İslâm Dünyasındaki Gelişmeler

Ağustos 2017, Davet Mektebi

Mescidi Aksa'ya Komplo

Siyonist işgal rejiminin Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma ve yerine bir yahudi mabedi inşa etme planı siyonistlerin bu kutsal mabedin bulunduğu Doğu Kudüs bölgesini işgal ettiği Haziran 1967'den beri gündemde olan bir konudur. İşgal rejimi ve onun yönlendirdiği yahudi yerleşimciler bu amaçla çeşitli taktiklere ve oyunlara başvurdular. Fakat karşılarına çıkan tepkiler sebebiyle bu amaçlarını gerçekleştirmeleri mümkün olmadı. Bunun üzerine Mescidi Aksa'yı yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırma oyununa başvurmak istediler.

İşgal rejimi paylaştırma planını hayata geçirmek amacıyla İsrail parlamentosundaki bazı milletvekillerinin sunduğu bir yasa tasarısını gündemine aldı. Gelen tepkiler karşısında bu yasa tasarısını geçici olarak rafa kaldırdı. Ancak sonrasında yahudilerin de bu mabet üzerinde hak iddia ettikleri yönünde kanaat oluşturmak amacıyla yahudi yerleşimcilerin Mescidi Aksa'ya gündelik baskınlar düzenlemesine imkân sağladı. Bu baskınları aşırı olarak tanımlanan ancak işgal rejimi tarafından önleri açık tutulan birtakım siyonist terör örgütleri organize ediyordu. Bu baskınların amacı kesinlikle ziyaret değil tamamen Müslümanları huzursuz etme, rahat bir şekilde ibadet yapmalarını ve ilmî faaliyetler yürütmelerini engelleme amacına yönelik provokasyondur. Bu provokasyonlar zaman zaman tepkilere neden oldu.

14 Temmuz 2017 Cuma günü, Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesinde yer alan Ummu'l-fahm şehrinin ahalisinden olan üç gençle işgalci polisler arasında meydana gelen olay da işte bu provokasyonların ve gösterilen tepkilerin bir sonucuydu. Bu olayda işgalci polislerle gençler arasında meydana gelen çatışmada üç polisin yaralandığı, onlardan ikisinin daha sonra hastanede hayatlarını kaybettikleri haber verildi. İşgal güçleri de çatışmadan sonra Mescidi Aksa'nın içine kaçan gençleri takip ederek avluda yakalamış ve öldürmüşlerdi.

İşgal yönetimi bu olayı bahane ederek o gün yani 14 Temmuz tarihinde Mescidi Aksa'yı Cuma namazına kapattı. Böylece 1969'dan itibaren yani 48 yıldan bu yana ilk kez Mescidi Aksa Cuma namazına kapatılıyordu.

Kudüs'teki Müslümanlar işgal rejiminin yasağına rağmen yine Mescidi Aksa'ya toplandı ve Cuma namazlarını çevredeki caddelerde kıldılar.

İşgal rejimi aynı olayı bahane ederek camiyi beş vakit namaza da kapattı ve ezanların okunmasını engelledi. Bu yüzden Mescidi Aksa 16 Temmuz Pazar günü öğle namazına kadar tamamen ibadete kapatıldı ve ezanlar okutulmadı.

İşgal yönetimi 16 Temmuz Pazar günü öğle namazından itibaren Mescidi Aksa'yı kademeli bir şekilde ibadete açacağını duyurmuştu. Bu vakitte Müslümanlar Mescidi Aksa'ya geldiklerinde sadece iki kapının açıldığını ve oralara da elektronik metal dedektörlerinin yerleştirildiğini gördüler. Namaz için içeri girmek isteyenler bu cihazlardan geçmeye zorlanıyorlardı.

Bu uygulamanın amacı Müslümanların içeri girmelerinin zorlaştırılması, Mescidi Aksa'da namaz kılmak isteyenlere eziyet edilmesi ve böylece bu kutsal mabedin kademeli bir şekilde izole edilmesiydi. İşgal güçleri bu uygulamayla Mescidi Aksa üzerinde tam bir tasallut oluşturmak ve bir sonraki aşamada da yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırma planlarını devreye sokmak istiyorlardı.

Müslümanlar siyonist işgal rejiminin kapılara bu cihazları yerleştirmesinin amaçlarını çok iyi bildikleri için cihazlardan geçmeyi kabul etmediler. Çünkü bunu kabul etmeleri cihazların kalıcı hale gelmesini de kabul etmeleri anlamına gelecekti ve işgal rejimi Mescidi Aksa'da namaz kılmak isteyenlere baskı ve işkence anlamına gelecek bu cihazlardan geçmeye sürekli zorlanacaklardı.

Müslümanların cihazlardan geçmek istememeleri üzerine işgal rejiminin güvenlik görevlileri onların içeri girmelerini yine engelledi ve namazlarını toplandıkları kapıların önlerinde kılmak zorunda kaldılar. İşgal güçleri aynı zamanda buralarda toplanan Müslümanlara saldırılar düzenlediler.

Mescidi Aksa'nın bu şekilde açılmasından iki gün sonra yani 18 Temmuz tarihinde yatsı namazı vaktinde Müslümanların yine kapıların önünde namazlarını kılmalarından sonra işgal güçlerinin saldırı düzenlemeleri sonucunda başta Kudüs'ün eski müftüsü ve Mescidi Aksa'nın hatiplerinden İkrime Sabri olmak üzere onlarca Müslüman yaralandı.

Bu olaylar üzerine Filistin'deki direniş grupları ve Kudüs'te Müslüman halka yön veren ilim adamları olayları izleyen Cuma gününü yani 21 Temmuz tarihini Öfke Cuması olarak ilan etti ve Filistin halkından kutsal Mescidi Aksa'ya sahip çıkmak, siyonist işgal rejiminin bu kutsal mabetle ilgili planlarını uygulamasına fırsat vermemek için harekete geçmesini istediler.

21 Temmuz tarihi sadece Filistin'de değil bütün İslâm âleminde Öfke Cuması olarak değerlendirildi ve İslâm dünyasının her tarafında işgal rejiminin uygulamalarını protesto amacıyla gösteriler düzenlendi, basın açıklamaları yapıldı.

Filistin'de ise Öfke Cuması'nda halkın Mescidi Aksa'ya toplanmasının sağlanması için Kudüs'te Mescidi Aksa dışındaki camilerde Cuma namazının kılınmayacağı duyuruldu ve bütün halkın Cuma namazı için buraya toplanması istendi. Ayrıca Kudüs dışında da bazı küçük camilerde Cuma namazları kılınmayarak cemaatlerin Cuma namazı için ya Mescidi Aksa'ya veya bölgede Cuma namazı için toplanılacak, aynı zamanda işgal rejimine karşı tepkilerin dile getirileceği merkezi noktalara gitmeleri istendi.

Siyonist işgal rejimi o gün Kudüs'ü adeta askeri bir karargâha dönüştürdü. Sadece Mescidi Aksa çevresine değil Kudüs'ün değişik bölgelerine ve Eski Kudüs'ün giriş kapılarına çok sayıda polis ve asker yerleştirdi. Mescidi Aksa'nın çevresi ise tam anlamıyla asker ve polis kuşatmasına alındı. Çevredeki evlerin çatılarına da askerler ve polisler yerleştirildi.

Eski Kudüs'ün kapılarına yerleştirilen polisler dışarıdan Kudüs'e yolcu getiren otobüslerin içeri girmelerini engellediler.

İşgal rejimi aynı zamanda gerek Kudüs içine gerekse Mescidi Aksa içine girilmesinde erkekler için elli yaş şartı getirdi. Yani Kudüs dışından gelen erkeklerin Kudüs'ün içine girebilmeleri için elli yaşı geçmiş olmaları gerekiyordu. Kudüs içinde bulunanların da Mescidi Aksa'ya girebilmeleri için elli yaşı geçmiş olmaları şart koşuluyordu.

Bunun yanı sıra kapılara yerleştirilmiş olan elektronik dedektör cihazlarının kaldırılmaması ve Müslümanların bu cihazlardan geçmeye zorlanmaları sebebiyle gelen kalabalık yine cihazlardan geçmeyi reddetti ve Cuma namazlarını Mescidi Aksa'nın çevresindeki caddelerde kıldı.

Mescidi Aksa çevresinde büyük bir kalabalık toplanmıştı. İşgal güçleri bu kalabalığa ses bombalarıyla ve plastik mermilerle saldırdı. Saldırılar yüzünden Müslümanlardan üç kişi hayatını kaybederken en az dört yüz kişi de yaralandı.

Filistin Kızılayı yetkililerinin yaptığı açıklamalara göre yaralananlardan bazılarının durumları ağırdı. Ancak işgal güçleri onların bile hastaneye kaldırılmalarında çeşitli zorluklar çıkardı. Kızılay adına görev yapan sağlık yetkilileri saldırıların olduğu caddelerde sağlık kabinleri oluşturarak yaralıların bazılarına buralarda müdahale etmeye çalıştılar.

Kudüs'te yaşanan olaylar sadece Mescidi Aksa çevresine münhasır değildi. Ayrıca bazı önemli yerlere askerî geçiş noktaları konarak Müslümanların buralardan geçmeleri engellenmişti. Örneğin Kalendiya geçiş kapısındaki engellemelerden dolayı burada binlerce kişiden oluşan kalabalık toplandı. Bunlar Cuma namazlarını bulundukları yerlerde kılmak istediler. İşgal güçleri onlara da saldırdı ve bazılarının yaralanmasına neden oldular.

El-Cevz ve Re'su'l-Amud mahallelerinde de saldırılar düzenlendi. Buralarda işgalci askerlerin ve polislerin yanı sıra "sivil" olarak tanımlanan yahudi yerleşimcilerin de silahlarıyla Müslümanlara saldırılar düzenlemeleri dikkat çekti.

Filistin'in diğer bölgelerinde de Mescidi Aksa'ya destek ve işgal rejiminin buraya tasallut etmesinin reddi amacıyla gösteriler düzenlendi.

Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'nin Siyasi Birim Başkanı İsmail Heniyye, aynı gün Gazze'deki El-Umeri Camisi'nde okuduğu Cuma hutbesinde Mescidi Aksa'nın Müslümanlar açısından önemi üzerinde durarak işgal rejiminin bu kutsal mabetle ilgili planlarını uygulamasına fırsat vermeyeceklerini dile getirdi.

Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği Genel Başkanı Yusuf El-Karadavi de olaylarla ilgili bir açıklama yaparak Mescidi Aksa davasının sadece Filistinlilerin değil tüm dünya Müslümanlarının ortak davası olduğunu, bu kutsal mabede hep birlikte sahip çıkılması gerektiğini vurguladı.

Türkiye'de halk Mescidi Aksa davasını yalnız bırakmayacağını ortaya koymak için meydanlara çıktı. Öfke Cuması münasebetiyle 21 Temmuz'da Cuma namazından sonra Türkiye'nin her tarafında gösteriler düzenlendi. Türkiye'de o gün Cuma hutbelerinin de Mescidi Aksa davasına tahsis edilmesi ve ümmetin bu konudaki sorumluluklarının hatırlatılması önemli bir gelişmeydi.

Gazze'ye Abbas Baskısı

İşgal rejiminin Mescidi Aksa'yla ilgili uygulamalarına halktan gelen tepkiler üzerine Ramallah'taki Mahmud Abbas yönetimi İsrail'le bütün ilişkilerini askıya aldığını iddia etti. Oysa bu iddia samimiyetten ve gerçekçilikten son derece uzaktı. Çünkü Abbas yönetimi her şeyden önce işgal rejimine kendini mahkûm hale getirmiştir ve onunla bütün ilişkilerini dondurma imkânından yoksundur. Kaldı ki bu açıklama tamamen sözde kalıyordu. En başta güvenlik işbirliği anlaşması olmak üzere işgal rejimiyle yapılan bütün anlaşmalar ve dolayısıyla bu anlaşmaların getirdiği bağlantılar, ilişkiler de devam ediyordu.

Öte yandan siyonist işgal rejiminin Gazze'ye uyguladığı ablukada da Abbas yönetimi işgal rejiminin her zaman yanında yer almıştır. Son dönemde ise bu ablukanın daha da şiddetlenmesi amacıyla yine işgal rejimiyle işbirliği içinde çeşitli uygulamalara başvurdu.

Bunların başında Gazze'ye verilen elektriğin miktarının azaltılması gelmektedir. Elektriğin ciddi miktarda azaltılması sebebiyle evlere verilen elektrik günde ortalama dört - altı saate kadar düşürüldü. İş yerleri, hastaneler ve sosyal hizmet veren değişik kurumlar elektrik miktarının azaltılması yüzünden büyük sıkıntı çekiyorlar.

Abbas yönetiminin siyonist işgal rejimiyle yaptığı işbirliğini aylık Vuslat dergisinin Ağustos 2017 sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı bir şekilde tahlil etmeye ve bu konuda geniş bilgi vermeye çalıştık. Bu yazımızı derginin yayınlanmasından sonra kişisel web sitemiz www.vahdet.info.tr adresinden okumanız mümkündür.

Musul'da IŞİD Sonrası Durum

Musul'da IŞİD hâkimiyetine son verildiği söyleniyor. Ancak saltanat bir hukuk düzenine değil IŞİD'in kopyası niteliğinde bir başka terör örgütü olan Haşdi Şabi'ye ve onunla işbirliği yapan Bağdat yönetimine geçti. Bağdat yönetimi bu terör örgütüyle işbirliği içinde, IŞİD'in bölgeye girmesi öncesinde yürüttüğü Şiileştirme faaliyetini kaldığı yerden sürdürüyor.

Bölge ahalisinin Şiileştirme faaliyetlerinin önünde bir engel oluşturmaması için de yoğun bir şekilde yıldırma faaliyetleri ve insanlık dışı işkenceler yapılıyor. Aileler IŞİD'le irtibatlandırılarak esir kamplarına toplanıyor. Kamuoyuna psikolojik ve fikri rehabilitasyon kampları olarak lanse edilen bu kamplarda insanlara korkunç bir şekilde işkence ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından hazırlanan raporlarda Bağdat yönetiminin bu kamplarda insanlara karşı açıktan savaş suçları işlediğine dikkat çekildi.

Not: Musul'da gelinen durumu ve olayların geçmişini Ribat dergisinin Ağustos 2017 sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalıştık. Bu yazımızı da kişisel web sitemizden okumanız mümkündür.

ABD Körfez Krizinde Şimdi de Arabulucu Rolünde

Katar yönetiminin teröre destek verdiği iddiasını kullanarak Körfez İşbirliği Konseyi'ne üye ülkelerden Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ile Körfez İşbirliği Konseyi üyesi olmayan Arap ülkelerinden Mısır'ı Katar'a karşı harekete geçmeye yönelten, bu ülkeye birlikte abluka uygulamalarını isteyen ABD'nin şimdi de problemi çözmek için arabuluculuk rolü üstlendiğini görüyoruz.

Körfez sorununun 21 Mayıs'ta düzenlenen Riyad Zirvesi'nin hemen ardından ortaya çıkması ve ABD başkanı Trump'ın yaptığı açıklamalar komplonun arkasında ABD'nin bulunduğunu çok açık bir şekilde gözler önüne seriyordu.

Şimdi de "arabulucu" ve "sorun çözücü" olarak devreye giren ABD'nin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson bölgeye 10 Temmuz Pazartesi günü Kuveyt'ten başlattığı bir ziyaret düzenledi. Tillerson Kuveyt'ten sonra Katar'ı ardından Suudi Arabistan'ı ziyaret ettikten sonra tekrar bir Kuveyt ve Katar turu yaparak ziyaretini tamamladı. Katar'da yaptığı açıklamalarda bu ülkenin tutumunu açık ve mantıklı bulduğunu ifade ederek daha önce Başkan Trump'ın sergilediğine ters bir tavır sergilemiş oldu. Tillerson'un bu konudaki açıklamaları ablukacı ülkelerin Dışişleri bakanlarının Mısır'ın başkenti Kahire'de düzenledikleri toplantının ardından yaptıkları açıklamalara da ters düşüyordu.

Aslında ABD sergilediği bu tutumla iki yüzlü siyasetini bir kez daha ortaya koydu. Fakat onun talimatları doğrultusunda Katar'a abluka uygulayan ülkeler de ABD'nin ipiyle kuyuya inmekle aslında kendilerini zillete düşürdüklerini gördüler.

Lübnan'ın Arsal Mülteci Kampına Baskınlar

Lübnan'da Suriyeli mültecilerin kaldığı Arsal mülteci kampına Lübnan ordusu ve Hizb'in milis güçleri tarafından geçtiğimiz ayın başlarında saldırılar düzenlendi. Saldırılarda mülteci kampının bir kısmı yakılırken birçok kişi de yangında ve saldırılarda öldü veya yaralandı. Ordu mensupları baskınlarda aynı zamanda birçok kişiyi tutukladılar ve bunlardan bazıları sorgulama esnasında işkence yüzünden hayatını kaybetti.

Lübnan ordusunun tıbbi heyetinin hazırladığı raporlarda ölenlerin işkence yüzünden değil kendi hastalıkları sebebiyle hayatlarını kaybettikleri iddia edildi. Fakat birkaç kişinin birden sorgulamada hayatını kaybetmesi hepsinin de hastalık yüzünden ölmüş olduğu iddiası konusunda ciddi şüpheler oluşturuyordu. Ayrıca teslim alınan cenazelerin fotoğrafları da çekilerek insan hakları kuruluşlarına verildi ve bedenlerinde işkence ve dayak izleri gayet belirgindi. Bununla birlikte Lübnan yargısı olayın üzerine gitmedi.