TYB 2017 Yıllığı İslam Dünyası Bölümü

2016'da İslâm Âlemi

Hazırlayan: Ahmet Varol

Suriye'de Yine Katliamlar ve Zulüm

15 Mart 2016 tarihinde Suriye'de dikta rejimine karşı kitlesel başkaldırı beş yılını tamamlayarak altıncı yılına girdi.

Burada sözün başında bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum. Suriye'de silahlı direniş Suriye halkının tercihi değil zulüm rejiminin silahlı saldırılarına karşı başlatılan bir savunmadır. Bu savunmayı ilk başlatan da ana kadrosunu kendi insanlarına silah çekmek istemedikleri için ordudan ayrılan subayların oluşturduğu Özgür Suriye Ordusu adlı silahlı milis gücüdür. Diğer silahlı milis grupları daha sonra ortaya çıkmış ve devreye girmişlerdir.

Başlangıcından itibaren şiddeti son raddesine kadar kullanan ve herhangi bir insaf sınırı gözetmeyen Baas rejimi ile arkasındaki işgal güçleri 2016 içinde de yoğun saldırılar gerçekleştirdiler. Saldırılarında yine yoğun bir şekilde toplu imha silahlarını, misket bombaları, varil bombaları gibi büyük tahribata neden olan tehlikeli bombaları kullandılar. Uluslararası mekanizmanın da bütün bu bombaların kullanımını engellemek için söze gelir bir girişimi olmadı.

2016 içinde Rusya bir ara Suriye'den çekileceğine dair açıklama yaptı. Ancak sonraki gelişmeler bunun sadece bir taktik olduğunu ve gerçekte Rusya'nın çekilme gibi bir niyetinin olmadığını, aksine bu yanıltmayı daha ağır bir darbe vurmak amacıyla yaptığını ortaya çıkardı.

Türkiye'nin Olaylara Doğrudan Müdahalesi ve Fırat Kalkanı Operasyonu

2016'da Suriye'yle ilgili en önemli gelişmelerden biri IŞİD'in Türkiye'yi hedef alan bazı saldırıları sebebiyle Türkiye'nin de gerek bu örgütün ve gerekse PKK'nın Suriye'deki uzantısı PYD'nin silahlı yapılanmasına karşı savaşmak amacıyla bir askerî operasyon başlatması oldu. Fırat Kalkanı Harekâtı adı verilen bu askerî müdahalenin ilk hedefi Suriye'nin Türkiye sınırı yakınında bulunan Cerablus bölgesiydi. Yapılan açıklamada da operasyonun öncelikli amacının Cerablus'taki IŞİD yapılanmasını dağıtmak olduğu ifade edildi. Operasyon daha sonra diğer bölgelere doğru ilerledi ve IŞİD militanlarıyla doğrudan çatışmalara girildi. Fırat Kalkanı Harekâtı askerî yönden Suriye'deki Özgür Suriye Ordusu başta olmak üzere ılımlı olarak tanımlanan muhalif gruplarla ittifak halinde yürütüldü.

İran'dan Kalkan Rus Uçakları

Rusya'nın Suriye'nin Lazkiye şehrinde bulunan üssü büyük bombardıman uçaklarının kalkışı için uygun değildi. O yüzden bu uçaklar Rusya'daki hava üslerinden kalkarak geliyor ve Suriye'de bombalama yaptıktan sonra geri dönüyorlardı. Bu da uzun yol katetmek zorunda kalmalarına ve fazla yakıt giderine neden oluyordu. Baas rejiminin devamı için Suriye'deki olaylara doğrudan müdahalede bulunan ve dünyanın değişik ülkelerinden topladığı Şii milisleri Suriye'de cepheye süren İran buna da çözüm buldu ve Rus uçaklarının kendi havaalanlarından kalkmasına imkân sağladı. İran, bu konunun kamuoyuna yansımasının hemen ardından yaptığı açıklamalarda iddiaları yalanladı. Ancak Rusya'nın doğrulaması karşısında kabullenmek ve birtakım ifade oyunları yaparak Rus uçaklarının İran'dan kalktığı gerçeğini itiraf etmek zorunda kaldı.

Göstermelik Ateşkesler

Geçmiş yıllarda olduğu gibi 2016 içinde de Suriye'de çatışmaların durdurulması için ateşkesler ilan edildiği oldu. Bunlar genellikle çatışan taraflar arasında bir anlaşma sağlanması suretiyle değil de birbirleriyle çatışma halinde olmayan ancak her ikisi de Suriye'deki olaylara dışarıdan müdahale eden ABD ve Rusya'nın ittifakıyla ilan edildi.

Ateşkeslerde IŞİD ve Nusra Cephesi'nin müstesna tutulması ise saldırılar için arka kapının açık bırakılması anlamına geliyordu. Çünkü Rusya ve Baas güçleri herhangi bir saldırı düzenlemek istediklerinde bu iki örgüte mensup militanları hedef aldıkları iddiasıyla, onlarla hiçbir ilgisi olmayan yerlere saldırı düzenleyebiliyorlardı. O yüzden ateşkesler uygulamada karşılık bulmayan türden oldu. Zaten çok uzun süreli de olmadı.

Cenevre Görüşmelerinin Amacı Dayatmaktı

Zaman zaman ateşkesler ilan edilirken, bir yandan da "barış" sağlanması iddiasıyla Cenevre'de masa başında dolaylı görüşmeler yapılması için girişimlerde bulunuldu. Fakat bu görüşmelerin amacının gerçek anlamda bir barış sağlamak değil muhalif tarafa birtakım dayatmalarda bulunmak, bazı şartları dikte etmek olduğu sergilenen tavırdan ve izlenen politikadan anlaşılıyordu.

Cenevre görüşmelerinde yaşanan ilginç bir gelişme Beşşar Esed'in temsilcisi Beşşar Ca'feri'nin, doğrudan görüşmelere geçilebilmesi için muhaliflerin temsilcisi Muhammed Alluş'un sakalını kesmesini şart koşması oldu. Normalde Ca'feri kendisi de sakallıydı. Ancak onunki sadece çenesinin ucunda olduğu için görüşmelerde mahzur oluşturmadığını Muhammed Alluş'un sakalının ise görüşmelere engel teşkil ettiğini düşünüyordu.

Böyle bir şartın ileri sürülmesi Baas rejiminin dayatmacı ve baskıcı tavrını değiştirmediğini ortaya koyması açısından dikkat çekiciydi. Onun bu tutumu anlaşmanın diğer maddelerini de kendisinin dikte edeceği, muhalifleri temsil eden heyetin ise sadece onaylama görevini yerine getirmeleri gerektiği mesajı içeriyordu.

İşin gerçeğinde Cenevre görüşmelerinin asıl maksadı soruna kalıcı bir çözüm bulmak ve ülkeye barış getirmek değil Baas rejiminin geleceğini sağlama almaktı. O yüzden de bu görüşmelerden herhangi bir sonuç çıkmadı.

Halep'in Düşüşü

Suriye'de 2016 yılında meydana gelen en önemli gelişme Halep'in doğu kesiminin muhaliflerin kontrolünden rejim güçlerinin ve onlara destek amacıyla gönderilmiş olan Şii milislerin kontrolüne geçmesi oldu. Bu olay Halep'in düşüşü olarak tanımlandı.

Baas rejimi ve onun arkasında duran işgal güçleri Halep'i stratejik açıdan önemli konumda gördüklerinden bu bölgeye ağırlık verdiler. O yüzden bölgede muhaliflerin kontrolüne geçmiş toprakları ve özellikle de Halep'in doğu kesimini uzun süreli bir kuşatmaya aldılar.

Kuşatma son derece korkunç, insanlık dışı ve insaf sınırlarından çok uzakta bir tutumla sürdürüldü. Kuşatmaya alınan insanların dışarıdan insanî yardım almalarına dahi fırsat verilmedi.

Bir ara görünüşte insanî yardımlar sokulmasına fırsat verilmesi iddiasıyla bir ateşkes ilan edildi. Fakat ilginçtir ki bu ateşkesten yararlanarak mağdur insanlara insanî yardım ulaştırmaya çalışan BM konvoyu tam Halep'in kenarına yaklaştığı sırada rejim uçakları ve işgalci Rus uçakları tarafından vurularak tahrip edildi. Bu saldırı ateşkes oyununun gerçekte insanî yardımları imha etmek amacıyla oynandığını gözler önüne sermesi açısından dikkat çekiciydi. Saldırıyla birlikte aynı zamanda büyük bir savaş suçunun işlenmiş olmasına rağmen uluslararası alanda herhangi bir cezalandırma girişiminde bulunulmadı.

Rejimin ve işgal güçlerinin hava saldırılarında sağlık kurumlarının, sahra hastanelerinin ve insanî yardım merkezlerinin özellikle hedef alınması da dikkat çekiciydi. Sağlık kurumlarının kasten hedef alınması sebebiyle birçok gönüllü sağlık elemanı ve doktor hayatını kaybetti. Hayatta kalabilenler de çalışma yapamadıklarından bölgeyi terk etmek zorunda kaldılar.

Direniş güçleri Temmuz 2016'da kuşatmayı yarma amacıyla geniş çaplı kara operasyonları başlattılar. Bu operasyonlar bayağı etkili oldu ve işgal güçleri önemli stratejik noktalardan çekilmek zorunda kaldılar. Fakat rejim ve işgal cephesi burada da bir oyuna başvurarak tek taraflı ateşkes ilan etti. Ateşkes direnişçilerin de yararına olduğu için uymayı tercih ettiler. Fakat rejim ve işgal cephesinin amacı karadaki yenilginin üstünü örtmek, bunun için ilan ettiği ateşkesi insanî yardım amaçlı göstermek, bir yandan da toparlanma fırsatı bulmaktı. Ayrıca ateşkes kısa süreli oldu ve rejim - işgal cephesi bu kısa sürenin hemen ardından hava saldırılarıyla yeniden direniş birliklerine darbe vurmak amacıyla saldırılar başlattılar.

Direniş birliklerinin en önemli eksiği ise hava savunma silahlarından yoksun bırakılması olmuştur. Özellikle de ABD'nin girişimleri direniş güçlerinin hava saldırılarına karşı savunma silahları edinmelerini engelledi. Bu durum karşısında rejim ve işgal cephesinin hava saldırıları sürekli onun açısından bir avantaj oluşturdu. ABD'nin direnişin hava savunma silahlarından yoksun bırakılması için gerçekleştirdiği onca girişimin yanında Baas'a ve arkasındaki işgal güçlerine yönelttiği eleştirel açıklamaların tamamen samimiyetsiz ve göstermelik olduğunu gözler önüne seriyordu.

Hava saldırıları ve özellikle de sivil kalabalıkların hedef alınması direnişin hareket alanını daralttı. O yüzden bazı stratejik noktalardan çekilmek zorunda kaldılar. Bu durum karşısında rejim ve işgal cephesi Halep'te ilerleme kaydederek bölgeyi kontrol altına almayı başardı.

Bölgenin rejim güçlerinin ve Şii milislerin kontrolüne geçmesi sivillere yönelik bir katliam gerçekleştirilmesi endişesinin ortaya çıkmasına neden oldu. Çünkü tehditler bunun işaretlerini veriyordu. O yüzden direniş birlikleri tehdit altındaki sivillerin tahliye edilmesine imkân tanınmasını istedi. Onların hayatları güvenceye alınmadan kendilerinin silahlarını bırakmayacaklarını, son kurşunlarına kadar savaşmaya devam edeceklerini duyurdular. Bu durum karşısında direnişçilerle şehir içinde karşı karşıya gelmek istemeyen rejim güçleri ve Şii milisler, Türkiye'nin devreye girmesiyle sağlanan ateşkese bağlı olarak sivillerin önce tahliye edilmesi şartını kabul ettiler. Fakat tahliye esnasında sık sık ateşkesi ihlal ederek tahliye konvoylarına saldırılarda bulundular.

Halep'ten tahliye edilen sivillerin büyük çoğunluğu İdlib'e nakledildi. Ancak rejim güçleri ve Şii milisler onlara gittikleri yerlerde de kendilerini rahat bırakmayacakları, İdlib'de de Halep'tekinin aynısını yaşatacakları yönünde tehditlerde bulundular.

Türkmen Bölgesinde Çatışmalar

Suriye'de çatışmaların tek merkezi Halep değildi elbette. Ülkenin daha başka bölgelerinde özellikle Hama, Humus, İdlib gibi bölgelerde de yoğun çatışmalar oldu. Çatışmaların yaşandığı bölgelerden biri de Lazkiye'nin kuzeyinde ve Türkiye sınırına yakın kısımda yer alan Türkmen bölgesiydi. Bu bölgede de muhalif güçlerle rejim güçleri arasında yoğun çatışmalar yaşandı.

ABD'nin PYD'yle İşbirliği

Suriye'de rejime karşı mücadele eden silahlı direniş gruplarına silah verilmesini engelleyen ve bu silahların IŞİD'in eline geçebileceği iddiasını kullanan ABD'nin, Türkiye'ye karşı silahlı terör eylemleri gerçekleştirdiği bilinen PKK'nın Suriye kanadı durumundaki PYD'nin askeri kanadına silah vermesi son derece düşündürücüdür. Bu örgütün eline verilen silahların PKK'nın militanlarına geçtiği ve bu silahların Türkiye'ye karşı kullanıldığı bilinen bir gerçektir ve aynı zamanda belgelenmiştir. ABD'nin bu örgüte silah vermesinin gerekçesi ise IŞİD'e karşı savaştığı iddiasıdır. Oysa PYD'nin kendisinin de en az IŞİD kadar bir terör örgütü niteliği taşıdığı ve tüm bölge açısından tehlike arz eden bir terör örgütünün Suriye yapılanmasını teşkil ettiği biliniyor.

Batı'nın Mülteci Korkusu

Suriye'deki olaylar Batı'da da bir mülteci korkusunun ortaya çıkmasına neden oldu. Çünkü bu ülkeler, kendi öz yurtlarında can güvenliği içinde yaşama hakkından mahrum bırakılan yüz binlerce insanın bir kısmını dâhî olsa kendi ülkelerine kabul etmek istemiyorlar.

Türkiye mültecilerin önemli bir kısmını kendi sınırları içinde barındırıyor. Batı dünyası bu mültecilerin kendi ülkelerine doğru akın etmesini engellemesi için Türkiye'ye baskı yapıyor.

Mültecilerden herhangi bir şekilde Batı ülkelerine geçiş yapmış olanlara da çok kötü muamele ediliyor. 2016 yılı içinde bu kötü muamelelerin muhtelif çirkin manzaraları ortaya çıktı.

Filistin Yine Hareketli

Gazze'ye Abluka Devam Etti

2005 yılından beri insanlık dışı ablukaya ve ambargoya tabi tutulan Gazze'nin üzerindeki kuşatma ne yazık ki 2016 yılında da devam etti. Türkiye ile İsrail arasında Mavi Marmara meselesinden kaynaklanan ilişkiler sorununu sonlandıran bir anlaşma imzalanması da ablukanın kaldırılmasını sağlamadığı gibi herhangi bir yumuşama da olmadı. Ambargo ve abluka bütün katılığıyla devam etti.

2016 yılında Gazze ablukasına karşı yaşanan en önemli gelişmelerden biri İspanya'nın Barselona limanından "kadınların özgürlük filosu" olarak adlandırılan iki geminin harekete geçirilmesi oldu. Bu filonun amacı da Gazze'ye uygulanan ablukayı yarmak ve buradaki insanlara uygulanan zulme dünya kamuoyunun dikkatlerini çekmekti. Yeni özgürlük filosunun en önemli özelliği ekibini dünyanın farklı ülkelerinde değişik alanlarda öne çıkmış kadın aktivistlerin oluşturmasıydı. Bu filoda birine Zeytûne diğerine de Emel (Ümit) adı verilen iki gemi bulunuyordu. Bunlardan Ümit gemisi yoluna devam edemedi ve aktivistler Zeytune gemisiyle Gazze'ye doğru ilerlediler. Fakat siyonist işgalciler yolcuları sadece bayanlardan oluşan Zeytune gemisini denizde kuşatmaya alarak zorla Asdud (Aşdot) limanına götürdü. Ardından yolcularını gözaltına aldı. Fakat bu kez yolcuları hızlı bir şekilde sınır dışı ederek ülkelerine geri gönderdi.

Münferit Eylemlerle Devam Eden Kudüs İntifadası

1 Ekim 2015'te patlak veren Kudüs İntifadası münferit eylemlerle 2016 yılı boyunca da devam etti. Bu intifadayla bağlantılı olarak işgal rejiminin askerlerine ve polislerine karşı birçok eylem gerçekleştirildi. Bir yandan da işgal rejimi bu intifadayı bastırabilmek için birçok Filistinli genci eylem girişiminde bulunduğu iddiasıyla öldürdü veya yaraladı. Öldürülenlerden birçok gencin herhangi bir eylem teşebbüslerinin olmadığı tespit edildi. Fakat işgal rejimi askerlerine en ufak bir şüpheye binaen Filistinlileri öldürme yetkisi verdiğinden, herhangi bir eylem teşebbüsü olmayan gençleri öldüren askerlerini de cezalandırmadı hatta sorguya bile çekmedi.

Yerel Seçimler Yapılamadı

Filistin'in 2016'da öne çıkan en önemli gündem maddelerinden biri de yerel seçimler konusuydu. Aslında yerel seçim kararını veren Mahmud Abbas yönetimi oldu ve bu konuda Hamas ile yaptığı uzlaşmanın şartları tam olarak yerine getirilmiş değildi. Ama buna rağmen dürüst bir seçim yapılması durumunda seçimleri yine Hamas'ın kazanacağından endişe edildiği için Fetih örgütünün ileri gelenleri ertelenmesini istediler. Bu baskılar karşısında, Abbas yönetiminden aldığı işaretlere göre kararlar veren Filistin Yüksek Mahkemesi gerekli hazırlıkların yapılmadığını ileri sürerek seçimleri iptal etti. Sonra yine aynı mahkeme seçimlerin Gazze'de değil sadece Batı Yaka bölgesinde yapılması yönünde bir karar çıkardı. Ama bu kararın uygulanması da mümkün görülmedi ve sonuçta planlanan yerel seçimler 2016 yılı içinde gerçekleştirilemedi.

Ezan Yasağı Girişimi

Filistin'de 2016'daki önemli gelişmelerden biri de siyonist işgal rejimi parlamentosuna, Kudüs'te ve "İsrail" olarak tanımlanan Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesinde ezanların hoparlörlerle okunmasının yasaklanmasına dair bir yasa önerisi sunulması oldu. İşgal rejimi parlamentosu Knesset bu yasa teklifini gündemine aldı ve işgal hükümetinin yasa tekliflerini gözden geçiren kurulu da Knesset'te oylanmasını kabul etti. Fakat gerek Filistin'in içinden ve gerekse İslâm dünyasının genelinde şiddetli tepkiler olması sebebiyle oylanmasını ertelemek zorunda kaldı. Sonuçta yasa teklifi 2016 içinde parlamentoda vekillerin oylarına sunulamadı.

BM'den İsrail Aleyhine Kararlar

Genelde işgal devletini himaye etmekle öne çıkan BM'nin bazen aleyhine kararlar çıkardığı da oluyor. BM'den 2016 yılı içinde İsrail aleyhine iki önemli karar çıktı.

Birinci önemli karar kısa adı UNESCO olan BM Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu'nun kararıydı. Bu kurum Mescidi Aksa'nın tamamen Müslümanlara ve Araplara ait olduğu, yahudilerin bu mabet üzerinde herhangi bir hakları olmadığı yönündeki kararı kabul etti.

Öncelikle şunu ifade edelim ki Mescidi Aksa İslami kimliğini kendi tarihi ve dinî kökenlerinden alır. Bunun için herhangi bir uluslararası karara ihtiyacı yoktur. Fakat UNESCO'nun kararı bu gerçeği tescil etmiştir. Ne var ki UNESCO'nun kararından BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon başta olmak üzere siyonist işgalcilerin çıkarlarının bekçiliğine kendini adamış birçok kişi ve ABD başta olmak üzere işgalcilerin hamiliğini yapan birçok devlet rahatsız oldu.

Karar siyonist işgal devletini ise ciddi şekilde sarstı. Çünkü uzun süreden beri Mescidi Aksa'yı yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırmak amacıyla çeşitli düzenler kurmaya, dümenler çevirmeye çalışıyor. Bu dümenlerinde başarılı olabilmek için de uluslararası kurumların desteğine ihtiyacı vardı. Bu desteği bulamayınca da UNESCO'ya şiddetle tepki gösterdi ve onunla ilişkilerini askıya aldığını açıkladı.

İkinci önemli karar ise BM Güvenlik Konseyi'nin işgal devletinin Filistin'in 1967'de işgal edilmiş bölgesine inşa ettiği yahudi yerleşim merkezlerini tamamen yasa dışı ilan eden ve derhal durdurmasını isteyen kararıdır. Bu konuda önce BMGK'nin tek Arap üyesi durumundaki Mısır bir karar tasarısı sundu. Fakat Mısır daha sonra işgal devletinin baskılarına boyun eğerek kararın görüşülmesinin ertelenmesini istedi. Mısır'ın bu talebi üzerine Yeni Zelanda, Malezya, Venezuela ve Senegal devreye girerek karar tasarısının yeniden gündeme alınmasını sağladılar.

İşgal rejimi karar tasarısı karşısında ABD'ye ümit bağlamıştı ve onun veto edeceğini umuyordu. Fakat ABD'nin de çekimser oy kullanması sebebiyle karar Güvenlik Konseyi'nde kabul edildi.

Kararın çıkarılması Filistinlileri memnun etti. Fakat asıl önemli olan BM'nin uygulama aşamasında sergileyeceği tavırdır. Siyonist işgal rejimi karara uymayacağını iddia ettiği gibi Mısır'ın erteleme talebinden sonra yeniden gündeme alınması için devreye giren ülkelere de şiddetle tepki gösterdi. Çekimser tavır sergilemesinden dolayı ABD'ye de biraz tepki gösterdi.

Uygulama aşamasında, BMGK kararının bağlayıcılığının göz önünde bulundurulması ve inşaatların yakın takibe alınması kararın Filistinliler lehine sonuç getirmesine vesile olacaktır. İşgal rejiminin uymaması ve BM'nin de bir yaptırım uygulamaması durumunda ise karar sadece bir kınama kararından ibaret kalacaktır.

Raid Salah Yeniden Zindanda

Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesindeki İslâmî Hareket'in lideri ve Mescidi Aksa'yı siyonist tehditlere karşı savunma çabalarından dolayı Mescidi Aksa muhafızı unvanıyla tanınan Şeyh Raid Salah işgal güçleri tarafından yeniden hapse atıldı.

İşgal rejiminin sözde yargı organlarının Raid Salah hakkındaki cezalarının işgal yargıtayı tarafından onaylanması sonucu 9 ay hapis cezası kesinleşti ve Şeyh Salah 10 Mayıs 2016 tarihinde hapse girdi.

İşgal rejiminin göstermelik yargısı, Şeyh Raid Salah'ın siyonist teröristlerin Mescidi Aksa'ya zarar verme girişimlerine, saldırılarına ve baskınlarına karşı bu kutsal mabedi koruma çabalarını şiddete teşvik olarak değerlendirdi. Bu iddiasından yola çıkarak önce 11, sonra da 9 ay hapis cezası verdi.

İşgal yargısı Filistin direnişinin kararlı liderlerinden olan Raid Salah'ı daha önce de muhtelif zamanlarda hapis cezalarına çarptırdı. Fakat bunların hiçbiri onu yıldırmadı ve mücadelesinde geri adım atmaya zorlayamadı.

1948'de işgal edilmiş bölgedeki İslâmî Hareket, Müslüman Kardeşler'in bu bölgedeki kanadı olarak bilinir.

Muhammed El-Kik Özgürlüğüne Kavuştu

Filistin davasının kararlı savunucularından gazeteci Muhammed El-Kik 94 gün sürdürdüğü açlık grevinin sonunda işgalciler karşısında zafer kazandı ve 19 Mayıs 2016 Perşembe günü akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Muhammed El-Kik, işgal rejiminin "idarî hapis" cezası uygulamasıyla zindana atılmıştı. Ancak o cezaya tepki göstererek açlık grevi başlattı. İsrail'in tüm baskılarına ve pazarlık oyunlarına direndi. İsrail onun zindanda ölmesinin, kendi başına daha büyük işler açacağını tahmin ettiği için sonunda serbest bırakılacağına dair anlaşma yaptı. El-Kik açlık grevini sonlandırmasından sonra bir süre hastanede tedavi gördü ve ardından özgürlüğüne kavuştu.

Ömer Nayif'in Sofya'da Öldürülmesi

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC)'nin ileri gelenlerinden Ömer Nayif işgal zindanlarından kaçarak Filistin dışına çıkmayı başarmıştı. Fakat işgal rejiminin dış istihbarat teşkilatı Mossad, onun Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da yaşadığını tespit edince öldürme tehdidinde bulundu. O da Filistin Büyükelçiliği'ne sığınarak canını korumasını istedi. İşgalcinin onun kendisine teslim edilmesini istemesi üzerine Mahmud Abbas'ın Sofya büyükelçisi Ahmed Mezbuh da teslim etme girişiminde bulundu. Bunun üzerine FHKC tepki göstererek teslim edilmesinin tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Fakat ne kadar ilginçtir ki onu teslim etmekten çekinen sefaret canını da koruyamadı ve Mossad ajanları ellerini kollarını sallayarak büyükelçilik binasında katlettiler. FHKC Merkez Kurulu üyesi Hani Es-Sevabite Gazze'deki basın toplantısında yaptığı açıklamada cinayetin arkasında büyükelçinin kasıtlı ihmali olduğunu söyledi.

Tunuslu Uçak Mühendisi Muhammed Ez-Zuvari'nin Öldürülmesi

Tunuslu uçak mühendisi Muhammed Ez-Zuvari, 15 Aralık 2016'da Tunus'un Safakis şehrindeki evinin önünde düzenlenen bir suikastla öldürüldü. Zuvari'nin on yıldan beri Filistin direnişine destek verdiği bilindiği için onun Mossad tarafından öldürüldüğü açıklamalarda dile getirildi. İşgal rejiminin Savunma Bakanı Avigdor Liberman'ın onun öldürülmesiyle ilgili bir açıklamasında "İsrail ne gerekiyorsa onu yapar" şeklinde bir ifade kullanması ise işgal rejiminin bu cinayeti dolaylı bir şekilde üstlenmesi olarak kabul edildi.

Zuvari Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'ın askerî kanadı İzzettin Kassam Tugayları'nın muhtelif askerî projelerine yardımcı olmuştu. Son olarak da teşkilatın insansız hava aracı projesi olan Ebabil projesinin geliştirilmesinde ve uygulamaya geçirilmesinde yer aldığı ifade edildi.

Hukuk Tanımayana Hukuk Komitesi Başkanlığı

İsrail gibi hukuk tanımayan, hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir devletin 2016'da BM'de Hukuk Komitesi başkanlığına seçilmesi, 1987'deki intifada sonrasında küçük yaştaki çocukların kol ve bacak kemiklerinin kırılması tavsiyesinde bulunan, tavsiyesi de bilfiil yerine getirilen İzak Rabin'e Nobel Barış Ödülü verilmesine benziyor.

Şimon Peres'in Ölümü

Filistin toprakları üzerinde İsrail adında bir işgal devleti kurulması için oluşturulan siyonist terör örgütlerine katılmış eski terörist liderlerden olan Şimon Peres, 30 Eylül 2016 tarihinde 93 yaşında hayata veda etti. Peres her ne kadar siyonizme hizmet eden medya organları tarafından "barışçı" olarak lanse edilse de onun birçok katliamdan ve cinayetten sorumlu olduğu biliniyor. Bunların başında da 108 sivilin, aynen Srebrenitza katliamında olduğu gibi BM tarafından oluşturulan güvenli bölgeye sığındıkları sırada düzenlenen saldırıyla öldürüldüğü Kana katliamı gelir.

ABD'nin İsrail'e 38 Milyar Dolar Taahhüdü

ABD 2016 yılı içinde, İsrail'e on yılda 38 milyar dolar askerî yardım taahhüdünde bulundu. Bunun karşılığında İsrail'in ABD'ye verdiği ise bu süre içinde kendisinden başka bir yardım talebinde bulunmama sözü. Evet, on yıl içinde İsrail'in ABD'den başka bir askeri yardım talebinde bulunmama sözü vermesi karşılığında ABD yönetimi de ona bu süre içinde tam 38 milyar dolar askerî yardım vermeyi taahhüt etti. Zannedersiniz ki babası oğluna harçlık veriyor. Ama bozuk para değil tam 38 milyar dolar.

Irak'ta Musul Operasyonu

İran ve ABD'nin ittifakıyla Irak'ta yürütülen Şiileştirme operasyonu Musul bölgesinde ciddi bir engelle karşılaşmıştı. Bağdat yönetimi bu engeli ortadan kaldırabilmek için değişik yöntemlere başvurdu. Fakat bölgedeki aşiretlerin şiddetli tepkileri sebebiyle engeli aşamadı. İşte bu aşamada IŞİD tuzağının bölgeye çekilmesi ve bölgenin Bağdat hükümetine bağlı askerler tarafından hiçbir direniş göstermeksizin bu örgütün militanlarına teslim edilmesi kafalarda ciddi tereddütlerin hâsıl olmasına neden oldu.

2016 yılı içinde ABD'nin öncülüğünde oluşturulan uluslararası koalisyonun da desteğiyle Bağdat hükümetine bağlı askerler ve ona destek amaçlı militan gücü oluşturan Haşdi Şa'bi tarafından görünüşte Musul'u IŞİD'den kurtarma amaçlı bir operasyon başlatıldı. Asıl amaç ise IŞİD'e karşı savaş başlığı altında bölgede daha önce Şiileştirme faaliyetlerine direnen aşiretlere de ağır darbe vurmak ve böylece bu faaliyetlerin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaktı. IŞİD'in bölgede saltanat kurmasına fırsat verilmesiyle bunun altyapısı ve gerekçesi oluşturulmuştu.

Musul operasyonunda IŞİD alanlarını kıskaca almak iddiasıyla gerçekleştirilen askerî faaliyetler bölgedeki aşiretlerin ciddi şekilde zarar görmesine neden oldu. O yüzden Musul ve çevresindeki yerleşim alanlarında oturan sivil halktan en az yüz bin kişi evlerini terk ederek başka yerlere göç etmek zorunda kaldı.

Bu operasyonla aynı zamanda, Musul'un IŞİD'e teslim edilmesi senaryosunda oynamak zorunda kaldığı için defteri dürülen Nuri El-Maliki'nin yerine geçirilen Haydar El-Ibadi'nin zorlu bir savaş yürüttüğü havası verilerek kahraman yapılması amaçlanıyordu.

Türkiye ve bazı Arap ülkeleri Haşdi Şa'bi'nin Musul operasyonuna ortak edilmesine karşı çıktı. Çünkü bu örgütün daha önce baskın düzenlediği bölgelerdeki sünni halka çok büyük eziyetler yaptığı, dolayısıyla vahşet ve terörde IŞİD'den geri kalır bir tarafı olmadığı biliniyordu. Ancak ABD, onunla işbirliği içindeki İran ve ikisinin kuklası Bağdat hükümeti bu örgütle ilgili itirazları nazarı dikkate almayarak operasyonda çok aktif bir şekilde yer almasını sağladılar. Çünkü bu örgütün militanlarının Bağdat hükümetine bağlı resmî ordunun askerlerinden daha etkin bir rol oynayacağını düşünüyorlardı. Zaten bu yüzden birçoklarına resmiyette de asker statüsü verilmişti.

Başlangıçta çok geniş çaplı bir operasyon planından söz edilmesine rağmen ataklar kısa sürede sonuç vermedi. Çünkü öncelikle bölgedeki aşiretler operasyonun arkasındaki niyet ve amacı bildikleri için destek vermemeye, karşı çıkmaya devam ettiler. İkinci olarak da IŞİD'e bağlı militanların şehir merkezlerinde kendilerine karşı beklemedikleri bazı hazırlıklar yapmış olabileceklerini düşündükleri için gerek Musul'a ve gerekse Telafer'e yönelik saldırılarında şehir merkezlerine doğru ilerlemekten çekindiler. Militanları Suriye tarafına kaçmaya zorlamak için bazı kapıları açık tutmalarına rağmen bu konuda da bekledikleri gerçekleşmedi.

Irak Hükümetinin Felluce'de Sergilediği Vahşet

Irak topraklarının batısında güya IŞİD'e gerçekte tüm bölge ahalisine karşı yürütülen savaşın 2016 Ramazan'ında yürütülen kısmının merkezi Felluce'ydi. Felluce'ye Haşdi Şa'bi adı verilen örgütün saflarında savaşmaları için gönderilen Şii milisler IŞİD'le hiçbir ilgileri olmayan insanlara gözlerin görmeye tahammül edemeyeceği, yüreklerin ise dayanmasının mümkün olmadığı korkunç işkenceler yaptılar.

Türkiye vatandaşları belki o korkunç manzaralardan bazılarına televizyon ekranlarında şahit olmuşlardır. Fakat televizyon ekranlarına yansıyanlar sergilenen vahşetin ve uygulanan işkencenin sadece köpüğüne denk gelecek kadar bir miktarını ve belki de daha azını kapsıyor. Olayların yaşandığı bölgelerden gelenlerin anlattıklarına veya şahsi cep telefonlarıyla çektikleri manzaralara tahammül etmek mümkün değil.

Felluce halkına uygulanan işkencenin bir şeklini de aç bırakma uygulaması oluşturuyordu. Suriye'nin Madaya ve Halep şehrinde kuşatma altına aldıkları insanları aç bırakmak suretiyle teslim olmaya zorlayan zihniyet Felluce'de de aynı uygulamaya başvurdu ve bu yüzden bölgede büyük bir açlık felaketi yaşandı. Bağdat hükümeti ve onun güdümündeki Haşdi Şa'bi militanları Felluce ahalisini kendilerine teslim olmaya zorlamak amacıyla insanî yardım kurumlarının müdahalesine ve zorunlu ihtiyaç maddelerini sokmalarına bile izin vermediler.

İşte bu vahşeti İran'ın gönderdiği militanlar icra etti. İran'ın ise bu savaşı mezhepçi bir politikayla ve gerçekte küresel güçlerle işbirliği yaparak kendi saltanatını bölgede yaymak amacıyla sürdürdüğü artık bütün açıklığıyla ortadadır.

Oyunun bir parçasını oluşturan IŞİD ise sonunda Felluce'yi Bağdat'taki gölge yönetimin ordusuna ve bu orduya destek veren Haşdi Şa'bi'nin canavarlarına teslim ederek çekildi.

Böyle bir vahşetle karşı karşıya gelen insanların evlerinde kalmakta ısrar edebilmelerini beklemek tabii ki anlamsızdı. O yüzden on binlerce aile evini barkını terk ederek başka yerlere göç etti. Bazıları da Türkiye sınırlarına dayandı. Ama maalesef aralarında IŞİD militanları bulunabileceği korkusuyla bunların çoğunun içeri girmesine izin verilmedi. Girenlerin çoğu geri çevrildi.

Mısır'da Kesintisiz Cunta Zulmü

Kahire'de bir gencin polis tarafından keyfi bir şekilde öldürülmesi üzerine 19 Şubat 2016 tarihinde geniş çaplı gösteriler düzenlendi. Bunun üzerine cunta lideri Abdülfettah Sisi tepkileri yatıştırmak amacıyla polisin aşırılıklarına son verileceği taahhüdünde bulundu. Ancak bu taahhüt inandırıcı olmaktan uzaktı ve söz konusu gencin öldürülmesi polisin ilk aşırılığı da değildi. Üstelik polisin bütün bu aşırılıklarının cuntanın bilgisi dâhilinde ve onun müsamahasıyla gerçekleştirildiği biliniyordu.

Mısır'da siyasî mahkûmlara işkence edilmesi de cuntanın hizmetindeki zulüm güçlerinin yaygın olarak konuşulan uygulamalarındandır. İşkence yüzünden birçok kişinin zindanlardan ölü olarak çıktığı biliniyor. Cunta yönetimi bu ölümlerin hepsine hastalık süsü verdi.

Cunta askerleri Ekim 2016'nın başlarında İhvan'ın ileri gelenlerinden Muhammed Kemal ve Yasir Şehate'yi evlerine baskın düzenleyerek öldürdü. Bu iki kişinin askerlerle çatışmaya girerek öldürüldükleri iddia edildi. Ancak görgü şahitleri çatışma iddiasının doğru olmadığını, herhangi bir çatışma meydana gelmediğini dile getirdiler. Sivil kaynaklardan alınan bilgiler bu kişilerin kasten vurulduğunu, sonra çatışma söylentisi çıkarıldığını ortaya koyuyordu.

Cunta rejiminin Sina bölgesine yönelik saldırıları 2016 içinde de aralıklarla devam etti. Cunta yönetimi bu bölgede, IŞİD'in Sina kanadına karşı savaş verdiğini iddia ediyor. Ancak operasyonlardan birinci derecede bölgedeki sivil halk ve özellikle de kırsal bölgenin ahalisi zarar görüyor.

19 Ağustos 2015 tarihinde kaçırılan dört Filistinli gencin ailelerine teslimi için 2016 yılı içinde yürütülen çabalardan sonuç alınamadı. Gençlerin cuntanın istihbarat elemanları tarafından kaçırıldıkları tahmin ediliyor. 2016 içinde El-Cezire'nin yayınladığı bazı fotoğraflar bu konudaki şüpheleri artırdı. Çünkü bu fotoğraflar kaçırılan gençlerden Abduddayim Ebu Lebde ile Yasir Zenun'un Lazoğlu Cezaevi'nde tutulduğunu gösteriyordu. Ayrıca Sisi'nin gençlerin bırakılması için bazı pazarlık tekliflerinde bulunması da tereddütleri artıran bir başka husus oldu. Çünkü pazarlık yapması gençlerin yerlerini bildiğine işaret ediyordu. Kaçırılan diğer iki gencin isimleri de Hüseyin Ez-Zubde ve Abdullah Ebu'l-Cebin. Bu dört genç Rafah sınır kapısından geçmelerinden sonra belirsiz kişiler tarafından kaçırılarak bilinmeyen bir yere götürülmüşlerdi.

5 Ağustos 2016 Cuma günü Mısır'ın eski müftüsü ve cunta rejiminin fetvacısı olarak bilinen Ali Cumua'ya bir suikast girişiminde bulunulduğu haber verildi. Ancak iki kişi tarafından gerçekleştirildiği ve koruma görevlisinin yara aldığı bu olayda eski müftünün yara almadan camiye sokulduğu ifade edildi. Saldırının bir spekülasyon olabileceğini ileri sürenler de oldu.

Cunta lideri Sisi'nin Suudi Arabistan'a olan bazı borçlarına karşılık Kızıldeniz'deki Tiran ve Sanafir adalarını bu ülkeye bağışlaması da halkın şiddetli tepkilerine neden oldu. Bu nedenle 15 Nisan 2016 tarihinde ülke genelinde gösteriler düzenlendi ve göstericiler Sisi'yi vatan toprağını satmakla mahkûm ettiler. Fakat Mısır'ın bu iki adayı Suudi Arabistan'a vermesi sonrasında yaşanan gerginliklerin de önüne geçemedi.

Diktatör Sisi'nin 2016 içinde yaptığı bazı konuşmalar da mizah alanıyla ilgilenenlere epey malzeme çıkardı. Bunlardan biri de ekonomik meselelerin çözümü konusunda halka güvence vermek amacıyla "gerekirse kendimi satarım" sözüydü. Mizahçılar da Sisi, kendisinin para etmediğini görünce Tiran ve Sanafir adalarını Suudi Arabistan'a satma ihtiyacı duydu yorumu yaptılar. Buzdolabına on yıl boyunca sudan başka bir şey koymadığını iddia ederek yoksullara teselli vermeye kalkışması da yalan söylerken çok fazla büyük atmasının göstergesi olarak algılandı.

Sisi'nin bütün bu açıklamaları ekonomik sorunlardan dolayı kendisine yönelen tepkileri engelleyemedi ve sorunlardan etkilenenler 11 Kasım 2016 tarihinde ülke genelinde "Garibanlar Devrimi" başlığı altında geniş çaplı gösteriler düzenlediler.

Libya'da Haftar Fitnesi Devam Ediyor

Libya'daki çatışmaların sona erdirilmesi ve bir istikrar sağlanması iddiasıyla 17 Aralık 2015 tarihinde Fas'ın Suheyrat şehrinde imzalanan anlaşma umulanı gerçekleştiremedi. Çünkü her şeyden önce ihtilaf içindeki tarafların tümünü kapsamıyordu. BM'nin oyunuyla imzalanan kaçamak bir anlaşma gibiydi. İkinci olarak ülkedeki fitnenin ana kaynağı durumundaki Halife Haftar'ın milis güçlerini ve Tobruk'ta oluşturduğu paralel hükümetiyle paralel meclisini dağıtmasını ya da Trablus'ta kurulacak uzlaşma hükümetine ilhak etmesini şart koşmuyordu.

Anlaşmayla bir yandan fitnenin kaynağı durumundaki Haftar, Trablus'taki uzlaşma hükümetine ortak olurken diğer yandan yine kendisinin milis güçlerini ve paralel hükümetini muhafaza edecek, yandan işlerini yürütmeye, gerek gördüğünde askerî saldırılar gerçekleştirmeye devam edebilecekti. Belli ki Haftar, uzlaşma anlaşmasını bir atlama taşı olarak kullanmak istiyor ve bir sonraki aşamada Trablus'ta da kazıklarını sağlamlaştırarak gücünü daha geniş bir alana yaymak istiyordu. Onun böyle bir oyun oynayabilmesi için önünü açan da BM oldu.

Uzlaşma hükümetinin başına Fayiz Es-Serrac getirildi ve bu hükümet önce Tunus'ta çalışmalarını başlattı. 31 Mart 2016 tarihinde de Trablus'a taşınarak orada faaliyetlerini yürütmeye başladı.

Ülkenin uzun süreden beri sıkıntılı olması ve halkın güvenli bir ortam oluşmasını istemesi sebebiyle uzlaşma hükümetinin Trablus'ta faaliyetlerini başlatması çok zor olmadı. Fakat ortalığı karıştıran yine fitne hareketinin başını çeken Halife Haftar oldu. Onun bu derece cüretkâr davranmasında BM, ABD ve Avrupa'dan aldığı desteğin de önemli rolü oldu.

Kurulan uzlaşma hükümetine bağlı hareket edilmesi yönünde çağrılar yapılmasına rağmen Haftar'ın dağıtmadığı milis güçler özellikle doğuda, petrol rafinerilerinin ve petrol ihracında kullanılan limanların bulunduğu şehirlere yönelik saldırılar gerçekleştirdi. Bu şehirlerin arasında Sidre, Re'su Lanuf ve Zuveytine'yi özellikle zikredebiliriz. Onun bu saldırılarının amacı ülkenin petrol kaynaklarına hâkim olmak suretiyle siyasi hâkimiyet üzerindeki etki gücünü artırmak ve Suheyrat Anlaşması'nı bir atlama taşı olarak kullanma konusundaki amacını gerçekleştirmekti.

Haftar'ın bu saldırıları, bir yandan IŞİD'in Libya kanadıyla uğraşmak zorunda olan uzlaşma hükümetine bağlı El-Bunyanu'l-Mersus adlı askerî güce ikinci bir sıkıntı ve meşguliyet çıkarıyordu.

Haftar militanları saldırılarında aynen Suriye'deki Baas rejiminin ve Şii militanların taktiklerini uyguladılar. Hedefe yerleştirdikleri şehir ve kasabaları kuşatmaya alarak buraların dışarıdan insanî yardım bile almalarını engelleyerek kendilerine teslim olmaya zorladılar.

Haftar militanlarına karşı çoğunlukla bölgesel milis güçler savaş verdiler. Bunların başında da Bingazi ve çevresini Haftar militanlarına karşı savunan Bingazi Devrimcileri Meclisi'nin silahlı kanadını zikredebiliriz. Bazı yerlerde de El-Bunyanu'l-Mersus'a bağlı silahlı güçlerle karşı karşıya geldiler.

Yemen'de 2016 Yılı da Çatışmalarla Geçti

Yemen'de ateşkes ve bir anlaşma sağlanması için BM Yemen Özel Temsilcisi İsmail Veled Eş-Şeyh Ahmed öncülüğünde bazı girişimler oldu. Bu amaçla 10 Nisan 2016 tarihinde bir ateşkes sağlandı ve 18 Nisan'da da Kuveyt'te masa başı görüşmeler başlatıldı. Fakat bu girişimler ülkeye bir uzlaşma ve kalıcı ateşkes getiremedi. Masa başı görüşmeler için başlatılan ateşkes anlaşması da çabuk bozuldu.

2016'da İran'ın ağırlığı Suriye ve Irak'a vermesi sebebiyle Yemen'deki hâkimiyet mücadelesinin milis gücünü oluşturan Husilere ve onlarla işbirliği içindeki eski diktatör Ali Abdullah Salih'e destek konusunda nispeten zayıf kaldı diyebiliriz. Bu durum Husi milis gücüyle - Ali Abdullah Salih ittifakına karşı savaşan Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez koalisyonunun ve onun desteklediği Abdurabbih Mansur El-Hadi liderliğindeki Aden kanadının bazı stratejik noktaları almasına imkân sağladı. Fakat Aden'deki Ulusal Hükümet kanadı ve ona bağlı Halkın Direnişi Birlikleri başkent Sana'da yeterince etkili olamadı ve bu bölgede hâkimiyeti yine Husilerle eski diktatör Salih'in ittifakına bağlı milisler elinde tutmaya devam etti.

Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez koalisyonunun ara sıra tek taraflı ateşkes ilan ettiği olduysa da çatışmalar tamamen durmadı ve hâkimiyet kavgası devam etti.

Suudi Arabistan'ın Dış Politikasında Yeni Dönem

Kral Selman'ın Açılım Ziyaretleri

Suudi Arabistan kralı Selman bin Abdülaziz Nisan 2016 içinde biri Mısır'a, diğeri Türkiye'ye olmak üzere iki önemli ziyaret gerçekleştirdi. Mısır cuntası lideri Abdülfettah Sisi'nin politikalarından dolayı Suudi Arabistan'la arasının biraz açıldığı kanaatleri o dönemde yaygınlık kazanmıştı. Ancak Suud kralı bu ülkeye önemli bir ziyaret gerçekleştirmek ve yeni anlaşmalar imzalamak suretiyle Sisi cuntasıyla arayı açmaya niyeti olmadığını ortaya koydu.

Kral Selman'ın Türkiye'ye ziyaretinin amacı aynı zamanda İİT İstanbul Zirvesi'ne iştirak etmekti. Fakat ziyaretini bu zirvenin öncesine denk getirerek başkent Ankara'yı da ziyaret etti ve devletin ileri gelenleriyle görüşmeler yaptı. Bu arada ziyaret esnasında Türkiye'yle de muhtelif anlaşmalar imzaladı.

Kral Selman'ın bu iki ziyareti böyle arka arkaya getirmesinin amaçlarından birinin de Mısır'la Türkiye arasındaki ilişkileri düzeltmek için aracılık olduğu ileri sürüldü. Ancak görüşmelerde bu iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi yönünde herhangi bir girişimde bulunulduğuna dair bir açıklama yapılmadı.

Mısır'la Arasına Buzdolabı Girdi

Mısır'da Sisi darbesinin başarılı olmasında en büyük desteği sağlayan Suudi Arabistan olmuştu. Sonrasında da cuntanın hakimiyetini oturtabilmesi için büyük maddi yardımlarda bulundu. Fakat Sisi cuntası ona karşı vefakâr davranmadı. Çok basit bir meseleden dolayı çok sert tavırlarla karşısına çıktı.

Sisi, Ekim 2016'da basın mensuplarına konuşurken güya fakirliğin ayıplanacak bir şey olmadığını insanlara anlatmak amacıyla, kendisinin normalde zengin bir aileden geldiğini ama evinde buzdolabı olmasına rağmen on yıl boyunca içine sudan başka bir şey koymadığını iddia etti.

Sisi'nin bu sözünün saçma ve kuyrukları iyice görünen bir yalan olduğu ortadaydı. O yüzden değişik yorumcular tarafından maskaraya alınmasına neden oldu. Maskaraya alanlardan biri de İslam İşbirliği Teşkilatı'nın Suudi Arabistanlı Genel Sekreteri İyad Medeni oldu. Fakat onunki basit bir nükteden ibaretti. Tunus Cumhurbaşkanı Sibsi'nin adını yanlışlıkla Sisi olarak okuduktan sonra düzeltmesinin ardından; "Ama, sanırım siz buzdolabınıza sudan başka şeyler koyuyorsunuz" diye nükte yaptı sadece.

Bu nüktedeki maksadın malûm olmasından dolayı Mısır'da cunta yönetiminin medya cephesini üstlenen ağzı bozukların hepsi birden harekete geçerek sadece İyad Medeni'ye değil bütün Suudi Arabistan'a çirkin hakaretlerde bulundular. Medeni'nin sözünün sadece bir latife olduğunu söylemesi ve özür dilemesi onları tatmin etmedi. Saldırmaya ve hakaretler yağdırmaya devam ettiler. Suudi Arabistan bu tepkiler karşısında İİT Genel Sekreteri Medeni'yi istifaya zorlamak zorunda kaldı.

Fakat bu olay Mısır ile Suudi Arabistan arasına bir soğukluk girmesine neden oldu. Sisi cuntasının Yemen'de Ali Abdullah Salih ve Husiler cephesine destek vermesi, İran - Rusya eksenine doğru kayması soğukluğun daha sonra büyümesine neden oldu. Öyle ki Aralık 2016'da Mısır'ın başkenti Kahire'de düzenlenen Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri (OAPEC) dış işleri bakanları toplantısına Suudi Arabistan ve onun etkisindeki Katar, BAE ve Bahreyn'in dış işleri bakanları katılmadı.

Türkiye'ye Yaklaşmakta Cesaretli Adımlar Atmaktan Çekindi

Suudi Arabistan yeni dönemdeki dış politikasında Türkiye'yle ilişkilerini güçlendirmek için önemli adımlar attı. Fakat anlaşıldığı kadarıyla bu konudaki gayretleri de ABD engeline takıldı. Çünkü ABD, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin güçlü bir yardımlaşmaya dönüşmesini kendisinin İslâm coğrafyasıyla ilgili çıkar hesapları açısından sakıncalı buluyor. 2016 içinde Suudi Arabistan'a baskılarının arka planında da onu Türkiye'ye dönük girişimlerinden geri adım atmaya zorlama amacının olduğu tahmin ediliyor. O yüzden Suudi Arabistan'ın, Türkiye'yle ilişkilerini güçlendirme ve özellikle Suriye konusunda ortak politikalar belirlemek için bir araya gelme konusunda cesaretli adımlar atmaktan çekindiği düşünülüyor.

İran'la Yaşadığı Gerginlik

Suudi Arabistan ile İran, 2016'ya aralarında gerginlikle girdiler. Bunun görünen sebebi Suudi Arabistan'ın "âyetullah" ûnvanlı molla olan bir vatandaşını idam etmesiydi. O yüzden İranlılar da Tahran'da Suudi Arabistan'ın büyükelçilik, Meşhed'de de başkonsolosluk binasını ateşe verdiler. İran güvenlik güçleri ise uluslararası hukuka göre himaye altında tutması gereken bu binalara saldırıları engellemek için herhangi bir girişimde bulunmamış, bilakis büyük bir çapulcu sürüsü gibi baskın düzenlemelerine fırsat vermişti.

Suudi Arabistan'ın tartışmalara konu olan infazlarında sadece bir kişi değil siyasi sebeplerle 46 kişi idam edilmişti. Fakat İran yönetimini ve onun harekete geçirdiği kalabalığı üç tane Şii özellikle de kendisine "ayetullah" ûnvanı verilen bir molla ilgilendiriyordu. Bu tavır gerçekte "mezhep" temelli ayrımcılığı yapanın ve siyasetini bu ayrımcı anlayışa göre belirleyenin kim olduğunu Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de olduğu gibi bu olayda da açıkça gösteriyordu. Suudi Arabistan'ın uygulamalarıyla ilgili olarak sorgulanması gereken de sadece İran'ın ilgilendiği üç kişinin değil siyasi sebeplerden dolayı 46 kişinin idam edilmesine imkân veren anlayışı ve yargı hükümleriydi.

İran'ın böyle bir gerginlik çıkarması üzerine birçokları işin ciddiyet arz ettiği ve bu olayın bölge için çok tehlikeli bir gidişata kapı açabileceği yönünde yorumlar yaptılar. Hatta birçokları savaş davulları çalmaya başladılar. Onların yaklaşımına göre bu iki ülkenin savaşa sürüklenmesi bölgede geniş çaplı mezhep savaşına yol açacaktı. Sanki Suudi Arabistan sünni âlemi arkasına toplamış ve onun haklarını savunuyordu ve sanki İran'ın da küresel emperyalizmin bütün kanatlarıyla işbirliği yaptığı, mezhepçi siyasetinin gücünü gerçekte global güçlerin desteğinden aldığı gerçeği hâlâ eskisi gibi takiyye maskesinin arkasında saklı tutuluyordu.

İran'ın Şii kimliğini öne çıkarma stratejisi ise gerçekte bir mezhep duyarlılığından ziyade mezhebi kimliği bir sömürü aracı olarak kullanma siyasetinden kaynaklanmaktadır. Üç kişinin idamı sebebiyle Suudi Arabistan ile arasında ortaya çıkan gerginliğin arka planında ise Yemen meselesi vardı.

ABD'nin Suudi Arabistan Aleyhinde Yasası

ABD yönetimi Suudi Arabistan'ı kıskaca almak amacıyla bu kez, 11 Eylül mağdurlarının bu ülke aleyhine dava açmalarına imkân veren yasa çıkardı. Gerekçesi ise 11 Eylül saldırılarını düzenleyenlerden bazılarının bu ülkenin vatandaşları olmasıydı. ABD şimdilik yine emperyalist güç olmanın kaymağını yemeye devam ediyor. O yüzden de herhangi bir ülkenin yönetimini vatandaşının işlediği suçtan dolayı sorguya çekmeye imkân veren yasa çıkarabiliyor. Fakat ABD'nin sadece vatandaşlarının değil doğrudan yönetiminin işlediği vahşi cinayetlerin ve katliamların da sorgulanacağı bir gün ümit ediyoruz ki gelecektir. O zaman Somali, Vietnam, Afganistan, Irak işgalleri başta olmak üzere pek çok işgal ve saldırıda mağdur edilenlerin açacağı davalarda isteyecekleri tazminatlara ABD'nin tüm serveti dahi yeterli olmayacaktır.

Ürdün'de Parlamento Seçimleri

Ürdün'de 20 Eylül 2016 tarihinde parlamento seçimleri yapıldı. Bu seçimlerin farkı Mart 2016'da yürürlüğe giren yeni seçim kanununa göre gerçekleştirilmiş olmasıydı. Ülkede 1989 yılında seçime dayalı bir parlamenter sistem başlatan Ürdün'deki krallık rejimi, ilk seçimlerde Müslüman Kardeşler'in büyük bir başarı gerçekleştirmesini görmesi üzerine 1993'te seçim kanununu değiştirdi. Yeni kanuna göre bir kişinin bir listeye oy vermesi mümkün olmuyordu. Listeden özellikle bir isim seçerek ona oy vermesi gerekiyordu. Bu da herhangi bir siyasi oluşumun parlamentoda ağırlıklı güç elde etmesini engelliyordu.

Seçim kanunu yüzünden Müslüman Kardeşler'in çizgisindeki İslâmi Çalışma Cephesi isimli siyasi parti bundan önceki iki seçimi boykot etmişti. Fakat son seçimlere katıldı.

Ürdün'deki son seçimlerde daha çok kabile ve aşiret listeleri ağır bastı. Siyasi partilerden en fazla oy elde eden İslâmî Çalışma Cephesi de 130 sandalyenin bulunduğu parlamentoda 15 sandalye kazanabildi. Sol, liberal ve kavmiyetçi partiler ise çok zayıf kaldı. Bunda da aşiretlerin kendi listeleriyle seçime girmelerinin ve sadece bu listelere destek vermelerinin etkisi oldu. Aşiret listelerinin bazıları siyasi görünümlü olsa da çoğunlukla temsil ettikleri aşiretlerin çıkarlarını önemseyeceklerinden kral yanlısı siyasi gruplara destek verecekleri yorumlarda dile getirildi.

Seçimlerden sonra Kral II. Abdullah, yeni hükümeti kurma görevini yine eski başbakan Hani Fevzi El-Mulki'ye verdi. Normalde anayasaya göre kralın seçimlerden sonra yeni bir hükûmet kurma görevlendirmesi yapması gerekmiyor. Ancak usûlen buna gerek görüyor.

Bu arada Ürdün'de seçim kanunu değiştirilirken bir yandan da anayasada önemli değişiklikler yapıldığını ve bu değişikliklerin kralın yetkilerini iyice artırdığını vurgulamakta yarar görüyoruz.

Lübnan'da Cumhurbaşkanı Sorunu Çözüldü

Lübnan'da iki buçuk yıla yakın bir süre devam eden cumhurbaşkanlığı seçimi meselesi sonuçta Hizbulesed'in desteklediği Mişel Avn üzerinde ittifak sağlanmasıyla çözüldü. Böylece Mişel Avn otuz yıllık idealine ihtiyarlık döneminde kavuşmuş oldu. Lübnan'daki hakim sisteme göre cumhurbaşkanının Maruni Hıristiyanlar arasından seçilmesi gerekiyor. Fakat son cumhurbaşkanı Mişel Süleyman'ın süresinin dolmasından sonra bir isim üzerinde ittifak sağlanamadı. Hizbulesed'le işbirliği yapan Mişel Avn'ın seçilmesi için bu örgütün taraftarları baskı yaptıkları, isteklerinin kabul edilmemesi durumunda da işbirliği yaptıkları diğer gruplarla birlikte parlamentonun çalışmasını engelledikleri için iki buçuk yıl süreyle cumhurbaşkanı seçilemedi.

Cumhurbaşkanının seçilemediği süreçte Lübnan yerel olarak da çeşitli sıkıntılar yaşadı. Belediyelerin düzgün çalışamaması sebebiyle özellikle başkent Beyrut'ta çöpler toplanmadı. Aylarca Beyrut caddeleri çöp yığınlarıyla doldu.

Sonunda Mişel Avn'ın seçildikten sonra Müstakbel Partisi'nin lideri Sa'd El-Hariri'yi hükümeti kurmakla görevlendireceği sözü vermesi üzerine anlaşma sağlandı ve Hariri'nin milletvekillerinin de Avn'a oy vermeleri sonucu yeni cumhurbaşkanı seçilmiş oldu. Böylece Hizbulesed örgütü de amacına ulaşmış, kendi adamını seçtirmiş oldu.

Bu örgütün ileri gelenlerinin açıklamalarında Avn konusunda şartlı anlaşma sağlandığı iddialarının doğru olmadığı ifade edildi. Fakat Avn'ın seçildikten hemen sonra Sa'd El-Hariri'yi hükümeti kurmakla görevlendirmesi iddiaları doğrulayan bir gelişme oldu.

Tunus'ta Gerginlik ve Yeni Hükümet

Tunus'ta 2014 seçimlerinden sonra iktidarı alan Nida Tunus Partisi'nin siyaseti ülkenin ekonomik durumunu iyileştirme konusunda başarılı adımlar atamadığı gibi ümit verici bir süreç de başlatamadı. O yüzden ülkede yeniden kitlesel eylemler ve gösteriler düzenlenmeye başlandı.

Ortaya çıkan güvenlik boşluğundan yararlanan şiddet yanlısı bazı örgütler de yer yer devlet kurumlarına ve güvenlik organlarına yönelik saldırılar düzenlediler. Bu olaylar ve ülkeye dışarıdan mülteci akını sebebiyle devlet yönetimi olağanüstü hal uygulaması başlattı. Güvenlik ve istikrarın sağlanamaması, mülteci akınının da devam etmesi sebebiyle olağanüstü hal uygulaması sürekli uzatıldı. Ülkede bir yandan ekonomik problemler ve özellikle işsizlik sorunu da devam etti.

Gelişmeler yüzünden Tunus Cumhurbaşkanı El-Baci Kaid Es-Sibsi Ağustos 2016'da ülkenin Habib Es-Sayd başkanlığındaki hükümetini ilga ederek genç politikacılardan Yusuf Eş-Şahid'i başbakanlığa atadı ve onu yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi. İktidarı elinde bulunduran Nida Tunus Partisi'nin liderlerinden olan 1975 doğumlu Yusuf Eş-Şahid'in başbakanlığa atanmasını partisinin bazı yaşlı liderleri pek hoş karşılamadılar.

Tunus'taki Nahda Hareketi'nin siyasi partisi durumundaki Nahda Partisi'nin 20-23 Mayıs 2016 tarihlerinde düzenlenen genel kongresinde genel başkanlığa yeniden seçilen Raşid El-Gannuşi'nin "dinle siyaseti ayıracağız" sözleri çeşitli tartışmaları da beraberinde getirdi. Daha sonra yapılan açıklamalarda bununla kastedilenin cemaat çalışmalarıyla siyasi parti çalışmalarının ayrıştırılması olduğu ifade edildi. Ancak bunun "din ve siyaset" şeklinde tanımlanması tartışmaların genel çerçevesini belirleyen husus oldu.

Özbekistan'da Değişen: Diktatör Öldü Yaşasın Yeni Diktatör!

Adının İslâm olmasına rağmen kendisinin İslâm'la hiçbir ilgisi olmayan, devletin başına geçtiği günden beri sürekli insanlara inançlarından dolayı işkence eden ve aynı zamanda kendi aile efradını dünyanın en zenginleri arasına dâhil edebilmek için sürekli yolsuzluklar yapan İslâm Kerimov 2 Eylül 2016 tarihinde dünya hayatına veda etti. Kerimov'un beyin kanaması sebebiyle öldüğü açıklandı.

Beynini sürekli Müslümanlara zulmetmenin âleti olarak kullanan, onlara inançlarından ve değerlerinden dolayı baskı yapan, işkence eden, haksızlıkların yeni çeşitlerini ortaya çıkarmaya çalışan Kerimov'un beyni de sonunda bir kanama geçirdi ve o da dünya hayatına veda etmek zorunda kaldı. Böylece dünya saltanatının geçici olduğunu, bir gün mutlaka son bulacağını gördü. Yaptığı zulümlerin, çaldığı devlet mallarının hesabını vereceği günün de mutlaka geleceğine biz kesin bir şekilde inanıyoruz. Gerçeği gördüğü zaman onun da inanmaktan başka seçeneği kalmayacaktır.

Kerimov sonrasında Özbekistan'da bir liderlik kavgası ihtimalinin bulunduğu yorumcular tarafından dile getirilmişti. İlk günlerde böyle bir şeye gidilmesi ihtimalinin bulunduğu kanaatini uyandıran bazı gelişmeler de yaşandı. Ancak muhtemelen bazıları iplere kuvvetli sarıldığı için tartışmaların çok büyümesi önlendi.

Özbekistan'da Kerimov sonrasında kontrol büyük ölçüde vekaleten cumhurbaşkanlığına getirilen eski başkan Şevket Mirziyoyev'in eline geçti. Mirziyoyev aynı zamanda 4 Aralık 2016 tarihinde gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday oldu ve oyların %88'ini alarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna kalıcı olarak oturdu.

Özbekistanlılar onun seçilmesinden sonra şartların kısmen de olsa değişmesini, siyasi özgürlüklerin genişlemesini, Kerimov döneminde zindana atılan siyasi tutukluların en azından bir kısmının özgürlüklerine kavuşturulmalarını bekliyorlardı. Fakat Mirziyoyev 2016 sonuna kadar izlediği siyasette ne yazık ki bu yönde herhangi bir işaret vermedi.

Bangladeş'te Yine İdamlar

Cemaati İslamî'nin lideri Abdülkadir Molla ve yardımcısı Muhammed Kameruzzaman başta olmak üzere birçok önemli siyasi lideri 2014 ve 2015'te idam eden Bangladeş rejimi, idamlarına 2016 yılında da devam etti. Abdülkadir Molla'dan sonra hareketin genel başkanlığına getirilen Muti'u'r-Rahman Nizami 10 Mayıs 2016 gecesi idam edildi.

Onun ardından da yine Cemaati İslâmî'nin önde gelen liderlerinden Mir Kasım Ali 3 Eylül 2016 gecesi idam edildi. Mir Kasım Ali bu cemaatin önde gelen liderlerinden olduğu gibi aynı zamanda ülkenin ileri gelen ilim adamlarındandı. O, Bangladeş rejiminin 1971'deki savaşla bağlantılı olarak idam ettiği altıncı, Cemaati İslâmî'nin liderleri arasından idam edilen beşinci kişi oldu.

Bangladeş'teki zulüm rejimi bu insanları Bangladeş'in Pakistan'dan ayrılması için 1971'de çıkarılan savaşa destek vermemeleri, karşı çıkmaları sebebiyle idam etti. Bu tutumlarından dolayı onları vatana ihanetle suçladı. Oysa onların bu savaşa destek vermemeleri değil asıl böyle bir savaşın çıkarılması vatana ihanetti.

Cemaati İslâmî, Pakistan'ın bölünmesini ve Doğu Pakistan'ın Bangladeş adında ayrı bir devlet olmasını istemiyordu. Bu bölünme Hindistan'ın bir oyunuydu ve sonucu tüm Pakistan halkının yani o zamanki adıyla Doğu Pakistan bugünkü adıyla Bangladeş olan tarafın da aleyhine olacaktı.

Fakat Bangladeş'teki zulüm rejimi kırk beş yıl önceki bu itirazı bugün vatana ihanet olarak nitelendiriyor ve savaşı istemeyen Cemaati İslâmî'nin liderlerini tek tek idam ediyor. Tabii uluslararası mekanizmaların ve sözde insan hakları kuruluşlarının sessizliği de Bangladeş'teki zulüm rejimini cesaretlendiriyor.

Zulüm rejimi yaptığı suçlamaları haklı gösterebilmek için mahkûm edilenlere çeşitli iftiralar da attı.

Rejimin henüz infazı yapılmamış başka idam hükümleri de var.

Arakan'da Yeniden Şiddetlenen Zulüm

Myanmar'daki zulüm rejimi sürekli baskı ve şiddete maruz bıraktığı Arakan Müslümanlarına yönelik saldırılarını 2016 Ekim ayının ortalarından itibaren şiddetlendirdi. Saldırıların bu şekilde şiddetlendirilmesine gerekçe olarak ise sınırın ötesinden gelen birkaç yüz kişilik bir grubun Arakan bölgesindeki polis merkezlerine saldırılar düzenlediği iddiası gösterildi.

İddianın ne derece doğru olduğu ve Myanmar hükümetinin iddia ettiği tarzda bir saldırı olup olmadığı konusu bağımsız bir uluslararası komite tarafından incelenmiş ve gerçekler ortaya çıkarılmış değil. Doğru olsa bile Myanmar rejiminin de itiraflarından saldırıların Arakan'ın içinde yaşayanlar tarafından değil sınır ötesinden gelen kişiler tarafından gerçekleştirildiği anlaşılıyordu. Fakat hükümetin saldırılarında Myanmar içinde yer alan ve olaylarla ilgisi olmayan Arakan köyleri hedef alındı. Çünkü zulüm rejimi o bölgenin ahalisinden yahut aslen o bölge ahalisinden olmakla birlikte zulüm uygulamaları sebebiyle sınır dışına kaçmış, başka yere iltica etmiş bir kişiye veya birilerine fatura edebileceği herhangi bir gelişme olması durumunda tüm bölge halkını toptan cezalandırıyor.

Myanmar hükümeti bölgeye sadece kara saldırıları düzenlemekle yetinmedi, aynı zamanda hava saldırıları düzenledi. Ayrıca birçok Müslümanın evi kasten yakıldı. Saldırılar yüzünden çok sayıda Müslüman evini ve köyünü terk etmek zorunda kaldı. Fakat işin kötü tarafı bu insanların gidecek bir yerlerinin de olmaması. Bangladeş'e iltica edenler orada da güvenli bir hayata kavuşamıyorlar.

Keşmir'de Yine Çatışmalar

Uzun süreden beri zulüm uygulamalarına devam edilen, Hindistan'a bağlı Keşmir bölgesinde 2016 içinde de çeşitli olaylar, baskınlar ve Hint askerleriyle çatışmalar yaşandı. Keşmir'deki baskınlara ve çatışmalara karşı çeşitli Avrupa ülkelerinde de Keşmir halkına destek ve Hindistan hükümetinin tutumunu protesto amacıyla çeşitli gösteri eylemleri düzenlendi.

Güney Sudanlılar Sudan'a Sığındı

Küresel emperyalizmin kirli oyunlarıyla ve yıllar süren ayrılıkçı savaş sonucu ana bünyeden kopan ve ayrı devlet olan Güney Sudan şimdi kendi içinde istikrar sağlayamadığından bölge ahalisi Sudan'a sığınmaya başladı.

Güney Sudan'da ayrı bir devlet kuran siyasi gruplar siyasi iktidar konusunda ittifak sağlayamadıklarından bu kez kendi aralarında savaşa giriştiler. 2013 sonlarına doğru başlayan iç savaş 2016 yılı boyunca da devam etti. İç savaş ekonomik yönden de sıkıntılara ve açlığa neden oldu. O yüzden bölgenin insanları bağımsız olan Güney Sudan'ı terk edip, "senin hakimiyetini istemiyoruz" dedikleri Sudan'a iltica ettiler.

BM'nin Mayıs 2016'da yayınladığı raporlara göre 2016 başından raporların hazırlandığı tarihe kadar yani yaklaşık dört aylık süre içinde Güney Sudan'dan Sudan'a iltica edenlerin sayısı 70 bini, iç savaşın başladığı 2013 sonlarından o tarihe kadar iltica edenlerin toplamı ise 226 bini buldu. İlticalar Mayıs 2016 sonrasında da devam etti.

Sudan önceden Güney Sudanlıları vatandaşlıktan çıkarmadığını ilan ettiği için gelenleri yine ülke vatandaşı sayıyordu. Ama 2016'da bu uygulamayı değiştirdiği için gelenler mülteci sayıldı ve mülteci kamplarında barındırıldılar. Herhangi bir Sudan vatandaşının sahip olduğu haklara da sahip olamıyorlar.

Nijerya'nın IŞİD'i Boko Haram da Zulmün Gerekçesi

Nijerya'da IŞİD'in mantık ve felsefesine göre hareket eden bir örgüt olarak bilinen Boko Haram adına 2016 yılında da çeşitli eylemler ve saldırılar gerçekleştirildi. Bunlardan biri de 18 Mart 2016 tarihinde Maiduguri şehri yakınında bulunan ve iki kadın tarafından gerçekleştirilen çifte intihar saldırısı oldu. Eylemcilerden biri bombasını camide patlatırken ikincisi kaçanları hedef almak amacıyla cami yakınında bir yerde patlattı. Olayla ilgili açıklamalara göre 22 kişi hayatını kaybederken 18 kişi de yaralandı.

İşin ilginç tarafı ise ülkedeki örgütün saldırılarından birinci derecede zarar gören İslâmî camianın yine bu örgüt yüzünden zulme ve baskılara hedef olması. Bunda da ülkedeki misyonerlik faaliyetlerini yürütenlerin anti propaganda çalışmalarında Müslümanlar aleyhinde Boko Haram'ın kötü imajından yararlanmak istemelerinin birinci derecede rol oynadığı tahmin ediliyor.

Boko Haram adlı örgütün kötü imajından dolayı ülkedeki tesettürlü hanımlara bu örgütün mensupları gibi bakılması için yoğun propaganda faaliyetleri de yürütüldü. Bu faaliyetler çerçevesinde zaman zaman tesettürlü hanımlara sokaklarda sözlü saldırılar düzenlendiği oluyor. Bilhassa tesettürlü genç kızlara Boko Haram mensubu gibi bakılması için yoğun bir şekilde yönlendirme faaliyetleri yürütülüyor.

Resmî kurumların tutumu da bu yöndeki çalışmalara zemin hazırlıyor. Çünkü 2014'ten beri ülkedeki okulların birçoğunda başörtüsü yasağı uygulanıyor. Başkent Lagos'ta bir mahkeme bu yasağın yasalara uygun olmadığına hükmetti. Fakat yasak tümüyle kaldırılmış değil. Yine bazı okullarda yasağın sıkıntısı yaşanıyor.

UCM'nin Karaciç'e Cezası

Bosna-Hersek'te Srebrenitza katliamı başta olmak üzere birçok katliam ve cinayetten sorumlu olan ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Lahey'de yargılanan ırkçı Sırp kasap Radovan Karaciç yirmi yıl yargılamadan sonra kırk yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Karaciç'in sorumlu olduğu katliamlardan dolayı yargılanması için hakkında 1995'te tutuklama kararı çıkarılmıştı. Fakat Dragan Dabic uydurma ismiyle 13 yıl daha dolaştı. Bunu başarabilmesinde tabii Sırbistan hükümetinin onu himaye etmesinin ve uluslararası güçlerin de üzerine gitmemesinin önemli rolü vardı. Tepkiler üzerine 2008'de Belgrad'da yakalanarak uluslararası yargıya teslim edildi.

Irkçı kasap 13 yıl gıyaben yedi yıl da mahkemede sürdürülen yargılamadan sonra kırk yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ceza elbette onun katlettiği binlerce mazlumun ailesini tatmin etmedi. Zaten dünyadaki ceza da onun sergilediği vahşetin karşılığı olmayacak. Onun sergilediği vahşetin cezasını ancak ilahi adalet verebilir.

Dağlık Karabağ'da Yeniden Çatışmalar

İslâm coğrafyası içinde ihtiyaç duyulduğunda kanatılması için açılan çıbanlardan biri olan Dağlık Karabağ meselesi 2016 içinde yeniden ısıtıldı ve bu yüzden kan dökülmesine neden olan çatışmalar çıkarıldı. Meselenin yeniden ısıtılıp fitne çıkarılmasında Rusya'nın önemli payı olduğu tahmin ediliyor. İşin ilginç yanı ise bu meseleyi ısıtıp yeniden çatışmalar çıkmasına neden olan Rusya'nın çözüm istiyormuş gibi bir tavır sergilemesiydi.

İİT'nin Yeni Genel Sekreteri

İslâm İşbirliği Teşkilatı'nın Genel Sekreteri İyad Medeni'nin Tunus'taki bir konuşmasında Mısır'daki cuntanın lideri Sisi'yi hedef alan bir nüktesinden dolayı istifaya zorlanmasından sonra İİT Genel Sekreterliğine Suudi Arabistan'ın önerisiyle, bu ülkenin ileri gelenlerinden olan Yusuf ibnu Ahmed El-Useymin tayin edildi. Yeni genel sekreter Kral Suud Üniversitesi'nde sosyoloji okumuş, yine bu alanda ABD'de yüksek lisans ve doktora yapmış, sosyal işler alanında bakanlık dahil muhtelif görevlerde bulunmuş biri. El-Useymin okuduğu tüm okulları üstün başarıyla bitirmiş ve yine sosyoloji alanında Kral Suud Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak da çalışmış.

İİT İstanbul Zirvesi

Eski adı İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ) şimdiki adı ise İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) olan ve İslâm coğrafyasında bir işbirliği koordinasyonu oluşturmak amacıyla kurulmuş olan kurumun 13. Genel Kurul toplantısı İstanbul Zirvesi adıyla 14-15 Nisan 2016 tarihlerinde İstanbul'da gerçekleştirildi.

İstanbul Zirvesi önceki genel kurul toplantılarından farklı ve daha görkemli oldu. O yüzden İslâm dünyasında da önemli gündem oluşturdu.

İİT'nin İstanbul'daki toplantısının uluslararası çapta bir ağırlığının olması amacıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan "Barış ve adalet için İstanbul Zirvesi" başlığıyla bir makale yazdı. Erdoğan'ın barış ve adalet konusunda muhtelif çağrılar içeren makalesi Türkiye'deki medya organlarının yanı sıra Türkiye dışında da pek çok yayın organında yayınlandı.

Körfez İşbirliği Konseyi ve Türkiye Toplantısı

Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler, Türkiye'nin de iştirakiyle 13 Ekim 2016 Perşembe günü Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da dış işleri bakanları düzeyinde bir toplantı düzenledi. Toplantı sonrasında yayınlanan basın açıklamasında muhtelif bölgesel sorunlar ve Körfez İşbirliği Konseyi'ne üye ülkelerle Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusu üzerinde duruldu. Alınan kararlar ve yayınlanan bildiride sergilenen tavır Türkiye'nin dış politikasının etkili olduğunu gösteriyordu. Toplantıda FETÖ'nün de terör örgütü olduğu vurgulanarak Türkiye'nin bu örgüt aleyhine yürüttüğü mücadeleye de destek verildiği açıklandı.

Kadirov'un Ehli Sünnet Sempozyumu

2016'nın en dikkat çekici hadiselerinden biri Rusya güdümlü Çeçenistan cumhurbaşkanı ihanetçi Ramazan Kadirov'un 29-30 Ağustos 2016'da "Ehli Sünnet Kimlerdir?" konulu bir sempozyum düzenlemesi oldu. Böyle bir sempozyuma katılanlar da tabii ki Mısır cuntasının yalakacıları Ali Cumua ve Ahmed Tayyib başta olmak üzere ülkelerinin dikta rejimlerini ve zulüm yönetimlerini temsil eden sözde ilim adamlarıydı. Toplantının amacı ise gerçekte ehli sünnete hizmet etmek değil çağımızın zulüm çemberinin kendine ehli sünnet dairesinden de bir tutanak bulabilmesi için delikler araştırmak ve bu amaçla kafalara fitne sokmaktı. Bu özelliğinden dolayı da İslâm dünyasının ileri gelen âlimlerinden Yusuf El-Karadavi, Grozni'de bir araya gelenleri Ehli Putin olarak nitelendirdi.

Hasan Turabi'nin Vefatı

İslâm dünyasının ileri gelen fikir önderlerinden ve Sudan'ın siyasi liderlerinden Hasan Abdullah Et-Turabi 5 Mart 2016 tarihinde ani bir rahatsızlıkla hayatını kaybetti.

83 yaşında ölen Turabi, muhtelif ilmi ve fikri eserleriyle görüşleri İslâm dünyasına yayılan bir fikir önderi olduğu gibi ülkesinin siyasetinde de etkin rolü olan bir karizmatik liderdi. Siyaset alanındaki etkin rolünden ve çıkışlarından dolayı farklı zamanlarda hapis veya evinde murakabe gibi cezalara maruz kaldı.

Yüce Allah'tan kendisine rahmet ve mağfiret diliyoruz.

Pakistanlı Alim Zafer İshak Ensari'nin Vefatı

Pakistanlı ilim adamı ve İslamabad Uluslararası İslâm Üniversitesi'nin eski rektörlerinden Zafer İshak Ensari 24 Nisan 2016 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. İslâmî ilimler alanında önemli hizmetleri olan Ensari 1932 doğumluydu. Yüce Allah'tan kendisine rahmet diliyoruz.