Doğu Türkistan'da Eğitim Örtüsüne Büründürülen Zulüm

Şubat 2019, Vuslat

İslâm âleminin unutulmaması gereken önemli kriz bölgelerinden biri de Doğu Türkistan'dır.

Doğu Türkistan davasına sahip çıkmaya isimle başlamak gerekir. Çin yönetimi bu bölge üzerindeki gayri meşru işgalini kökleştirmek ve buranın kimliğini değiştirmek amacıyla ismini değiştirme yoluna gitti. Yani İslâm âleminin işgal altında olan pek çok bölgesinde oynanan isim üzerinden kimlik değişikliği oyunu burada da oynandı.

Burası Büyük Türkistan veya Uluğ Türkistan diye adlandırılan bölgenin doğusunu oluşturduğundan Doğu Türkistan olarak adlandırılır. Tarihi kaynaklarda da bu isimle anılır. Çin yönetimi, bağımsızlık ve özgürlüğünü elinden alarak işgal altına soktuğu bu bölgenin adını Sinkiang olarak değiştirdi. Çincede Yeni Ülke anlamına geliyormuş. Tabii burası yeni ülke değil. Oldukça köklü bir tarihe sahip. Yüzyıllar boyunca önemli bir siyasi hakimiyetin merkezi olmuş.

Doğu Türkistan tarihte altı buçuk asır boyunca Büyük Hun İmparatorluğu'nun merkezi olmuş, sonraki dönemlerde de arka arkaya muhtelif Türk devletlerinin hâkimiyeti altında kalmıştır. Karahanlılar döneminde bölge halkının çoğunluğu Müslüman oldu. 1760'ta Çin - Mançur istilasına uğradı. Bu dönemde büyük zulme maruz kalan bölge halkı zaman zaman işgalcilere isyan etti. 1865'te Yakup Bey'in öncülüğünde yürütülen mücadeleyle işgalciler çıkarılarak Kaşgar Hanlığı adıyla bağımsız devlet kuruldu ve o da Osmanlı hilafetine tabi oldu. Fakat sadece 12 yıl ayakta kalabildi ve 1877'de Yakub Bey'in ölümünden sonra yeniden Çin işgaline uğradı. Çin işte bu işgalden itibaren isimlerden başlayarak yoğun bir asimilasyon faaliyeti başlattı.

Müslümanlar zaman zaman başkaldırdılar ve 12 Kasım 1933'te Şarki Türkistan İslâm Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devlet kurdular. Fakat Rusların devreye girmesiyle bu devlet yıkıldı ve toprakları Rusya - Çin işbirliğiyle işgal edildi. Doğu Türkistan Müslümanları Mao devriminden önceki Çin'e karşı 1944'te ayaklandı ve bağımsızlık ilan ettiler. Ancak kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti adlı bağımsız devlet sadece beş yıl ayakta kaldı ve Mao devriminden sonra Çin Halk Cumhuriyeti adını alan devlet bölgeyi yeniden işgal etti.

Komünist Çin'in işgalinden sonra da Müslümanlara yönelik yoğun baskı ve asimilasyon faaliyeti başlatıldı. Onları dinlerinden uzaklaştırma ve ateist yapma amacına yönelik baskılar arttı. Müslümanların çocuklarına inançlarını ve dinî yaşayışlarını öğretmeleri engellendi. Özellikle yetişen neslin Müslümanca yaşamasının önlenmesi için yakın takip başladı. Müslümanlar dinî kimliklerinden dolayı dışlandı ve kötü muamelelere maruz kaldılar. Bütün bu haksızlıklara ve baskılara karşı zaman zaman topluca tepki gösterdi, başkaldırılar gerçekleştirdiler. Komünist Çin bu başkaldırıları çok katı bir şekilde şiddete başvurarak bastırdı. Bu şiddet sebebiyle başkaldırıların bastırılmasında çok sayıda Müslüman hunharca katledildi.

Çin yönetimi sadece Müslümanlara baskı yapmakla yetinmeyerek onların yoğun olduğu bölgelere diğer bölgelerden Çinlileri getirip yerleştirerek nüfus kaydırması yaptı. Bu uygulamanın amacı Müslümanları kendi bölgelerinde zayıf düşürmek ve onların hak arama mücadelelerine karşı sadece askeri güçleri değil aynı zamanda birtakım sivil unsurları da devreye sokmaktı. Bundan dolayı sadece nüfus kaydırması yapmakla yetinmeyerek nakledilen gayrimüslim göçmenlerde Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık duygularının kökleşmesini amaçlayan provokatif bir stratejiyi devreye soktu. 2009 Temmuz'unun başlarında yaşanan olaylar da işte bu stratejinin bir ürünüydü. Söz konusu olaylar göçmenlerin tahrik amaçlı faaliyetlerinden dolayı başladı ve Çin güvenlik güçleri de çıkan çatışmaları bahane ederek Müslümanlara karşı aşırı bir şiddete başvurdu. O zaman camilerden bile göçmenlerin tahriklerine ve saldırılarına karşı haklarına ve onurlarına sahip çıkan Müslümanları eleştiren hutbelerin okunması işgalin boyutlarını ortaya koyması, minberlerin bile İslâmî mesajın değil işgal güçlerinin beyanatlarının okunması için kullanıldığını göstermesi açısından ibret vericiydi.

Çin yönetiminin Doğu Türkistan'daki Müslümanlara yönelik asimilasyon ve baskı faaliyetleri devam ediyor.

Çin yönetimi son dönemde Doğu Türkistanlı Müslümanların önemli bir kısmını "yeniden eğitim" iddiasıyla toplama kamplarında kitlesel tutuklamaya maruz bıraktı. Bu kampların gerçekte bir ülkenin vatandaşlarına yönelik muamelesi çerçevesinde ele alınabilecek birer merkez olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Tamamen esir kampları niteliğindedir. Bu durum da Çin yönetiminin Doğu Türkistanlı Müslümanlara kendi ülkesinin vatandaşları olarak muamele etmediğini, onları esir bir toplum olarak değerlendirdiğini çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

"Yeniden eğitim merkezleri" adıyla oluşturulan söz konusu esir kamplarında şimdiye kadar bir milyondan fazla insanın toplandığı söyleniyor. Bu kamplardaki insanlara psikolojik ve fiziksel işkence yapıldığı, bu konuyla ilgilenen çeşitli insan hakları kuruluşlarının raporlarında dile getirildi.

Kamplarda toplanan insanlar arasında yaşlıların, hastaların ve çocukların da bulunduğu raporlarda dile getirildi. Fakat üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir uygulama da söz konusu işkence merkezlerine götürülen ailelerin çocuklarının yakınlarına teslim edilmemesi, onların da yetim merkezlerine götürülmesidir.

Çin hükümetinin bu çocukları yetim merkezlerine götürmesinin asıl amacı ise onları ateist, dinsiz bir anlayışa göre eğitime tabi tutmaktır. Çünkü Çin'in okullarında yıllardan beri verilen ateist eğitime rağmen Doğu Türkistan Müslümanlarının yine de çocuklarının inanç ve değerlerini muhafaza etmelerini sağlamayı başardıkları biliniyor. İşte bu yüzden zulüm rejimi, onların çocuklarını ailelerinden tamamen ayırarak, yetim merkezlerinde tümüyle din karşıtı, ateist bir eğitime tabi tutmak istiyor.

Çin zulmü belli bir yaşa gelmiş Müslümanları her ne kadar sözde "yeniden eğitim"e tabi tutsa da onların inançlarını ve çizgilerini değiştirmesinin kolay olmayacağını biliyor. Bu yüzden onları, gerçekte esir kamplarında toplayarak işkenceye tabi tutuyor. Ama onların bu kamplarda toplanmalarını çocuklarına el koymak için bir fırsat olarak değerlendiriyor. Çünkü bu çocukların zihinlerinin boş olduğunu ve yetim merkezlerinde, tamamen ailelerinden uzak bir şekilde ateist eğitime tabi tutması durumunda onların zihinlerini işgal edebileceğini ve böylece yetişen neslin kendi kafa yapısına göre yönlendirilmesinin mümkün olabileceğini düşünüyor.

Çin diktatörlüğünün Doğu Türkistan Müslümanlarına yaptığı zulüm uygulamaları sadece onları kamplarda toplayarak kendilerine işkence etmekten, çocuklarına da yetim muamelesi yaparak onların kafalarını işgal etmeye çalışma amaçlı dayatmacı, dikteci bir eğitim faaliyeti gerçekleştirmekten ibaret değildir. Aynı zamanda bu halka karşı sürekli ayrımcı politika izlemekte ve bütün faaliyetlerini sıkı bir istihbarat takibiyle yakından izlemektedir. Çünkü başta da ifade ettiğimiz üzere bu insanlara kendi ülkesinin vatandaşı olarak değil esir bir ulusun mensupları olarak bakmaktadır. Bu insanlara esir gözüyle bakması ise onların topraklarında işgalci olmasından kaynaklanmaktadır.

Doğu Türkistan Müslümanlarına yapılan zulme son verilmesi ve o insanlara işkence amacıyla oluşturulan Nazi kamplarının kapatılması için çeşitli çağrılar yapıldı ve gösteriler düzenlendi. Ancak uluslararası güçler tarafından bu konuda Çin'e herhangi bir baskı yapılması söz konusu olmuyor. Çin'in BM Güvenlik Konseyi'nde veto hakkına sahip daimi üyelerden biri olması zaten BM tarafından herhangi bir baskı yapılmasını engelliyor.

Çin diktatörlüğünün, zulüm uygulamaları hakkında dünya kamuoyuna bilgi sızdırılmasının engellenmesi için çok yönlü tedbir almasına rağmen günümüzde haberleşme imkânlarının gelişmiş olmasından dolayı yapılan zulüm hakkında insan haklarıyla ilgilenen uluslararası kurumlara ve basın yayın organlarına pek çok farklı kanaldan bilgi ulaştı.

Ancak ilginçtir ki Çin'deki zulüm rejiminin sözcülüğünü ve savunuculuğunu yapan muhtelif merkezler Doğu Türkistan olayının abartıldığı, söylenenlerin aslında Çin'e karşı bir komplo olduğu iddiasında bulundular.

Doğu Türkistan'daki zulmün yeni başlamadığı, yıllardan beri devam ettiği ve oradan kaçma fırsatı bulabilenlerin getirdiği veya yaşamaya devam edenlerin sızdırdığı bilgilerle bu zulüm gerçeği çok açık bir şekilde gün yüzüne çıktığı halde bu zulmü görmezden gelmek elbette mümkün değildir.

Fakat Suriye'deki Baas zulmünün örtülmesi için medya alanında yapılan faaliyetlerin benzeri faaliyetler Çin'in güdümünde de yapılıyor. Özellikle Müslüman halklara yönelik medya kampanyasında Doğu Türkistan'da gerçekte eğitim kampları oluşturulduğu, Doğu Türkistanlıların da buralara gönüllü olarak gittikleri iddia ediliyor.

Bunun benzeri bir medya kampanyası 2015 Ramazan'ında gerçekleştirilen zulüm uygulamaları sonrasında da yürütülmüştü. O zaman da Çin tarafından beslenen birtakım medya organları Doğu Türkistan'da yaşanan olayların abartıldığını, gerçekte buradaki Müslümanların gayet rahat ve güvence altında olduklarını iddia etmişlerdi. Tabii içeride insanların dillerinin susturulması ve zulüm görenlerin maruz kaldıkları uygulamaları açıktan söyleme imkânlarından yoksun olmaları Çin hesabına çalışan medya işbirlikçilerinin de işlerini kolaylaştırıyor.

Doğu Türkistanlılar, Çin'den kaçtıktan sonra da medya organlarının karşısına geçip maruz kaldıkları zulüm uygulamalarını açıktan söyleme imkânı elde edemiyorlar. Çünkü onlar kendileri çıkmış olsalar da aile ve akrabalarından birçok kişi Çin zulmünün devam ettiği topraklarda yaşamaya devam ediyor. Çin zulmü de dışarıya çıkma imkanı elde etmiş insanların konuşmaları, Çin zulmü hakkında açıktan bilgi vermeleri durumunda onların içeride kalan yakınlarına musallat oluyor ve onlara yönelik şiddet ve baskısını artırıyor.

Böyle bir zulmün savunuculuğunu yapmak insanlığa, insanî değerlere tamamen terstir. Ama maalesef dünya menfaatlerine tapınırcasına bağlananlar Çin diktatörlüğünün sağladığı basit maddi çıkarlar karşılığında bunu yapabilmektedir. Bunu İran'ın, Rusya'nın ve Baas rejiminin sağladığı dünyevi çıkarlar karşılığında Baas zulmünün savunuculuğunu yapanlarda da çok açık bir şekilde gördük.