. Çünkü onun başbakanlığı döneminde Malezya önemli ataklar ve başarılı yatırımlar gerçekleştirmişti.

Malezya’da Eski Başbakan Necib Abdurrezzak’ın Yolsuzluk Dosyaları

Malezya’da gerçekleştirilen seçimlerde iktidarı Mahathir Muhammed’in almasından sonra eski başbakan Necib Abdurrezzak hakkında yolsuzluk soruşturma dosyaları yeniden açıldı.

27 Haziran 2018'de Malezya polisi, Necib Abdürrezzak ve aile efradına ait usûlsüz yollardan elde edilmiş 273 milyon dolar değerinde mal varlığına ulaşıldığını, bunun içinde Necib’in eşinin önemli miktarda çok kıymetli zinet eşyalarının ve çok pahalı çantalarının da bulunduğunu açıkladı. Emniyet teşkilatının mali suçlar sorumlusu düzenlediği basın toplantısında Malezya tarihinin en büyük yolsuzluk olayıyla karşı karşıya olduklarına ve bunun sorumlusunun da Necib Abdurrezzak ile ailesi olduğuna dikkat çekti.

Bosna Hersek Seçimleri

Bosna-Hersek'te Dayton Anlaşması gereği devletin zirvesinde üç üyeden oluşan bir Cumhurbaşkanlığı Konseyi yer alıyor. Bu konseyin üyelerinin biri Boşnak Müslümanlardan biri Hırvatlardan biri de Sırplardan seçiliyor. Her bir etnik unsur kendi adaylarını belirliyor ve halk bu adaylar arasında seçim yapıyor. 7 Ekim 2018'de gerek Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyelerinin gerekse ulusal ve yerel parlamentoların üyelerinin belirlenmesi için seçim yapıldı.

Seçimlerden önce konseyde Müslüman Boşnakları temsilen, Aliya İzzetbegoviç'in oğlu Bakir İzzetbegoviç yer alıyordu. Bu seçimlerde onun partisi olan Demokratik Eylem Partisi (SDA) adına Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeliğine Şefik Caferoviç aday oldu ve kazandı. Hırvat adaylardan Zeljko Komsic, Sırp adaylardan ise ırkçı görüşleriyle tanınan ve Sırpların yaşadığı bölgenin Bosna-Hersek'ten bağımsız olmasını isteyen Milorad Dodik seçimi kazandı.

Tunus'ta Yerel Seçimler

Tunus’ta 6 Mayıs 2018'de gerçekleştirilen yerel seçimlerde Nahda Partisi birinci oldu. Bu seçimler aynı zamanda Tunus’ta 2011’de halk devriminin gerçekleştirilmesinden sonra düzenlenen ilk yerel seçimlerdi.

Nahda’nın birinci parti olması kendi oyunu artırmasından değil 2014’te gerçekleştirilen genel seçimlerde birinci olan Nida Tunus (Tunus’un Sesi) Partisi’nin ciddi oy kaybetmesinden kaynaklanıyordu.

Normalde Nahda Partisi, halk devriminden sonra 2011’de gerçekleştirilen genel seçimlerde %39 oranında oy alarak birinci olmuş ve hükümeti kurma hakkı elde etmişti. Fakat gerek Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin ve gerekse Avrupa ülkelerinin bu partinin hükümetini sıkıştırmaları önemli zorluklar yaşamasına neden oldu. Aleyhine yürütülen propaganda savaşı da etkili oldu ve 2014’te laik Batıcı çizgideki Nida Tunus Partisi %39 oy alarak birinci oldu. Bu seçimlerde Nahda Partisi ise %31 oy almıştı. 2018 yerel seçimlerinde ise %27.5 oyla birinci oldu ve başkent Tunus’un belediye başkanlığını da kazandı.

Nida Tunus Partisi’nin oy kaybetmesinde onun başını çektiği koalisyon hükümetinin başarısızlığındaki rolünün önemli etkisi olduğu tahmin ediliyor. Nahda’ya olan desteğin büyük ölçüde devam etmesi ise halkın ona güveninin devam ettiğini göstermesi açısından önemliydi.

Lübnan Seçimleri

Öncelikle Lübnan’da 128 sandalyeli bir parlamento bulunduğunu ve bu parlamentoda sandalyelerin dinî ve etnik unsurlara kontenjanlara göre dağıtıldığını hatırlatalım. Anayasaya göre parlamento sandalyeleri Hırıstiyan kabul edilen kesimlerle Müslüman kabul edilen kesimler arasında yarı yarıya yani 64-64 paylaştırılır. Bu paylaştırmada itikadi yönden gulat yani İslâmî temellerin dışına çıkmış kabul edilen Dürziler ve Nusayriler, Müslüman kesime dâhil edilmektedir. Buna göre hıristiyanlara tahsis edilen sandalyelerin 34’ü Arap Katolik olarak bilinen Marunilere, 14’ü Rum Ortodokslara, 8’i Yunan Katoliklere, 5’i Ermeni Ortodokslara, 1’i Ermeni Katoliklere, 1’i Protestanlara, 1’i de diğer hıristiyanlara verilmektedir. Müslümanlara tahsis edilen sandalyelerin 27’si Sünnilere, 27’si Caferi Şiilere, 8’i Dürzilere, 2’si de Nusayrilere verilmektedir. Ancak bir siyasi partinin farklı kesimlerin kontenjanlarından o kesimlere mensup kişileri seçmek şartıyla aday göstermesi mümkündür.

Lübnan’da dokuz yıl aradan sonra 6 Mayıs 2018'de genel seçimler yapıldı. Lübnan Anayasası’na göre seçimlerin beş yılda bir yapılması gerekir. Ancak cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda kriz yaşanması sebebiyle parlamento seçimleri de dört yıl ertelendi.

Her ikisi de Şii partisi olan Hizbullah ile Emel’in oluşturduğu ittifak bu seçimlerin galibi oldu. Ancak bunun sebebi iktidarı elinde bulunduran koalisyonun başını çeken Müstakbel Partisi’nin ciddi oy kaybetmesidir. Çünkü Müstakbel Partisi daha önce 33 sandalye elde etmişti. Son seçimlerde bu sayı 21’e düştü.

Hizb – Emel ittifakı ise bir önceki seçimde 28 sandalye elde etmişti. Bunun 14’ü Hizb’e 14‘ü Emel Partisi’ne aitti. Son seçimde ittifakın sandalye sayısı 1 artarak 29’a çıktı. Fakat Hizb’in sandalye sayısı 13’e düştü, Emel’in sandalye sayısı 16’ya çıktı. Hizb – Emel ittifakının performansını korumasında Suriye’deki savaşın önemli rolü olduğu; çünkü özellikle Şii ve Nusayri tabanın bu savaştan dolayı bu ittifakın arkasında daha çok kenetlendiği tahmin ediliyor. Şii ve Nusayrilerin parlamentodaki toplam kontenjanları ise 29’u buluyor. Bunun 27’si Caferi Şiilere, 2’si Nusayrilere aittir.

Müstakbel Partisi’nin oy kaybetmesinde lideri ve Lübnan Başbakanı Sa’d el-Hariri’nin Suudi Arabistan’da istifa kararını açıklamasının ve bu ülkenin çok fazla etkisinde kalmasının önemli rolü olduğu tahmin ediliyor. Fakat onun oylarının Hizb – Emel ittifakına kaydığı söylenemez. Diğer siyasi partilere kaymış olabilir. Bu seçimde cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın kurduğu ve 29 sandalye kazanan Güçlü Lübnan oluşumunun önemli oy topladığı görüldü.

Bu seçimlerde katılım oranının düşmesi dikkat çekti. Bir önceki seçimlerde %54 katılım gerçekleştiği halde bu seçimlerde bu oran %49,2’ye düştü.

Ayrıca Lübnan Anayasası’na göre cumhurbaşkanının Maruni hıristiyanlardan, başbakanın Sünnilerden, Meclis Başkanının ise Şii Caferilerden olması gerekiyor. O yüzden hükümeti kuracak partilerin başbakanlık için Sünni kesimi temsil eden bir siyasi liderle anlaşması gerekiyordu. Bu konuda Şii ittifakla Müstakbel Partisi arasında anlaşma sağlanamadığından 2018'in sonuna kadar hükümet kurulamadı.

Irak Seçimleri

12 Mayıs 2018'de Irak’ta genel seçimler yapıldı. Bu seçimde büyük ölçüde Şii partiler birbirleriyle yarıştılar. Bağdat’ta en çok oy alan Mukteda es-Sadr’ın desteklediği Sairun Hareketi oldu. Katılımın %44.5 oranında olduğu seçimlerde hile yapıldığı iddiasıyla bazı partiler seçimlerin iptal edilmesini ve yeniden yapılmasını istediler. Ülkede ilk kez elektronik cihazlarla oy kullanma işlemi gerçekleştirildi. Bazı yerlerde cihazların kullanılmasında zorluklar yaşandı. Bu yüzden bazı oyunlar oynandığı ve hileler yapıldığı iddia edildi.

Mali’de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Mali'de 28 Temmuz 2018'de cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirildi. 24 adayın yarıştığı seçimlerde ilk turda kimse yüzde elli oranını aşamadı. O yüzden dokuz gün sonra ikinci tur seçim yapıldı. İkinci tura kalanlar ülkede cumhurbaşkanlığını elinde bulunduran İbrahim Ebu Bekir Keita ile ana muhalefet lideri Soumaila Cisse idi.

İkinci turda cumhurbaşkanı İbrahim Ebu Bekir Keita oyların %67.17’sini alarak birinci oldu. Ülkenin eski Maliye Bakanı olan rakibi Soumaila Cisse ise oyların %32.83’ünü aldı.

Ancak seçim sonuçları ülkedeki muhalefeti tatmin etmedi. Muhalefet partileri seçimlerin dürüstçe olmadığını ve hile karıştırıldığını iddia ederek sonuçları reddettiler. Ancak muhalefetin itirazı sonucu değiştirmedi.

Mısır’da Sonucu Belli Seçimler

Mısır’da cunta lideri diktatör Abdülfettah Sisi’nin kendini yeniden cumhurbaşkanlığına seçtirmek amacıyla planladığı seçimler Mart ayı sonuna doğru gerçekleştirildi. Sonuçları zaten önceden belli olan seçimlerde Sisi, kendisine rakip olarak yine kendi adamlarından Musa Mustafa Musa’yı karşısına koydu. Onun seçilme gibi bir gayesi olmadığı için kullanılan oyların %92’sini Sisi aldı. Rejim halkı oy kullanmaya zorlamak için oy kullanmayanlara para cezası verileceğini duyurdu. Bir yandan da yoğun teşviklerde bulunuldu. Ama bütün tehditlere ve teşviklere rağmen katılım çok düşük oldu. Resmî açıklamalara göre oy kullanım oranı %38’i buldu. Fakat muhalif kanat bu miktarın şişirme olduğunu gerçekte oy kullananların oranının %15’i geçmediğini dile getirdi. Muhalif partiler seçimleri boykot etti.

Mısır’da Yusuf El-Karadavi’ye Müebbet Hapis

Mısır’daki cunta yönetimi siyasi gerekçelerle idam ve müebbet hapis cezaları vermeye devam etti. Ocak 2018'de sonuçlandırılan bir davada da İslâm âleminin ileri gelen ilim adamlarından ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Prof. Dr. Yusuf El-Karadavi’ye müebbet hapis cezası verildi. Aynı davada 16 kişiye daha müebbet hapis cezası verilirken sekiz kişiye de idam cezası verildi. Müebbet hapse mahkûm edilenler arasında Müslüman Kardeşler’in İrşad Bürosu üyeleri de bulunuyordu. Davada Yusuf El-Karadavi bir albayın öldürülmesine teşvikte bulunmakla mahkûm edildi. Müebbet hapis ve idam cezalarına mahkum edilenler yasaya aykırı olarak kurulmuş bir cemaate mensubiyet, kişisel hürriyetlere ve kamu hukukuna tecavüz gibi değişik suçlarla suçlandılar.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Seçimleri

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin parlamento seçimleri normalde 1 Kasım 2017'de yapılacaktı. Ancak bağımsızlık referandumu bu seçimlerin vaktinde yapılmasını engelledi ve seçimler ertelendi. 30 Eylül 2018'de gerçekleştirildi. Seçimlerde Kürdistan Demokrat Partisi birinci oldu ve özerk yönetim parlamentosunda 45 sandalye kazandı. İkinci sırada yer alan Kürdistan Yurtsever Birliği 19, üçüncü sırada yer alan Değişim Hareketi (Goran) 13, dördüncü sırada yer alan Yeni Nesil Hareketi 9, beşinci sırada yer alan İslâmî Cemaat 7, altıncı sırada yer alan Islah Grubu ise 6 sandalye kazandı. Bazı siyasi partiler seçimlerde hile yapıldığını iddia ederek itirazda bulundular.

Arap Birliği'nin Zahran Zirvesi

Arap Birliği teşkilatının 29. Zirvesi, Suudi Arabistan’ın Zahran şehrinde 15 Nisan 2018'de Suud Kralı Selman bin Abdülaziz’in başkanlığında gerçekleştirildi. Normalde zirve Mart sonunda ve Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenecekti. Ancak Mart sonunda Mısır’da seçimler olması gerekçe gösterilerek Nisan ortasına ertelendi. Yemen’deki Husi örgütünün de zaman zaman Riyad’a yönelik füze saldırıları gerçekleştirmesi sebebiyle zirve daha kuzeydeki Zahran şehrinde, Kral Abdülaziz Kültür Merkezi’nde düzenlendi.

29. Arap Birliği Zirvesi’nde Kudüs meselesine öncelik verilmesi sebebiyle bu toplantı aynı zamanda Kudüs Zirvesi olarak isimlendirildi. Zirvede ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı kınanarak bunun uluslararası hukuka aykırı olduğu dile getirildi. Doğu Kudüs’ün işgal altında olduğu vurgulanarak buranın Filistin’in başkenti olduğuna dikkat çekildi. Ancak Arap Birliği’nin bu konuda sergilediği tutum ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını etkilemedi. Çünkü ortak toplantıda böyle ideolojik söylemler dile getirilse de diplomatik tutumda ciddi anlamda bir tavır gösterilmediği, bilakis Filistin davasının Arap dünyası tarafından büyük ölçüde ihmal edildiği bir gerçektir.

Zirvede Suriye konusuna da temas edilerek Arap Birliği teşkilatının ABD, İngiltere ve Fransa tarafından düzenlenen operasyonu desteklediği dile getirildi. Suriye meselesinin çözümü için de siyasi bir formül bulunması gerektiği vurgulandı.

İran’ın sergilediği tavra karşı da tepki gösterilerek, bu ülkenin Arap ülkelerinin içişlerine müdahalesi kınandı. Arap ülkelerinin İran’la iyi komşuluk ilkesi üzere ilişki içine girmek istediği ifade edildi.

Yemen’de de Arap Birliği’nin “meşru” hükümet olarak tanımladığı Abdurabbih Mansur El-Hadi’nin hükümetine destek vermeye devam edeceği belirtildi.