Suriye Direnişi Sekizinci Yılında

Nisan 2018, Vuslat

Suriye’de zulme karşı başkaldırı yedi yılını tamamlayarak sekizinci yılına girdi.

Suriye direnişi birçok yönden haksızlığa uğratılmış ve mağdur edilmiştir. Bunun da en önemli sebebi küresel emperyalizmin ve bazı bölgesel güçlerin Suriye’yle ilgili hesapları ve bunların Suriye’deki rejimin düşmesinin doğuracağı sonuçlar konusunda taşıdıkları endişelerden dolayı olaylara doğrudan müdahale etmeleridir.

Her şeyden önce Suriye’de halkın meydanlara çıkmasının sebebi kesinlikle birilerinin kurduğu komplo değil bu ülkede yıllardan beri devam etmekte olan zulümdür. Eğer bu olaylarda bir komplo aramak gerekiyorsa bu komployu vatandaşlarına zerre kadar insaf etmeyen zulüm rejiminde ve ona bağlı olarak Suriye üzerinde çeşitli stratejik hesaplar yapan diğer zulüm rejimlerinde aramak gerekir. Suriye halkı zaten mazlum ve mağdur durumda olduğu için onun komplo ile suçlanmasının herhangi bir haklı gerekçesi olamaz. Burada haksızlık edenler de mazlum halkın meşru taleplerine destek verenler değil zulüm rejimiyle aynı safta durarak zulme arka çıkanlardır.

Bunun yanı sıra Suriye’de olaylar birilerinin komplo kurmaları sebebiyle planlı bir şekilde değil kendi doğal süreci içinde ve tamamen toplumsal nedenlere dayalı olarak gelişmiştir. Tunus’ta 2010 yılının sonuna doğru meydana gelen sosyal patlama ve bu patlamanın oradaki zulüm rejimini devirme konusunda başarılı olması Arap dünyasında yıllardan beri dikta rejimlerinden zulüm gören, çeşitli haksızlıklara ve mağduriyetlere maruz bırakılan halklarda heyecan oluşturmuş ve zulüm rejimlerine karşı bir başkaldırının yayılmasına neden olmuştur.

Halkın zulümden kurtulmak için heyecanlanmasını ve meydanlara çıkmasını gerektirecek sebepler en fazla da Suriye’de mevcuttu. Dolayısıyla Tunus’ta ve Mısır’da rejimi deviren, Libya’da, Yemen’de ve Bahreyn’de dikta rejimlerinden kurtulmak için başgösteren hareketlilik Suriye halkını da kendi başlarındaki yönetimden en azından politikalarını, uygulamalarını değiştirmesi için taleplerde bulunmaya yöneltti.

Arap dünyasında baş gösteren kitlesel hareketler dikta rejimlerinden artık iyice bıkmış olan toplumlarda korku duvarının aşılmasına neden oldu. Suriye halkını meydanlara çıkmaya yönelten gerçek sebep de birilerinin komploları değil işte bu korku duvarının aşılmasıdır.

Suriye halkı meydanlara ilk çıktığında rejim güçleriyle çatışmayı kesinlikle düşünmemişti ve öncelikli amacının da iktidardakileri devirmek değil yönetim biçiminde bazı reformlar gerçekleştirilmesi olduğunu ortaya koymuştur. Fakat Suriye diktası arkasındaki güce güvendiğinden halkın talepleri karşısında hiçbir taviz vermeyeceğini, son noktasına kadar savaşacağını olayların başlangıcında ortaya koydu. Halkın sivil gösterilerine ve meşru taleplerine silahla karşılık verdi. Bu yüzden Suriye’deki olayların içinde eğer gerçekten bir komplo varsa bu komployu planlayan ve uygulamaya geçiren taraf, sivil gösteriler düzenleyen ve sadece reform taleplerinde bulunan halka karşı silaha başvuran rejim tarafıdır.

Halk rejimin silahına silahla karşılık vermedi. Bundan dolayı olayların ilk altı ayında karşılıklı silahlı çatışma olmamıştır. Halk tarafı sadece sivil gösteriler düzenlemiş, rejim tarafı ise silahlı saldırılar düzenlemiştir. Karşılıklı silahlı çatışmalar bu altı aylık süreçten sonra başlamıştır. Bu çatışmalar da yine halkla rejim güçleri arasında vuku bulmuş değildir. Kendi halklarına silah doğrultmamak için rejimin ordusundan ayrılan ve sonra Özgür Suriye Ordusu adıyla milis gücü oluşturan subaylarla onlara destek veren gerilla güçleriyle rejim güçleri arasında vuku buldu. Özgür Suriye Ordusu’nun ortaya çıkmasından sonra farklı bölgelerde farklı silahlı milis güçleri oluşturuldu ve zamanla silahlı çatışmalar bütün ülkeye yayıldı.

Bu aşamada, Suriye üzerinde çeşitli stratejik hesapları olan ve bu hesaplarını yürütebilmek için Baas rejiminin saltanatını sürdürmesine ihtiyaç duyan İran, İslâm dünyasında Suriye halkının meşru direnişi aleyhine yoğun bir propaganda savaşı başlattı. Öncelikle Suriye’deki direnişin bir komplo olduğuna insanları inandırmak için muhtelif yalanlar uydurdu, zulme başkaldıranlara çok çirkin şekilde iftiralar attı. Katil Baas rejiminin vahşi katliamlarının üstünü örtmeye çabaladı. Halka dışarıdan herhangi bir destek verilmemesi durumunda katil Baas rejiminin halk direnişini bastırabileceğine inandığı için Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmemesi gerektiğini her yerde savunmaya çalıştı. Bunu söylerken bir yandan da Suriye’deki olaylara ABD’nin müdahale etmeye hazırlandığı kanaati oluşturmaya çalışıyordu. Oysa Suriye konusunda ABD ve İran aynı yerde duruyordu ve ikisi de halk ayaklanmasının bastırılmasından, Baas saltanatının devam etmesinden yanaydı. ABD’nin endişesi siyonist işgal rejiminden dolayıydı. Çünkü Baas rejiminin devrilmesi ve yerine İslâmî duyarlılıkları öne çıkaran bir yönetimin gelmesi durumunda onun Filistin’deki İslâmî direnişe destek vereceğini ve bunun da siyonist işgal rejiminin geleceği için daha tehlikeli olacağını biliyordu. Dolayısıyla ABD’nin olayların başlangıcında Suriye halkına destek verir gibi görünen açıklamalarında samimi olmadığını ve Suriye’deki rejimin geleceğini garantiye alma konusunda İran’dan farklı düşünmediğini daha sonra sergilediği tavır gayet net bir şekilde gözler önüne sermiştir. Bundan dolayı olayların başlangıcında da Suriye’ye müdahale etme gibi bir niyeti yoktu. Suriye halkının özgürlük mücadelesine destek verenlerin talebi de zaten ABD’nin olaylara müdahale etmesi değil Suriye halkına Müslüman toplumların destek vermesiydi. Bu desteğin önünü kesmek isteyen İran’ın “dışarıdan müdahale olmasın” derken ABD müdahale edecekmiş gibi bir kanaat oluşturmaya çalışması da sadece bir saptırmaydı.

Baas rejimi zulüm, şiddet ve katliamda sınır tanımamasına, bütün zulüm uygulamalarının örtülmesi için İran tarafından yürütülen propaganda savaşına rağmen halkın direnişini bastırmakta başarılı olamadı. Bunun üzerine olayların başlangıcında “Suriye’ye dışarıdan müdahale olmasın” diyen İran kendisi dışarıdan müdahale ederek Baas güçlerinin ve onun Şebbiha çetelerinin yanında savaşmaya başladı. Bunun için önce dünyanın değişik ülkelerinden topladığı Şii milisleri savaştırdı. Şii milislerin yeterli olmaması üzerine de Irak’ta bir karargâh oluşturarak doğrudan Devrim Muhafızları’nı devreye soktu ve devlet olarak bilfiil savaşın içinde yer aldı.

Baas rejimiyle ortak hesapları olan Rusya da Suriye’de halkın özgürlük mücadelesinin bastırılması için Beşşar Esed yönetimine çeşitli yönlerden destek verdi. Onun yardımı başlangıçta silah takviyesi, lojistik destek ve eğitim desteği şeklindeydi. Ancak daha sonra dolaylı yardım ve desteklerin yeterli olamayacağını görünce o da doğrudan müdahale etti ve devlet olarak savaşın içinde yer aldı.

ABD ise IŞİD’i bahane ederek olaylara müdahale etti. Ancak onun müdahalesi de Baas rejimine karşı değil Suriye direnişini kıskaca alma faaliyetlerinin alanını genişletme amaçlıydı. IŞİD’e karşı savaştığını ileri sürerek Suriye Baas zulmüne karşı mücadele eden direniş güçlerini hedefe yerleştiriyor, onlara saldırılar düzenliyordu.

Bütün bu müdahaleler karşısında Suriye direnişi sadece Baas rejimiyle değil bütün küresel emperyalizme ve onların bölgesel güçlerine karşı mücadele etme zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı. Küresel güçlerin olaylara müdahale etmesi, İslâm âleminin ise Suriye direnişini ve halkını yalnız bırakması bu ülkedeki mücadelenin çok sarp bir yokuşla karşıya kalmasına neden oldu.

Bu durum karşısında Suriye meselesinin masa başında çözülmesi için siyasi görüşmeler süreci başlatıldı. Suriye direnişi rejim güçleriyle dolaylı görüşmeleri kabul etti ve Cenevre görüşmeleri süreci başlatıldı. Ancak bu görüşmelerde rejimin isteklerine destek verenlerin baskın çıkmasından dolayı bir ilerleme kaydedilemedi.

Bu arada bir yandan da ülke içinde silahların susturulması için bir ateşkes sürecinin başlatılması amacıyla Astana görüşmeleri gerçekleştirildi. Rusya’nın gözetiminde gerçekleştirilen ve Türkiye, İran ve Rusya’nın garantör ülke olarak katıldığı bu görüşmelerde Suriye içinde çatışmasızlık bölgeleri oluşturulması kararlaştırıldı. Fakat maalesef Astana’da kabul edilen anlaşmalara Baas rejiminin arkasında duran Rusya ve İran bağlı kalmadı ve çatışmasızlık bölgelerine yönelik saldırılarını sürdürdüler.

Son dönemde de yine bu çatışmasızlık bölgeleri arasında yer alan Doğu Guta’ya yönelik olarak yoğun saldırılar düzenlenmektedir. Doğu Guta’ya yönelik saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Hastaneler özellikle hedef alındığından sağlık hizmetleri doğru düzgün bir şekilde verilemedi. Doğu Guta’nın her taraftan kuşatma altına alınmış olması sebebiyle insanî yardımların sokulması engelleniyor. Bu yüzden içeride açlık sıkıntısı yaşanıyor. Hastaların ve yaralıların tahliye edilmesi engelleniyor. BM Güvenlik Konseyi’nin Doğu Guta’da ateşkes sağlanması yönünde karar almasına rağmen gerek rejim güçleri ve gerekse Baas rejimine destek amacıyla Suriye’deki olaylara müdahale eden Rusya ve İran’ın işgal güçleri saldırılarına devam ettiler. Saldırılarda da çoğunlukla sivil hedefler vurulduğundan çok sayıda sivil hayatını kaybetti.