İslâm Dünyasındaki Gelişmeler

Ağustos 2018, Davet Mektebi

“Yüzyılın Anlaşması” Oyunu

ABD, Arap dünyasındaki ihanet çetesinin ve özellikle de Suudi Arabistan’ın desteğiyle Filistin davasını tarihe gömmek, Filistin halkını bütün meşru haklarından siyonist işgal rejimi lehine vazgeçmeye zorlamak amacıyla hazırladığı “Yüzyılın Anlaşması” planını hayata geçirmek için adım adım ilerliyor. Anlaşma dediğimiz gibi Filistin halkını bütün haklarından vazgeçmeye zorlamayı amaçlıyor. En başta Kudüs’ün tamamından vazgeçmesini ve buranın tamamen siyonist işgal rejimine kalmasını kabul etmesini istiyor. İkinci olarak Filistin’in sadece Gazze bölgesinde ve Batı Yaka’daki toprakların A ve B kategorisine giren kısımlarında bir Filistin devletine razı olmasını diğer bütün toprakların siyonist işgal rejimine kalmasını kabul etmesini şart koşuyor. Üçüncü olarak da yurtlarından çıkarılmış Filistinli mültecilerin yurda dönüş haklarından tamamen vazgeçmelerini istiyor.

Aylık Ribat dergisinin Ağustos 2018 sayısı için hazırladığımız yazıda ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması” oyununu ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalıştık. Bu yazımızı inşallah derginin yayınlanmasından sonra kişisel web sitemizden yani www.vahdet.info.tr adresinden de okumanız mümkün olacaktır.

İsrail’in Yahudi Ulusal Devleti Olduğu Yasası

Siyonist işgal rejimi uzun süreden beri üzerinde çalıştığı İsrail’in yahudilerin ulusal bir devleti olduğuna dair ırkçı yasasını 19 Temmuz 2018 tarihinde işgal devletinin parlamentosu durumundaki Knesset’te 55 “hayır” oyuna karşılık 62 “evet” oyuyla kabul etti. Bu yasa her şeyden önce yahudilerin üstün tutulması, yahudi olmayanların ise ikinci sınıf vatandaş konumunda kabul edilmesi anlamına geldiği için ırkçı bir yasa niteliği taşıyor.

Yasada siyonist işgal rejiminin hakimiyeti altındaki toprakların yahudilerin tarihi vatanları olduğu iddia edilerek dünyanın her tarafındaki yahudilerin buraya göç etme hakkı bulunduğu iddia edildi. Böyle bir iddianın amacı ise dünyanın değişik ülkelerindeki tüm yahudilerin buraya toplanmasını sağlamak, savaş ve tehcir yoluyla yurtlarından çıkarılmış olan ve dünyanın değişik ülkelerinde mülteci hayatı süren Filistinlilerin ise vatanlarına dönmelerini engellemek. Bu iddiayla aynı zamanda İsrail’in dünyanın her tarafındaki yahudilerin ortak devletleri olduğu hükme bağlanmış olduğu için bu yahudilerin istediklerinde İsrail’den vatandaşlık alabilmelerinin de önü açılmış oluyor.

Yasa aynı zamanda işgal devletinin tek resmî dilinin İbranice olduğunu hükme bağlayarak Arapçayı resmî dil olmaktan çıkardı. Oysa Filistin’in “İsrail” olarak gösterilen 1948’de işgal edilmiş bölgesinde İbranice konuşmayan ve birçoğu da İbranice bilmeyen iki milyon civarında Filistinli nüfus var.

Yasada Kudüs’ün siyonist işgal devletinin başkenti olduğu vurgulandı. Bunun vurgulanmasındaki amaç ise Kudüs’ü doğusuyla batısıyla bütün olarak işgal rejiminin başkenti olarak kabul etmek ve bu şehir üzerindeki bütün pazarlıkların önünü kapatmak. ABD Başkanı Trump’ın yahudi damadı Kushner’in gözetiminde hazırlanan sözde Yüzyılın Anlaşması planında da Filistin tarafına Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul ettirilmesi hedefleniyor.

Yasada ülkede hukuki konularda herhangi bir boşluk olması durumunda yahudi şeriatının esas alınacağı belirtildi.

Böyle bir yasanın öncelikli amacı Filistinlileri göçe zorlamak ve dünyanın değişik ülkelerine dağılmış durumdaki yahudileri Filistinlilerden zorla gasp edilen topraklara yerleştirmek için toplamaktır. Bu yasayla aynı zamanda sözünü ettiğimiz Yüzyılın Anlaşması için de zemin oluşturulmasına çalışılmaktadır.

Filistin’de el-Han el-Ahmer’in Yıkılması Kararı

el-Han el-Ahmer yani Kızıl Han, Kudüs’ün kırsal kesiminde yer alan ve daha çok Nakab bölgesi bedevilerinin yaşadığı bir beldedir. Siyonist işgal rejimi Kudüs çevresine inşa ettiği yahudi yerleşim merkezleri arasında bağlantılar kurmak amacıyla burada yaşayan Filistinlilerin bütün evlerini, barakalarını ve ahırlarını yıkma kararı verdi. Filistinliler yıkım işleminin önüne geçmek amacıyla bir yandan işgalcilerin yıkım güçlerine karşı mücadele verirken bir yandan da mahkemelere başvurarak hukuk mücadelesi verdiler. İşgal mahkemesi yıkım işlemini geçici bir süre için durdurarak Ağustos ayına erteledi. Ancak bu Filistin halkını tatmin etmedi ve yıkım kararının tamamen iptal edilmesini istediler. İşgal yönetiminin, Filistin halkının kararlı mücadelesini yenmeye ve burayı yıkma konusunda ısrarlı davranmaya çalıştığı görülüyor. O yüzden el-Han el-Ahmer’in yıkılması konusunda Ağustos ayı içinde de buranın yıkılmasını engellemek isteyen Filistinlilerle işgalci saldırganlar arasında çatışmalar yaşanacağı tahmin ediliyor. İşgal rejimi buraları yıkarak Kudüs’ü her yönden yahudi kuşatmasına almaya çalışıyor.

Esed Rejiminin Der’a’yı Ele Geçirmesi

Der’a, Suriye’de Esed rejimine karşı kitlesel ayaklanmanın ilk kıvılcımının çakıldığı bölge. Tunus ve Mısır’da Arap baharı olarak isimlendirilen olayların yaşanmasından sonra Suriye’nin güneyindeki Der’a’da bazı lise öğrencileri duvarlara kendi ülkelerinde de özgürlük istediklerini dile getiren sloganlar yazmışlardı. Esed’in adamları bu gençleri bulup gözaltına almış ve kendilerine çok korkunç bir şekilde işkence etmişlerdi. Bunun üzerine halka, söz konusu öğrencilere yapılan işkenceyi ve rejimin uygulamalarını protesto amacıyla meydanlara çıkması çağrısı yapılmıştı. Bunun üzerine 15 Mart 2011 tarihinde Der’a ve Şam başta olmak üzere Suriye’nin değişik şehirlerinde gösteriler düzenlendi. İşte Suriye’deki halk hareketi bu olaylarla patlak verdi.

Baas rejimi ve ona destek veren Rus ve İran güçleri geçtiğimiz aylarda Der’a’ya yoğun saldırılar düzenledi. Meydana gelen çatışmalar yüzünden sivil halk Ürdün’e sığınmak amacıyla bu ülkenin sınırına toplandı. Ancak Ürdün önce kapıları açmadı ve sivil halk sınırda ciddi sıkıntılar yaşadı. Sonra kademeli bir şekilde kapıları açtı ve sınıra gelenlerin bir kısmının Ürdün tarafına geçmesine fırsat verildi. Der’a’dan üç yüz elli bin civarında Suriyelinin Ürdün tarafına geçtiği tahmin ediliyor.

Çatışmalar sonrasında Der’a’daki direniş grupları da Halep’tekine benzer bir şekilde tahliyeye fırsat verilmesi şartıyla silahları teslim etmeyi kabul etti. Böylece Der’a da maalesef rejim güçlerinin kontrolüne geçti.

Malezya’da Eski Başbakan Necib Abdurrezzak’ın Yolsuzluk Dosyaları

Malezya’da gerçekleştirilen seçimlerde iktidarı Mahathir Muhammed’in almasından sonra eski başbakan Necib Abdurrezzak hakkında yolsuzluk soruşturma dosyaları yeniden açıldı.

27 Haziran 2018 tarihinde Malezya polisi, Necib Abdürrezzak ve aile efradına ait usûlsüz yollardan elde edilmiş 273 milyon dolar değerinde mal varlığına ulaşıldığını, bu mal varlığının içinde Necib’in eşinin önemli miktarda çok kıymetli zinet eşyalarının ve çok pahalı çantalarının da bulunduğunu açıkladı. Emniyet teşkilatının mali suçlar sorumlusu düzenlediği basın toplantısında Malezya tarihinin en büyük yolsuzluk olayıyla karşı karşıya olduklarına ve bunun sorumlusunun da eski Malezya başbakanı Necib Abdurrezzak ile ailesi olduğuna dikkat çekti.

Necib Abdurrezzak hakkındaki yolsuzluk iddialarının hepsi bu kadardan oluşmuyor. Ayrıca değişik yollardan elde edilmiş büyük miktarlarda servetlerden söz ediliyor ve bunlarla ilgili soruşturmalar sürüyor.

ABD’nin İran’la Petrol Savaşı

ABD Başkanı Trump, İran’la imzalanmış olan nükleer teknolojinin kullanılmasıyla ilgili anlaşmadan çekilmesinden sonra İran’a ambargoyu yeniden başlattığı gibi kendisiyle işbirliği içinde olan ülkelerden de bu ambargoya destek vermelerini istedi. Hatta İran’ın petrol satışını sıfıra düşürmeyi hedeflediğini dile getirdi. Bunun üzerine İranlı bazı yetkililer İran petrolünün satılamaması durumunda Körfez’deki diğer ülkelerin de petrollerini satamayacaklarını ifade ettiler. Bununla kastettiklerinin Hürmüz Boğazı’nın kullanıma kapatılması olduğunu da ima yoluyla belirtmeye çalıştılar. Oysa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma yetkisi olmadığı gibi buna cesaret etmesinin de mümkün olamayacağı biliniyor. Zaten ABD tarafından gelen tehditler üzerine de ağız değiştirme yoluna giderek maksatlarının Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmadığını, İran’ın petrolünün satılamaması durumda Körfez’deki diğer ülkelerin de petrollerini satmakta zorlanacakları olduğunu dile getirerek dolambaçlı birtakım ifadeler kullanma yoluna gittiler. Fakat bu savaşta Trump’ın da amacını gerçekleştirmesi ve İran’ın petrol satışlarını tamamen sıfıra düşürmesi imkânsızdır. Çünkü her şeyden önce İran’ın günlük olarak ürettiği petrolün üçte bire yakın bir kısmını Çin satın almaktadır ve onun da ABD ambargosuna destek vermediği biliniyor. Kalan petrolü satın alanlardan da birçok ülke ABD ambargosuna destek vermiyor. O yüzden ABD ambargosunun özellikle İran’ın petrol satışı üzerindeki etkisi dar kapsamlı olacaktır.

Suudi Arabistan’da Sefer el-Havali’nin Tutuklanması

Suudi Arabistan’daki dikta rejimi, kendisinin uygulamalarına dolaylı yollarla da olsa eleştiride bulunulmasına ve kendisine akıl verilmesine tahammül edemediği için ülkedeki ilim ve fikir önderlerinden Sefer el-Havali’yi de üç oğluyla birlikte gözaltına aldı. Sefer el-Havali’nin “Müslümanlar ve Batı Uygarlığı” isimli kitabından dolayı gözaltına alındığı tahmin ediliyor. El-Havali bu kitabında ABD’nin yükselen bir güç olmadığını, düşüş halindeki bir güç olduğunu, asıl yükselen gücün İslâm olduğunu ve akıllı bir siyasetin de İslâm coğrafyasının önemsenmesini gerektirdiğini dile getiriyor. Ancak Suudi Arabistan’daki dikta rejimi ABD ile ilişkilerine çok önem verdiğinden böyle bir tahlile tahammül edemedi ve Sefer el-Havali’yi de siyasi görüşlerinden dolayı tutuklananların arasına dâhil etti.

Suudi Arabistan’ın tanınmış ilim ve fikir adamlarından olan Selman el-Avde de, veliaht prensin Katar emiriyle doğrudan görüşmesi durumunda olumlu sonuçların elde edilebileceğini umduğunu söylediğinden dolayı on aydan beri hapiste tutuluyor.

Vuslat dergisinin Ağustos 2018 sayısı için hazırladığımız “Suud Zulmü Karşısında İlim Ehlinin İki Farklı Duruşu” başlıklı dosyamızda Suudi Arabistan’da öne çıkan ilim ehlinin iki farklı duruşunu ayrıntılı bir şekilde tahlil etmeye çalıştık. Bu yazımızı da derginin yayınlanmasından sonra inşallah kişisel web sitemizden okuyabilirsiniz.