Yemen Kime Savaşıyor?

Eylül 2018, Ribat

Suudi Arabistan’ın liderliğinde kurulan ve daha çok Suud – BAE güçlerinin oluşturduğu Körfez koalisyonu 9 Ağustos 2018 tarihinde Yemen’in Sa’de şehrinde tam bir katliam gerçekleştirdi. Körfez koalisyonu güçlerinin attığı füze bir okulun servis otobüsüne isabet etti. En az elli kişi hayatını kaybederken seksen kişi de yaralandı. Ölenlerden yirmi dokuz kişi öğrenci idi. Husi örgütü saldırıdan Suudi Arabistan güçlerinin sorumlu olduğunu söyledi. Suudi Arabistan yönetimi, kendilerine yönelik füze saldırılarının sorumlusu olan Husi örgütünün hedef alındığını iddia ederek saldırıyı savundu. Oysa öldürülenlerin bulunduğu yer Husi militanlarının bulunduğu bir cephe değildi; bir pazar yeri hedef alınmıştı. Pazar yerinde de bir okul servisi doğrudan füzeye hedef olmuştu ve 29’u öğrenci olmak üzere elli sivil hayatını kaybetmişti. BM tarafından yapılan açıklamalarda saldırının bir katliam olduğu dile getirilerek hakkında soruşturma başlatılacağı ifade edildi.

İran’ın yayılmacı politikasının savunucuları Suudi Arabistan’a tepkilerini dile getirirken Husilerin de bir direniş hattı oluşturduğunu dile getirmeye çalıştılar. Gerçekte Suudi Arabistan’ın ve onun liderliğindeki Körfez koalisyonunun bu katliamı Yemen’de tam anlamıyla vahşet sergilediklerini ortaya koyuyordu. Suudi Arabistan’ın ve onun işbirlikçisi BAE’nin Yemen’de insana verdikleri değer, İran’ın ve onun savunduğu Baas rejiminin Suriye’de insana verdikleri değerden farklı değildi. Kendi çıkarları, arka bahçeleri olarak gördükleri ülkelerde kendilerine hizmet edeceklerini düşündükleri siyasi iktidarlar için insanları topluca katletmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı. Fakat Suudi Arabistan ve BAE’nin sergilediği bu tutum da Husi örgütünün Yemen’de bir direniş hattı olduğunu ortaya koymaz. Bu örgütün İran’ın Şii yayılmacılığının Yemen hattını korumak ve genişletmek amacıyla savaştığı artık herhangi bir şüpheye mahal olmaksızın çok açık bir şekilde bilinmektedir. Diğer yandan bu örgütün Yemen’de yürüttüğü savaşında İran’ın ve Baas rejiminin Suriye’de yürüttükleri savaşlarındaki tutumlarından farklı bir tutum izlemediği, sivillere yönelik saldırılar gerçekleştirdiği ve aynen Suudi Arabistan’ın yaptığı katliamlar gibi katliamlar yaptığı da bilinen bir gerçektir.

ABD yönetiminin İran’la nükleer teknolojinin kullanılması konusunda yapılan anlaşmadan çekilmesi ve yeniden bu ülkeye ambargo uygulamaya başlaması üzerine İranlı yetkililer “Eğer biz petrolümüzü satamazsak başka ülkeler de satamaz” şeklinde açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalar Basra Körfezi’nin Umman Denizi’ne açılan kapısı durumundaki Hürmüz Boğazı’nın kullanılmasını İran’ın engelleyeceği tarzında yorumlara neden oldu. Bu yüzden ABD’den Hürmüz Boğazı’nın kullanılmasının engellenmesine çok sert karşılık verecekleri yönünde açıklamalar geldi. Biz o günlerde yaptığımız yorumlarda İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kullanılmasını engelleme imkânı olmadığını dile getirmiştik. İran da daha sonra yaptığı açıklamalarında Hürmüz Boğazı’nı kapatmayı kastetmediklerini dile getirdi.

Fakat aradan fazla zaman geçmeden Suudi Arabistan’ın petrol taşıyan iki gemisi Kızıldeniz’de, bu denizin Aden Körfezi’ne açılan kapısı durumundaki Bâbu’l-Mendeb Boğazı’na yaklaştıkları sırada Husi örgütünün saldırılarına hedef oldu. Gemilerden biri hafif hasar gördü. Bunun üzerine Suudi Arabistan, Bâbu’l-Mendeb Boğazı’ndan petrol taşımayı geçici bir süre için durdurdu. Bu hadiseler üzerine İran’ın Irak ve Suriye’deki Devrim Muhafızları güçlerinin Kudüs Gücü adı verilen birliğinin genel komutanı Kasım Süleymani artık Kızıldeniz’in ABD için güvenli olmadığını ileri sürdü.

Bu gelişmeler İran’ın tehditlerinin ucundan Hürmüz Boğazı’nın değil Bâbu’l-Mendeb Boğazı’nın ve Kızıldeniz’in çıktığını ortaya koyuyordu. İran bir yandan bu örgütten kaynaklanan tehdidi sopanın ucunu göstermek için kullanıyor, bir yandan da örgütün saldırılarının ve tehditlerinin kendisiyle bir ilgisi olmadığını söylüyordu. Bu, ABD’nin de kullandığı bir yöntemdir. Örneğin ABD, PKK’nın Suriye kanadı durumundaki PYD örgütüne tırlar dolusu silah verir ama bu örgütün Türkiye kanadının, Türkiye’yi hedef alan terör saldırılarına da karşı olduğunu söyler. Gerçi İran Husilerin saldırılarına karşı çıktığını söylemiyor, bilakis onun Yemen’de direniş hattını oluşturduğunu iddia ediyor ama onun saldırılarının kendisine nispet edilmesini de kabul etmiyor.

İran’ın sergilediği tutum ne olursa olsun Husi örgütünün buradaki savaşının İran’ın hesabına ve onun çıkarları için verilen bir savaş olduğu ortadadır. Böyle bir savaşı yürütebilmesi de zaten ancak İran’dan aldığı destek ve yardımla mümkün olmaktadır. Yeri geldiğinde İran’ın bölgesel stratejisiyle ilgili sopası ve tehdit aracı olmaktan da çekinmemektedir.

Husi örgütüyle savaş halindeki Aden Hükümeti ise Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’deki çıkarlarının bekçiliğini yapıyor. Bu iki ülkenin ittifakıyla oluşturulan, Bahreyn ve Kuveyt gibi Körfez ülkelerinin de destek verdiği Körfez Koalisyonu ise Aden Hükümeti’nin Husi örgütü ve onunla işbirliği içindeki eski dikta yönetiminin kalıntıları karşısında sıkışmasını gerekçe göstererek Yemen’e doğrudan müdahale etti ve uzun süreden beri bu savaş devam ediyor.

Savaşın Yemen halkıyla, bu halkın çıkarlarıyla ve haklarıyla hiçbir ilgisi yok. Bir tarafta İran’ın çıkarları ve planları için savaşılıyor, diğer tarafta ise Suudi Arabistan ve onunla işbirliği içindeki BAE’nin çıkarları ve hesapları için savaşılıyor. Ama arada ezilen Yemen halkı. Çünkü her iki taraf da savaş ahlâkından yoksun. Sivilleri katletme konusunda hiçbir engel tanımıyorlar. Karşı tarafın ele geçirdiği bölgedeki insanların tümünü düşman ve hedef alınabilir güç olarak değerlendiriyorlar. Attıkları füzelerde askerî hedef gözetmeye dikkat etmiyorlar. Bunun yanı sıra karşı tarafın kontrolündeki bölgelere insanî yardım götürülmesini de engelliyorlar. Bunun için kontrol altında tuttukları bölgelerin geçiş kapılarında sıkı bir denetleme uyguluyorlar.

Yemen’de bölgesel güçlerin çıkar hesapları için sürdürülen savaşta, ihtiyaçlı vatandaşlara insani yardımların götürülmesinin engellenmesinden dolayı ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Açlık problemi gittikçe yayılıyor. Ayrıca kötü hayat şartlarından dolayı muhtelif hastalıklar yayıldı. Bu hastalıklar bulaşıcı ve etki alanları sürekli genişliyor. O yüzden bulaşıcı hastalıklardan dolayı ölenlerin sayısı sürekli artıyor.

İşin ilginç yanı bu iğrenç savaşta bir taraf Şiiliğin çıkarları için savaştığını söylerken diğer taraf da kendisini Sünni âlemin lideri olarak tanıtmaya çalışıyor ve Şii dünyadan gelen tehlikenin önünü kestiğini iddia ediyor. Oysa gerçekte hiçbir ahlâkî ölçüsü olmayan böylesine iğrenç bir savaşta bir tarafın Şiilik adına yaptığını kabullenmek ve onaylamak en başta Şiiliğe, diğer tarafın yaptıklarının gerçekten Sünnilik adına olduğunu düşünebilmek bile en başta Sünniliğe zulümdür. Böyle bir savaşın değil İslâm adına insanlık adına onaylanması, kabullenilmesi ve bu savaşa destek verilmesi mümkün değildir. Bu savaşta her iki taraf da sadece zulmü ve vahşeti temsil etmektedir. Yemen halkı ise dediğimiz gibi savaşın bir tarafı değildir, her iki taraftan da zulüm gören, mağdur edilen kesimdir.

Yemen savaşında küresel güçlerin tavırları ise çok farklıdır. BM normalde savaşın bir an önce sonlandırılması ve bir anlaşmaya varılması taraflısı tutum sergilemektedir. Ancak savaşın sona erdirilmesi için şu ana kadar gözle görülür bir ilerleme kaydedemedi. ABD, Suudi Arabistan destekçisi bir tutum içindedir. Bu tutumu biraz Suudi Arabistan’la son dönemde gerçekleştirdiği çıkar bağlantıları ile de ilgilidir. Ayrıca her ne kadar Irak’ta ve Suriye’de İran’la stratejik işbirliği içine girdiyse de normalde onu bir düşman telakki etmiş durumdadır ve onun yayılmacı politikalarını tehlike olarak görmeyi, bölgeyle ilgili politikalarının bir prensibi olarak lanse etmeye çalışıyor. Ama ABD’nin prensipli bir politikasının olmadığını, bütün hesaplarının çıkar merkezli olduğunu, çıkarının olduğu yerde kendi prensiplerini de rahatça ayaklar altına alıp çiğnediğini biliyoruz. Yemen’deki savaşta da Suudi Arabistan’ın tarafında görünmekle birlikte onun adına savaşa müdahale etmiyor. Ama zaman zaman IŞİD (DAEŞ) tehlikesini gerekçe göstererek bu örgütün milislerinin bulunduğunu iddia ettiği hedeflere yönelik saldırılar düzenliyor. Yani müdahalesi savaşan taraflardan birini güçlendirme, diğerini zayıflatma amaçlı değil IŞİD örgütünü yıpratma görüntülüdür. Ama bu örgütün yapılandığı yerlerin de daha çok Suudi Arabistan’ın desteklediği Aden hükümetinin kontrolündeki bölgelerde yer aldığını ileri sürdüğü için saldırılarına hedef olan yerler genellikle Aden hükümeti tarafından kontrol edilen bölgelerdeki noktalardır. Onun saldırılarında da çoğunlukla IŞİD militanlarından ziyade sivil insanlar hayatını kaybediyor. Yani ABD’nin sergilediği tavırla izlediği tutumu kıyasladığımızda sağ gösterip sol vurduğunu söyleyebiliriz.

Yemen’i en çok sıkıntıya sokan vakıa ise hem Arap dünyası hem de İslâm dünyası tarafından ihmal edilmektir. Ne yazık ki İslâm dünyasının birçok önemli meselesinin olması Yemen gerçeğinin nispeten gözden uzak kalmasına neden oluyor. Yemen’de Suudi Arabistan’ın fiili olarak savaşması sebebiyle Arap dünyası bu ülkedeki halkın sıkıntılarının giderilmesi için ciddi anlamda bir müdahalede bulunmuyor. Her iki tarafın birden mağdur ettiği halkın yaralarının sarılması, aç insanlara yiyecek bir şeyler ulaştırılması, hastaların imdadına koşulması için söze gelir bir gayret gösterilmiyor.

Uluslararası kurumlar ve insanî yardım kuruluşları aç ve hasta insanlara yardım ulaştırmak istediklerinde de çapraz engellemeye maruz kalıyorlar. Savaşan taraflar öncelikle kendi kontrollerindeki bölgelerden diğer taraflara geçilmesini engelliyorlar. Kendi bölgelerindeki mağdurlara yardım ulaştırılmasını ise stratejik birtakım gerekçeler ileri sürerek zaman zaman engelleyebiliyorlar. Dolayısıyla Yemen halkı bu ülkenin üzerinde kendi hesaplarını yürütmek için savaşan tarafların mağduru ve mazlumu durumundadır.