İhanet temelli bir devlet: Suudi Arabistan

Temmuz 2017, Vuslat

Osmanlı'ya İhanetle ve İngilizle İşbirliğiyle Kurulan Devlet

Bugün Suudi Arabistan yönetiminin elinde olan topraklar İslâm'ın beşiği olan topraklardır. Buranın özellikle Mekke ve Medine'yi içine alan orta bölgesi Hicaz olarak adlandırılır. Bu toprakların Osmanlı hakimiyetine geçmesi Kanuni'nin 1517'de hilafeti almasıyla olmuştur. Tarihte de bazı küçük karışıklıklar dışında buralar sürekli hilafet devletinin hakimiyetinde olmuştur.

Bu topraklarda Osmanlı hakimiyetine karşı başkaldırı hareketleri 1744'de, Riyad yakınlarındaki Deriyye kasabasında başlamıştır. Bu isyanlarda bir kabile reisi olan ancak Hicaz bölgesinde bağımsız devlet kurmak isteyen Muhammed ibnu Suud ile, halk arasında yayılan bazı hurafelere karşı sert çıkışlar yapan ve bazı itikadi konularda yeni yaklaşımları olan Muhammed ibnu Abdilvehhab arasında işbirliği olduğundan onların öncülüğünde gerçekleştirilen isyanlara Vehhabi isyanları adı verilmiştir. Bu isyanlara yaklaşımda itikadi temele vurgu yapılması dikkat çeker. Oysa hadisenin siyasi boyutu daha ağır basıyordu ve Muhammed ibnu Suud kendi siyasi hedeflerine ulaşmada Muhammed ibnu Abdilvehhab'ın itikadi yaklaşımlarından, yorumlarından istifade etmiştir. Böylece kendi çıkışlarının aslında bağımsız bir devlet kurmaktan ziyade halktaki itikadi sapmaları ıslah için bir devlet otoritesine kavuşma amacı taşıdığı imajı vermeye çalışmıştır. Onun bu tavrı, hilafet devletine isyan şeklinde dışa yansıdığından da Muhammed ibnu Abdilvehhab'ın itikadi konularla ilgili açıklamaları, yorumları ve halk arasında yaygınlaşan hurafelere karşı sergilediği sert tavırlar özellikle Osmanlı devleti otoritesinde ve bu otoritenin çevresinde toplanan ilmi camiada sert tepkilere sebep oldu.

Muhammed ibnu Suud'un 1765'te ölmesinden sonra "Vehhabi isyanları" diye tarihe geçen isyanların siyasi liderliğini oğlu Abdülaziz ibnu Muhammed ibni Suud yapmaya başladı. Dediğimiz gibi isyanlara "itikadi ıslah" boyutu kazandırılması halk tarafından benimsenmesini sağladı. Bu yüzden de çok kısa süre içinde bütün Hicaz bölgesine, hatta Arap yarımadasına yayıldı ve isyancılar 1803'te Mekke'yi ele geçirdiler. Bu isyanları yürüten harekete de "Vehhabiler" adı verildi. İsyanlar gerçekte itikadi yönden Muhammed ibnu Abdilvehhab'ın yaklaşımlarını kendine dayanak ve gerekçe edinmiş "Suud" isyanlarıydı.

Osmanlı devletinin Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Tosun Paşa'nın öncülüğünde bastırılan isyanlar 1820'lerde, Abdülaziz ibnu Suud'un torunu Türki ibnu Abdullah'ın öncülüğünde yeniden başladı ve Türki, 1821'de başkenti Riyad olan bir devlet ilan etti. Fakat bu devlet 1843'te Osmanlı devletine tabi olarak 1891'e kadar tıpkı bir federal yönetim gibi devam etti. 1891'de dağılan bu yönetimin yerine II. Abdülaziz ibnu Suud, 1902'de yeniden Riyad merkezli bir devlet ilan etti. II. Abdülaziz, bir yandan da bölgede gücünü ve etkisini artırmak için İngilizlerle sıkı bir işbirliğine girdi, 26 Aralık 1915'te de onlarla anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Abdülaziz'in ele geçirdiği toprakların kesin yönetimi ona ait olacak, ondan sonra da yönetim çocuklarına geçecekti. Ancak bu toprakların yöneticileri hiçbir şekilde İngiltere'nin aleyhinde olmayacaklardı.

Hicaz bölgesinde otoritesini gittikçe oturtan İbnu Suud 5 Aralık 1924'de Necd ve Hicaz kralı ilan edildi. 27 Mayıs 1927'de İngilizlerle yapılan anlaşmayla "Necd ve Hicaz Krallığı" bağımsız bir devlet oldu.

Necd ve Hicaz Krallığı'nın adı 1932'de Suudi Arabistan Krallığı olarak değiştirildi. Kurucusu Abdülaziz ibnu Suud da 9 Kasım 1953'e kadar kral olarak kaldı. Onun ardından taht oğullarına geçti. İlk olarak Suud ibnu Abdülaziz kral oldu. Onun 2 Kasım 1964'te ölmesinden sonra kardeşi Faysal, onun 25 Mart 1975'te yeğeni tarafından öldürülmesi üzerine kardeşi Halid, onun 13 Haziran 1982'de ölmesinden sonra kardeşi Fehd (Fahd değil), onun 1 Ağustos 2005 tarihinde ölmesinden sonra kardeşi Abdullah, onun 23 Ocak 2015'te ölmesinden sonra da kardeşi Selman kral oldu.

Öldürülen kral Faysal, İslam Birliği teorisiyle tanınmış biriydi. Bu teorisini pratiğe dönüştürebilmek için de epey uğraştı. Bu yüzden de sömürgeci güçlerle arası pek iyi değildi. Bu sebeple Pakistan'ın eski cumhurbaşkanı Ziyaü'l-Hakk gibi o da şaibeli bir cinayetle öldürüldü. Ne yazık ki onun dışındaki bütün Suud kralları İslâm ümmetine karşı hep ihanet ve kendi halklarına karşı da zorbalık içinde olmuşlardır.

Herkesin Reddettiği Diktatöre Sahip Çıktı

Bilindiği üzere "Arap baharı" denen halk ayaklanmalarının kıvılcımının çakıldığı yer Tunus'tur. Buradaki diktatörün balonunun çabuk patlaması ve çok sağlam olduğu sanılan binasının hızla çökmesi zulüm rejimlerinden bıkmış olan halkları cesaretlendirmişti. O zaman halkın özgürlük mücadelesi karşısında fazla direnemeyerek çözümü aceleyle çantayı toplayıp kaçmakta bulan diktatör Zeynelabidin bin Ali, uçağının ineceği hava alanını bile belirlemeden, kendisini kabul edebilecek bir ülkeyle ittifak kurmadan harekete geçmişti.

O zaman Tunus'u bir arka bahçesi olarak gören Fransa bile yıllarca kukla olarak kullandığı Bin Ali'yi kaçıran uçağın kendi hava alanlarından birine inmesine izin vermemişti. Benzininin bitmesi tehlikesiyle Akdeniz'in mavi sularına zorunlu iniş yapma ihtimaline yaklaşan uçağa Arap dünyasındaki zulmün büyük ağabeyliğine aday olduğunu ortaya koymaya çalışan Suudi Arabistan pistlerini açtı.

Hüsni Devrilince Arap Diktatörlüğünün Büyük Ağabeyi Oldu

Suud kralının, dünyada kimsenin sahip çıkmadığı eski diktatöre pistlerini açması ve onu halkı tarafından tard edilmiş bir sığınmacı değil seçkin misafir sıfatıyla kabul etmesi aslında riskli bir işe soyunduğunu gösteriyordu. Suud diktatörü halkların reddettiği zalimlere sahip çıkmakta tereddüt etmediği mesajı verdi. Bu tutumu da ona, Arap dünyasının lideri kabul edilen ve bu vasfından dolayı, Camp David Anlaşması sonrası yaşanan ve uzun sürmeyen kriz dönemi haricinde sürekli Arap Birliği teşkilatının başında yer alan Mısır'daki diktatörün devrilmesinden sonra Arap âleminde henüz hâkimiyetlerini sürdüren dikta rejimlerinin büyük ağabeyliği vasfı kazandırdı.

Zulme Başkaldıran İnsan Selinin Üzerine Gelmesi Telaşı

Tunus'taki diktatörün, üzerine gelen insan seline karşı şiddeti artırmanın selin daha da büyümesine yol açtığını erken fark etmesi nedeniyle kısa sürede sahadan kaçmasının zulüm rejimlerinden iyice bıkmış olan halkları cesaretlendirmesi hüküm sürmeye devam eden diktatörleri iki seçenekle karşı karşıya getirdi. Ya sistemde köklü değişikliklere gidecek ya da halkların gözlerini korkutacak yeni adımlar atacaklardı.

Mısır'daki diktatörün devrilmesinden sonra Arap dünyasında zulmün ve diktatörlüğün büyük ağabeyliğini devralan Suud saltanatı bir süre olayların seyrini takip ettikten sonra ikinci seçeneğe yöneldi. Böyle bir tercih yapmasında ise Suriye'deki gidişatın büyük rolü olmuştur. Baas diktasının halkın özgürlük mücadelesine karşı ayakta kalabilmesinde ise onunla çıkar hesapları olan İran'ın her alanda verdiği desteğin önemli payı olduğu biliniyor. Dolayısıyla İran'ın Suriye'deki zulüm rejimine desteği sadece bu ülkede değil bütün Arap dünyasında, hatta tüm İslâm âleminde zulüm rejimlerine toparlanıp kazıklarını sağlamlaştırma fırsatı verdi.

Bahreyn Diktasına Tanklarla Sahip Çıktı

Suud diktatörlüğü zulmün büyük ağabeyliği görevini aktif olarak yürütme işini önce Bahreyn diktasına sahip çıkarak, onun devrilmesini engellemek için devreye girerek ifa etti. Denizden kurduğu köprüyü oradaki diktatörü korumak için tanklar ve zırhlı araçlar göndermede kullandı. Bu araçlarla ülkeyi adeta işgal etti.

Halkların Zaferlerini Geri Almak İçin Başlatılan Fitne Savaşları

Dikta rejiminden kurtulmak için başlatılan halk hareketinin Bahreyn'de tamamen etkisiz hale getirilmesi, Suriye'de de önünün tıkanması ve sürekli ağır kayıplar vermesi bölgedeki dikta rejimlerini halkların zafer kazandığı ülkelerde de zaferlerini geri alma ve eski rejimlerin geri dönmesi için karşıt savaş başlatma konusunda cesaretlendirdi. Bu savaşta birinci öncelik Mısır'a verildi ve bu amaçla bir Baltacı fitnesi organize edildi. Bu fitne savaşının koordinasyon merkezi Birleşik Arap Emirlikleri'nde oluşturulmuştu. Arka planda zulmün büyük ağabeyi konumuna geçen Suud diktasının yer aldığını Sisi darbesinin gerçekleştirilmesinden sonra sergilenen tutum gözler önüne sermiştir. General Sisi'nin darbeyi gerçekleştirdiği gecenin sabahında Suud diktatörü daha elini yüzünü yıkamadan bu cuntaya verdiği desteği dünya kamuoyuna duyurma ihtiyacı duyduğu gibi onu rahatlatmak için dört milyar dolar yardım bilançosunu açıklamakla kalmayıp sabahın erken vakitlerinde gemilere petrol yükleyerek Mursi döneminde sürdürdüğü ambargoyu da sonlandırdı. Böylece cuntacıların, "Mursi aldığı petrolü Hamas'a bağışlıyordu; bakın o gidince nasıl sorun anında son buldu?" saçmalamasına dayalı kara propaganda faaliyetine de malzeme çıkmış oldu.

Müslüman Kardeşler'in Terör Listesine Alınması

Zulmün büyük ağabeyinin sesi sayılan el-Arabiyye kanalı Mısır'daki Müslüman Kardeşler'i yıpratmak için her gün yeni yalan ve iftiralarla zihinleri bulandırmaya çalıştı. Gerçekte iddialar Müslüman Kardeşler'in ilkelerine ve izlediği siyasete tamamen ters düştüğü gibi ithamlar da sürekli cemaatin resmî açıklamalarında reddediliyordu. İftiralara malzeme yapılan hadiselere karışan kişilerin Müslüman Kardeşler'le herhangi bir ilgilerinin olmadığının ispat edilmesine rağmen Arap dünyasının geneline hitap etmeye çalışan ve el-Cezire'yle rekabet eden el-Arabiyye kanalı tamamen asılsız iddialara dayalı yıpratma kampanyasından ve kara propagandasından vazgeçmedi. Çünkü propagandanın bir hedefi vardı. Mısır'daki cuntanın gitmesi ve diktanın dönüşünün engellenmesi için verilen kitlesel mücadeleye öncülük eden hareketin "terör örgütü" ilan edilmesi ve böylece ona karşı aynı zamanda lojistik savaş başlatılması planlanıyordu.

Zulmün büyük ağabeyi sonunda planladığını gerçekleştirdi ve kendince 2014 yılı terör listesi hazırlayarak içine Müslüman Kardeşler'i de dâhil etti. Oysa Sisi cuntasının bu cemaati silahlı çatışma içine çekerek Baas'ın gerçekleştirdiğine benzer vahşi katliamlara dayanak oluşturmak için oynadığı tüm kirli oyunlara ve taktiklere rağmen onun mücadelesini sivil alanda sürdürme tutumundan vazgeçmediğini, bundan dolayı cuntanın silahlı saldırılarına silahla karşılık vermeme siyasetini değiştirmediğini dünya biliyor. Fakat zulmün büyük ağabeyine göre önemli olan haklılık değil halkların özgürlük mücadelelerinin önünü kesme savaşına yol haritası çizmek ve dayanaklar oluşturmaktır. Kurdun kuzuya suyu bulandırıyorsun demesi gibi.

Libya'da Darbe Girişimlerinden Sonra Petrol Korsanlığı

Libya'da arka arkaya iki ayrı başarısız darbe girişimi oldu. Her ikisinin arkasında da zulmün büyük ağabeyinin eli olduğu çok belliydi. Hatta ikinci girişimle ilgili gelişmeleri onun el-Arabiyye kanalı dakikası dakikasına ve gayet heyecanlı bir şekilde duyurmaya çalıştı. Darbecilerin ültimatom vermeleriyle birlikte el-Arabiyye'nin haberlerine yansıyan heyecan, artık Libya'nın da defterinin kapandığı Sisi cuntasının bir benzerinin orada da iş başına gelmesine sadece birkaç saat kaldığı kanaati oluşturmaya çalışıyordu.

Darbe girişimleri başarılı olamayınca Suud güdümündeki bir şirketin darbe girişimlerinin lideri fitneci Halife Haftar'la işbirliği içine girerek petrol korsanlığı yapması ülkenin siyasi çalkantı yaşamasına ve hükümetin istifa etmek zorunda kalmasına neden oldu. Libya'daki bu gelişmeler de zulmün büyük ağabeyinin halkın zaferini geri almak amacıyla yürüttüğü fitne savaşından kaynaklanıyordu. Suud yönetimi sonraki dönemlerde de sürekli fitneci Haftar'a destek verdi.

Katar'ı Kıskaca Alma Operasyonu

Zulmün büyük ağabeyi artık kendini sadece ulusal sınırları içindeki toprakların değil tüm Arap dünyasının diktatörü olarak görüyor. Dolayısıyla bölgedeki diğer yönetimlerin de kendisine itaat etmesi, talimatlarına uyması gerektiğini düşünüyor. Özellikle Suriye'deki tıkanmaya ve Mısır'da cunta vasıtasıyla diktanın geri dönmesine rağmen henüz halkların özgürlük ideallerinin söndürülemediği, diktatörlerin kendilerini yeterince güvenceye aldıkları kanaatine varamadıkları mevcut şartlarda kitlesel direnişleri kıskaca alma politikasının bölgesel ve uluslararası çapta sürdürülmesi için dayatılanların eksiksiz uygulanmasını istiyor.

Bu konuda yan çizdiğini düşündüğü, zaman zaman Mısır direnişinin ve diğer direniş hareketlerinin sesini duyuran medya organlarını özellikle de el-Cezire'yi susturmayan, zulümden kaçanlara barınma imkânı veren ve Filistin direnişinin siyasi kanadına kapılarını açan Katar'ın tutumundan rahatsızlığını daha önce değişik şekillerde yansıttı. Ama istediklerini alamayınca çetesindeki Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn'le birlikte Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin güvenlik ve istikrarıyla ilgili Riyad Anlaşması'nı bahane ederek Katar'dan büyükelçilerini çekme kararı aldılar. Gerçekte anlaşmanın içeriği Katar'ın uygulamalarına engel oluşturan bir detay içermiyordu. Detaylar tamamen Riyad çetesinin kendi yorumlarına dayanıyordu.

Katar'a yönelik bu ilk operasyonlarından sonuç alamayınca ilişkilerini yeniden başlatmak zorunda kaldılar. Ama 21 Mayıs 2017 tarihinde düzenlenen Riyad Zirvesi'nde ABD'nin ırkçı ve İslâm düşmanı başkanından aldıkları talimat doğrultusunda Mısır'ı ve bazı güdümlü ülkeleri de yanlarına alarak daha geniş çaplı bir abluka başlattılar.

Biz bu ablukayla ilgili tespit ve değerlendirmelerimizi inşallah Ribat dergisinin bu ayki sayısı için yazacağımız yazıda daha ayrıntılı olarak değerlendireceğimizden burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. O yüzden Katar ablukasıyla ilgili ayrıntıları da Ribat dergisindeki yazımızdan okumanızı öneriyoruz. Bu yazımızı derginin yayınlanmasından sonra kişisel web sitemizde yani www.vahdet.info.tr adresinde de okumanız mümkündür.