İslam'a Karşı Savaşın Vahşi Yüzü

Nisan 2019, Ribat

15 Mart 2019 tarihinde, bütün damarları İslam'a karşı kin ve nefretle doldurulmuş canavarlar Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrinde Cuma namazı öncesinde Al Noor ve Linwood camilerine saldırarak korkunç katliamlar gerçekleştirdiler. Katliamlarda toplam elli kişi şehit edildi. Yirmisi ağır olmak üzere yaklaşık elli kişi de yaralandı.

Katliamda öldürülenlerin bazıları henüz çocuktu. Vahşi canavar hiçbir insanî değere ve insaf adına hiçbir şeye sahip olmadığından elindeki silahını onların da üzerine çevirerek hunharca katletmişti.

Katliam sonrası Yeni Zelanda polisi biri kadın dört şüpheliyi yakaladı. Bunlardan birinin de Avustralya vatandaşı olduğu Avustralya Başbakanı Scott Morrison tarafından açıklandı.

Katliamda en aktif rol oynayan vahşi canavar Brenton Tarrant gerçekleştirdiği katliamı bir kahramanlık olarak değerlendirdiği için videoya çekerek internetten yayınladı. Onun silahına yazdığı sloganik ifadeler, tarihler ve manifesto diye yayınladığı metin tam bir ırkçı ve aynı zamanda modern haçlı zihniyetine sahip İslam düşmanı olduğunu gösteriyordu.

Manifestosuna göre kendisi için İslam'a karşı savaş konusunda birtakım idealler de belirlemişti.

Vahşi canavarlar içlerindeki kinin esasta İslam'a ve onu temsil eden mekânlara yönelik olduğunu ifade etmek amacıyla hedeflerine özellikle camileri yerleştirmiş ve buralara toplananların sayılarının arttığı Cuma namazı vaktini seçmişlerdi.

Saldırıya karşı başta Türkiye olmak üzere muhtelif İslam ülkelerinde protesto gösterileri düzenlendi. Tepki açıklamaları yapıldı. Ancak Batı dünyasının daha önce Müslümanları hedef alan muhtelif saldırılar karşısında olduğu gibi bu saldırı karşısında da büyük ölçüde duyarsız davranması dikkatten kaçmadı. Bazı tepkiler ve kınama açıklamaları yapıldı. Ama böylesine vahşice bir katliamın çok daha ses getirmesi gerekirdi. Tepkilerin cılız kalmasının, hedef alınanların Müslüman olmasından kaynaklandığını tahmin etmek mümkündür. Çünkü benzer bir katliamın, Batı dünyasında gerçekleşmesi durumunda çok daha büyük bir çalkantıya neden olacağı kesindir. Bu açıdan bakıldığında Batı'da ve globay düzeyde, Yeni Zelanda'daki katliamlara yönelik tepkiler son derece cılız kalmıştır.

Yeni Zelanda hükümetinin özellikle de Başbakan Jacinda Ardern'in katliam karşısında sergilediği tavır takdir edildi. Ardern her fırsatta ırkçı teröre karşı keskin bir tavır sergilerken mağdur edilen Müslümanların da acılarını paylaşmaya, onları hedef alan teröre her zaman karşı olacağını net bir şekilde ortaya koymaya çalıştı.

Yeni Zelanda'da da karşımıza çıkan vahşet yıllardan beri beslenen İslam karşıtı propaganda faaliyetinin ürettiği canavarca düşüncenin sahaya taşınmasından kaynaklanmaktadır.

Vahşetin saldırılarda ve savaşlarda bir yöntem olarak kullanılması yeni değildir. Belki de insanlık tarihi kadar eskidir. Bu belki de insanı saptıran ve gerçekte onun en büyük düşmanı olan şeytanın ruhunun vahşi olmasından kaynaklanıyor. Zamanla şeytanlaşan insanların ruhları da düşmanlarına üstün gelebilmek ve hâkimiyet sağlayabilmek için vahşette sınır tanımaz hal alabiliyor.

Avrupa'da son dönemde adeta rutin hâle gelen ve bir bakıma gündelik olarak algılanmaya başlanan cinayetlerin arkasında genelde yabancı, özelde ise İslâm düşmanlığı var. Avrupa yabancı düşmanlığı psikolojisini bir türlü yok edememiştir. Belki de yok etmek istememiştir. Çünkü yıllardan beri entegrasyon konusunu tartışıyor. Entegrasyon ile kastedilen yabancıların Avrupa kültürünü, değerlerini ve geleneklerini kabul etmeleri şartıyla Avrupa toplumuna kabul edilmeleri, aksi takdirde dışarıda tutulmalarıdır.

Avrupa'nın İslâm düşmanlığı yeni değildir. Normalde İslâm, mevcut Hıristiyanlığın Hz. İsa (a.s.)'ya vahiyle bildirilen inanç ve değerlerden sapmış olduğunu ilan etmekle birlikte kendilerine inançlarından dolayı savaş açmamıştır. İslâm nizamının hâkim olduğu beldelerde Hıristiyanların dinlerini özgürce yaşamalarına imkân tanınmış, dinlerinden dolayı aşağılanmalarına izin verilmemiştir. Buna rağmen Avrupa haçlılığının temelde İslâm düşmanlığına oturtulduğunu görüyoruz.

Son dönemde ise İslâm düşmanlığı planlı ve kasıtlı bir şekilde organize edildi, yetişen neslin Müslümanları öcü olarak görmesi için sistemli faaliyet yürütüldü. Bu faaliyetin bir gerekçeye dayandırılması için "İslamofobi" yani "İslâm korkusu" diye bir kavram geliştirildi. Oysa yapmak istedikleri İslâm'a ve Müslümanlara karşı bir tehdit oluşturmak, bu tehdidin haklı gösterilmesi amacıyla da sanal korku üretmekti.

İslamofobinin psikolojik yönden güçlendirilmesi ve Müslümanların hafife alınması amacıyla yoğun bir medya faaliyeti yürütülmesi de kasıtlı ve planlıydı. Müslümanların en çok saygı duyduğu ve önemsediği şahsiyetin, Yüce Peygamber (s.a.s.)'in karikatürlerle mizah konusu yapılması, Müslümanların hafife alınmasına en saygın şahsiyetlerinden başlanması demekti. Karikatürlerle yetinilmeyip, yazılarla, kitaplarla, filmlerle, Internet yayınlarıyla ve daha birçok medyatik faaliyetle Müslümanları hafife alma çalışmaları sürdü. Bu faaliyet, yetişen Avrupa nesli nazarında Müslümanların iyice küçümsenmeleri ve basite alınmaları sonucunu doğuracaktı. Artık oldukça değersiz görülen bu insanların, saldırıların hedefi olmaları da zor olmayacaktı. Nitekim öyle oldu.

Bugün Avrupa'da Müslümanları hedef alan seri cinayetlerin, vahşi suikastların, "İslamofobi" kurgusunun ve İslâmî değerleri aşağılayan medya faaliyetlerinin bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Avrupa'nın çifte standartçı ve ikiyüzlü tutumunu burada da görüyoruz. Kendi geçmişinin bir ayıbı olarak gördüğü antisemitizm sorununun Siyonistler tarafından İsrail saldırganlığının himaye edilmesi için istismarına bile imkân tanırken İslâm karşıtlığının yani anti-İslâm'ın yaygınlaşmasına, İslâmî değerlerin çok çirkin bir şekilde hedef alınmasına hep göz yumdu.

Müslümanlara, Avrupa'nın insan hakları anlayışında da pek yer verilmediğini görüyoruz. Bugün kendini insan haklarının bekçisi gibi tanıtmasına, bu konuda çerçeve çizmesine, insan haklarını himaye için mahkemeler ve örgütler kurmasına rağmen sanki bütün bunları Avrupa insanı için yaptığı görülüyor. Sergilenen tutum Avrupa'nın insan anlayışında Müslümana yer verilmek istenmediğini hissettiriyor.

Üzerinde durulması gereken bir husus da Batı toplumlarının içinde barındırdığı terör ruhunun aslında ciddi bir toplumsal krize yol açacak nitelikte olduğu gerçeğidir. Çünkü insanî ve ahlâkî değerlerden yoksun yetiştirilen kişi cinayeti yerine göre zevki için, tatmin amaçlı olarak da gerçekleştirebiliyor. Nitekim Amerika'da bu tür cinayetlerin sayısı göz korkutucu boyutlara varmıştır.

Fakat Batının kendi içindeki bir realite olan terör gerçeğini de İslam düşmanlığını yönlendirmek için çok sinsice değerlendirdiği görülmektedir. Küresel emperyalizmin saldırgan tutumunun gayrimeşru bir çocuğu olan teörü İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlığın yaygınlaştırılması, İslamofobi olarak isimlendirilen güdümlü şiddete malzeme çıkarılması için değerlendirdi.

Bugün hâlâ üzerindeki sis kaldırılmamış olan 11 Eylül olaylarından sonra Amerika'da ve Avrupa'da oldukça yoğun bir şekilde anti-İslam rüzgarı estirilmeye başlandı. Bunda tabii ki güdümlü medyanın önemli rolü vardı. Bu medyanın günlerce ve etkili bir şekilde yürüttüğü anti-propagandanın dolduruşuna gelenler birçok yerde Müslümanlara saldırdılar. Hatta bazı yerlerde İslami inanç ve düşünceden haberleri olmayan kişilere, sadece köken olarak Müslümanların çoğunlukta olduğu beldelerden olmaları sebebiyle saldırılar düzenlendi.

Avrupa'da İslamofobi olgusunun Müslümanlar açısından son derece tehlikeli hale gelen bir canavara dönüşmesi sistemli, planlı ve kasıtlı çalışmanın sonucudur. Bu çalışmada en etkili şekilde kullanılan araç da medyadır. Medya bir yandan sanal terörü zihinlere yerleştirirken, bu arada normalde Müslümanların reddettiği gayri meşru şiddeti İslâm'a mal etmek ve böylece bu şiddetin arkasında duran karanlık güçleri değil İslâm'ı ve Müslümanların tümünü mahkûm etmek için yoğun çaba sarf ederken diğer yandan da İslâm'ın kutsallarını hafife alan yayınlar yaptı. İslâm'ı karalamada malzeme olarak kullandığı şiddeti sürekli ve özellikle "İslâm terörü" olarak tanımlamak suretiyle bu isimlendirmenin zihinlere iyice yerleşmesini sağladı. Bir insan iki kelimeyi birkaç kez yan yana görür veya ikisinin birlikte anıldığını duyarsa artık mutlaka normal şartlarda da biri anıldığında diğerini hatırlayacaktır. Bu bir zihin refleksidir.

Dikkat edilirse İslâm'ı hedefe yerleştirmek amacıyla yaygınlaştırılmaya çalışılan ideolojik akıma da "İslâmofobi" adı verilmiştir. Yani hedefe yerleştirilen, sadece radikal akımlar veya belli ideolojik unsurlar değil bütünüyle İslâm'dır. Yaygınlaştırılması istenen ideolojik akım aslında "İslâm düşmanlığı" yani onların isimlendirmesiyle "Anti-İslâm"dır. Fakat böyle bir ideolojik akıma siyasi dayanak oluşturmak amacıyla önce "radikalizm" gerekçesinden yararlanmaya ve hayal unsuru akımlar vasıtasıyla bir "tehdit kaynağı" oluşturmaya çalıştılar. İşte bu tehdit kaynağını da bir "toplumsal korku" yani "fobi" gerekçesi olarak değerlendirmek için yoğun çaba harcadı ve böylece "İslamofobi" kavramını yaygınlaştırdılar.

Batı emperyalizminin bir ürünü olan İslamofobi şiddetinin bugün Yeni Zelanda'ya kadar uzanması ve orada camilerin hedef alınması, namaza gelen insanların vahşice katledilmesi aslında "insan hakları" ve "demokrasi" postuna bürünerek kendini gizlemeye çalışan emperyalist vahşetin elinin ulaştığı her yerde İslam'ın bir hedef olarak seçildiğinin açık bir göstergesidir.