İdlib'den Suriye'ye Bakış

Ekim 2018, Ribat

Suriye'de bugün gelinen duruma bakarak bazılarının "işte bakın haklı olduğumuz ortaya çıktı" türünden laflar ettiklerine şahit oluyoruz. Onlara sormak gerekiyor: Nerede haklı olduğunuz ortaya çıktı? Katil Baas rejimini destekleme, zalimlere arka çıkma, zulmün yandaşlığını yapma konusunda mı? Eğer öyle düşünüyorsanız bu konuda biz dün nerede duruyor idiysek bugün de aynı yerde; zulme karşı, mazlumun yanında olduğumuzu söylemekten asla çekinmeyiz. Suriye halkının Baas rejimi karşısında zafer kazanmasının kolay olamayacağını tahmin ettiğinizi, başkalarının bu konudaki beklentilerinde yanıldıklarını söylüyorsanız bu da sizin tavrınızın haklı ve isabetli olduğunu göstermez. Çünkü Suriye'de yaşanan olaylar bir emrivakidir, toplumsal patlamadır. Zafere ayarlanmış planlı bir savaş değildir. Suriye halkı meşru taleplerini dile getirmesinden dolayı zulüm rejiminin saldırısına maruz kaldığından dolayı bizzat rejim tarafından ateşin içine çekilmiştir Böyle bir durum karşısında yapılması gereken tek şey zulme, zulüm rejiminin vahşi saldırılarına karşı çıkmak ve meşru talepleri olan halkın yanında yer almaktı. İşte bizim yaptığımız da budur. Savaşın sonunu belirlemek değildir.

Bunun yanı sıra Suriye'de gelinen durum Suriye halkının ve bu halkın meşru taleplerini destekleyerek zulme karşı çıkanların değil insanlığın ayıbıdır. Çünkü bu ülkede zulüm rejiminin geleceğinin garantiye alınması ve halkın isteklerinin gerçekleşmesinin engellenmesi için küresel ve bölgesel zulüm güçlerinin hepsi aynı safta birleşmişlerdir. Zulüm güçleri bir yandan Suriye halkının tepesine ateş yağdırırken bir yandan da IŞİD gibi birtakım ihanet çeteleri ortaya çıkararak onu arkadan vurmalarını sağladılar. Bu kirli oyunlar karşısında ayıp olan mağdur edilen halkın yanında durmak değil zulmün ve zalimlerin şakşakçısı olarak onların suçuna ortak olmaktır.

Suriye'deki olayların patlak vermesinde ilk olarak Tunus'ta patlak veren ve Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmalarının etkisi olmuştur. Olayların ilk başlangıcı da Der'a'da duvarlara, Baas rejimini eleştiren yazılar yazan iki gencin polisler tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerine işkence edilmesi ve tırnaklarının sökülmesi üzerine halkın meydanlara çıkması oldu. O zaman meydanlara çıkan halkın amacı rejim güçleriyle silahlı çatışmaya girmek değildi ve sloganlarında da sadece reform talepleri vardı. Ama rejim güçleri onlara silahla karşılık verdi ve halkı ateş çemberinin içine çekmeye çalışan Baas rejimi oldu. Bu gerçeği gözardı ederek silahlı çatışmaların başlamasından halkı veya direniş güçlerini sorumlu tutmak büyük haksızlık ve arsızlıktır.

Suriye halkı adına rejim güçlerine silahla karşılık verilmesi de rejim güçlerinin silahlı saldırıları fiilen başlatmalarından altı ay sonradır. O zaman da ilk olarak silahlı saldırıyı başlatan, silahlarını kendi halklarına çevirmek istemeyip ordudan kaçanların oluşturduğu Özgür Suriye Ordusu oldu. Suriye'deki olayların ABD'nin komplosu olduğunu söyleyerek olaylara dışarıdan müdahale yapılmamasını isteyen İran ise Baas rejiminin direniş grupları karşısında sıkıştığını görünce kendisi müdahale etti. Onun ilk müdahalesi aşamasında lojistik destek veren Rusya ise daha sonra bunun yeterli olmadığını görünce doğrudan müdahale etti. Tabii direnişi arkadan vurmak için önü açılan IŞİD'in de direnişçilerin kontrolüne geçen bölgeleri ele geçirmesi sağlandı. Bütün bunlara rağmen yine de direniş güçleri kararlılıkla mücadeleye devam etti. Fakat İran, Rusya, Baas ve IŞİD'in doğrudan saldırıları arasında sıkıştırılan ve hiçbir yerden destek almalarına fırsat verilmeyen direniş güçleri muhtelif bölgelerde kuşatmaya alındı.

İşte bu kuşatmalarda her türlü destekten ve yardımdan da yoksun bırakılan direnişçiler ve onların himaye ettiği halk bazı bölgelerde korkunç bir şekilde aylarca insanî yardımdan bile yoksun bırakıldı. Üstelik bu uygulamaya başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşlar da engel olmak için söze gelir bir şey yapmadı. Çünkü engel olmak işlerine gelmiyordu. Suriye'de her ne pahasına olursa olsun direnişin bitirilmesini ve halkın dikta rejimine yeniden teslim olmasını istiyorlardı. Tüm küresel ve bölgesel güçlerin aynı hesap etrafında birleşmesine dayandırılan politikaya binaen gerçekleştirilen kıskaç ve kuşatma yıllarca direnen Halep, Doğu Guta ve kitlesel gösterilerin ilk kıvılcımının çakıldığı Der'a'nın düşmesine neden oldu. Buraların düşmesinden sonra rejimin vahşi uygulamalarından kaynaklanan tehditten kaçan halkın önemli bir kısmı muhalif güçlerin kontrolünde olan İdlib'e yerleşti. Bütün bu göçler neticesinde İdlib'de üç buçuk milyon nüfus oluştu. Bu nüfusun en az üç milyonunu buraya başka yerlerden göç edenler oluşturuyordu.

Halep, Doğu Guta ve Der'a'da kontrolü ele geçiren rejim bunların ardından İdlib'i tehdit etmeye başladı. Buraya karşı da bir yandan kara saldırıları için hazırlıklar yapıldığı mesajları verilirken ağırlıklı olarak hava saldırıları tehdidi yapılıyordu. Suriye'deki savaşta güç dengesizliğinin en önemli sebebi de zaten rejimin ve onun arkasında duran işgal güçlerinin hava saldırı imkânlarına sahip olmasına rağmen direnişin hava saldırılarına karşı bir savunma mekanizmasının bile bulunmaması ve küresel emperyalizmin de direnişçilerin hava savunma sistemi temin etmesini engellemek için bütün yollara başvurmuş olmasıydı.

İdlib'e yönelik hava saldırıları tehdidi aynı zamanda sadece rejim güçleri tarafından değil ona destek olmak amacıyla Suriye'de bulunan işgal güçleri tarafından da yapılıyordu. Bu tehditler doğal olarak İdlib'de oluşan kalabalık mülteci nüfûsun oradan başka yerlere akın etmesi endişesini oluşturdu. Bu nüfûsun Türkiye'den başka gidebileceği bir yer de yoktu. Türkiye ise zaten üç milyondan fazla bir Suriyeli mülteci nüfûsu barındırıyordu. Bunun üzerine yeni bir üç milyonluk mülteci nüfusu barındırmak için imkânlarının yeterli olmayacağı dolayısıyla İdlib'e yönelik bir saldırı nedeniyle akın edecek mültecilerin başka yerlere geçmesine engel olmayacağı Avrupa ülkeleri tarafından da bilinen bir gerçekti.

İdlib'e yönelen tehlikenin bütün dünyayı etkileyecek bir tehlike olacağı gerçeğinin görülmesi Rusya'nın tehditçi tutumunu değiştirmesi için görüşme mekanizmasının etkili kılınması açısından zorlayıcı bir sebep oldu. Sonunda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan ile Rusya Cumhurbaşkanı Viladimir Putin arasında Soçi'de gerçekleştirilen zirvede silahsız bir çözüm bulunması konusunda bir anlaşma sağlandı.

Rusya Cumhurbaşkanı Putin'in böyle bir anlaşmayı kabul etmesi İdlib'e ve Suriye halkına bir lütfu değildir. Bunda zorlayıcı birtakım sebeplerin de önemli etkisi olmuştur. Her şeyden önce rejimin daha önce kontrol altına aldığı bölgelerden buralara sivil mülteci akını olduğu gibi aynı zamanda silahlı direnişçiler de buraya toplanmışlardı. Onlar ise rejimin ve Rusya'nın bütün tehditlerine rağmen kararlılıkla mücadele edeceklerini duyurdular. Halep'in, Doğu Guta'nın ve Der'a'nın bütün yardım imkânlarından yoksun bırakılmasına ve her yerle irtibatının kesilmesine rağmen buraların rejim güçleri tarafından kontrol altına alınmasının çok uzun bir zaman aldığı ve bu süre içinde gerek rejim güçlerinin ve gerekse İran'ın ona destek vermek amacıyla gönderdiği milislerin önemli kayıp verdikleri biliniyor. İdlib'in ise kolay yutulur bir lokma olmayacağını tahmin ettiklerini sanıyoruz. Sivil nüfûsun göçünün ise Türkiye üzerinden Avrupa'nın kapılarını zorlayacağı ve bunun uzun süreli yeni bir probleme neden olacağı görüldü. O yüzden Putin'in böyle bir anlaşmayı kabul etmesinin sebebi Suriye veya özelde İdlib halkına olan lütfu değil kendisini, Baas rejimini ve Batıyı zorlayan sebeplerdir.

Bölgedeki bazı direniş gruplarının "terörist" kategorisine sokulması ise Putin'in ve onun sahip çıktığı Baas rejiminin önemli bir kazanımıdır. Aynı zamanda burada muhalif güçlerin kontrolündeki bölgeyle rejimin kontrolündeki bölge arasında silahtan arındırılmış bir kanal oluşturulması direniş gruplarının bu bölgeye sıkıştırılmasını ve rejim güçlerinin onlardan üzerlerine gelebilecek tehlikeden emin olmalarını sağlamıştır.

Bununla birlikte zorlayıcı sebepler ve şartlar ne olursa olsun, bölgede kan dökülmesinin önüne geçilmesi için bir uzlaşma sağlanmış olması Suriye halkının her bakımdan yararınadır. Çünkü Suriye burada asker sivil ayrımı yapmadan ve savaş hukukunun hiçbir kuralına riayet etmeden hunharca kan dökmekten zevk alan iğrenç bir tehditle karşı karşıyaydı. Başta da söylediğimiz gibi silaha başvurulması da zaten hiçbir zaman Suriye halkının ve onun hukukunu savunanların tercihi olmamıştır. Halkı ve onun hukukuna sahip çıkmak isteyenleri ateş çemberinin içine çekmeye çalışan her zaman Baas rejimi ve ona destek veren dış güçler olmuştur. Bundan dolayı siyasi çözüm bulunması için yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalmasına da sürekli Esed diktasının ve onun saltanatının sürmesi için savaşan dış güçlerin sergilediği tavır neden olmuştur.

Bu aşamadan sonra önemli olan Suriye halkının meşru haklarının ve siyasi özgürlüklerinin de güvence altına alınmasını sağlayacak bir siyasi çözüm bulunmasıdır. Ama diktatör Esed'in ve onun arkasında duranların bugün kendilerini daha güçlü konumda görecekleri için bu konuda uzlaşmaya yanaşmak istemeyecekleri, sadece kendi taleplerini ve şartlarını dikte ettirmek için zorlayacakları tahmin edilebilir. Ama Baas diktasının kaldığı yerden devam etmesi de kolay değildir ve Esed diktasının devam etmesini değil siyasi bir geçiş formülüyle halkın özgürlüklerinin verilmesini isteyen muhalefet de bütün avantajlarını kaybetmiş değildir. Bu açıdan İdlib'in bir son kale olarak görülmemesi gerekir.

Ama bu aşamada halkın haklarını ve özgürlüklerini savunan muhalefetin masa başında yalnız bırakılmaması gerekir. Suriye halkının kaybetmesi tüm insanlığın kaybetmesi demektir. Eğer insanlık kaybederse, zulme karşı göğüs germe cesareti göstermeyip hatta zalimlerle ve katillerle aynı safta yer alıp sonra da "biz dememiş miydik" pozları vermek kimseye bir itibar kazandırmaz.