Batı'da Yükselen Irkçılık

Mayıs 2017, Ribat

Irkçılık Cahiliye Çağrısıdır

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır." (Hucurat, 49/13)

Cenabı Allah (c.c.) Adem ve Havva'dan çoğalan insanları yeryüzünde muhtelif renk, dil ve kavimlere ayırmıştır. Bazıları siyah, bazıları beyaz tenli oldukları gibi Türk, Kürt, Arap, Farisi ve bunlara benzer muhtelif kavimlere ayrılmışlardır. İnsanların bu şekilde yaratılmaları, Cenabı Allah (c.c.)'ın varlığına, birliğine ve gücüne delalet eden ayetlerdendir. Nitekim bir ayet-i kerimesinde de şöyle buyurur: "Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır." (Rum, 30/22)

Değişik kavimlerin ve kabilelerin varlığı ihtilafa düşüp birbirlerine üstünlük taslamaları için olmadığı gibi birinin diğerini hor görüp köleleştirmesi için de değildir.

Batı'nın Irk Ayrımı Politikasının Temelinde Sömürgecilik Var

Batı'nın ırkçı anlayışının ve ırk ayrımı politikasının temelinde sömürgecilik ve sömürgeleştirilen ülkelerden Batı'ya köle olarak kullanılmak üzere götürülen insanların soylarının da köle ve hizmetçi olarak kullanılması amacına dayalı stratejisi var.

Sömürgeciliğin başlaması ile birlikte Avrupalılar, sömürgeleştirdikleri ülkelerden taşıdıkları materyalleri kullanarak ekonomik güçlerini artırmaya başladılar. Bu arada teknik alandaki yeni buluşlar da ekonomik gücün artmasına önemli katkı sağlıyordu. Bu ekonomik büyüme özellikle Amerika kıtasının keşfi büyük bir iş gücü ihtiyacı ortaya çıkardı. İşte ihtiyaçlarını karşılama konusunda herhangi bir ahlaki ve insani ölçü tanımayan Avrupalılar gelişen ekonomilerinin ortaya çıkardığı iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak için de köle ticaretine ağırlık verdiler.

Batılılar Afrikalı siyah insanları köle olarak toplayıp götürdükten sonra onların üzerinde kalıcı bir üstünlük kurabilmek ve onların soylarından gelen insanları da köle ve hizmetçi olarak kullanabilmek için bir ırk ayrımı politikası ortaya çıkardılar. ABD'de beyazların siyahlara üstünlüğünü resmen tasdik eden ve siyahların beyazların yararlandığı bazı hizmetlerden yararlanmalarını yasaklayan kanunlar 1960'lı yıllarda kaldırıldı.

Batıda ırkçılık sadece siyah - beyaz ayrımı şeklinde tezahür etmiş değildir. Üstünlük ve hakimiyet davasından yola çıkan Batılılar kavmiyet, milliyet farklılığını da ırkçılık davasında bir malzeme olarak gördüler. Faşizm ve nazizm ideolojileri Batılıların bu üstün olma davalarının ve ırkçı anlayışlarının ürünüdür. Ne var ki, ırkçı düşünce Batılının sadece geçmişinde ortaya çıkmış ve tarihinde kalmış bir düşünce de değildir.

Son zamanlarda Batı'da ırkçılığın özellikle de İslâm karşıtı ırkçı anlayışların yeniden yükselişe geçmesi bu yükselişin mevcut yönetimleri de ciddi şekilde etkilemesi ve politikalarının rotasını belirlemesi ciddi bir tehlikeye işaret etmektedir.

Çağdaş Irkçı Anlayışın Temelinde Batı Felsefeleri Var

Irkçı zihniyetin kaynağı Batı'dır. İnsanları mensup oldukları etnik kimliklere göre tasnif ederek bunlardan bazılarını diğer bazılarına üstün tutan anlayışları Batılılar geliştirmişlerdir. Bu ideolojilerin geliştirilmesiyle iki temel amaç güdülüyordu: Birincisi, Avrupa kökenli etnik unsurları dünyanın en üstün etnik unsurları olarak lanse etmek. İkincisi, sömürgeleştirilen bölgelerdeki halklar arasında çeşitli fitneler çıkarabilmek için gereken şartları hazırlamak. Bu tür fitnelerin çıkarılması ise sömürgeleştirilen ülkelerdeki halklar arasında kavgalar çıkarılması suretiyle Batı'nın onlar üzerindeki hakimiyetini devam ettirmesine imkan sağlamaktı. Dünya üzerinde hakimiyet kurmak için güya coğrafi keşiflere çıkan Avrupalıların gemileri Amerika'yı "keşfetmeden" (!) önce Amerika'da yaşayan toplumlar, insanları etnik kimliklerine göre tasnife tabi tutarak bazılarını üstün bazılarını aşağı görme anlayışını keşfetmemişlerdi. Aynı şekilde Afrika da, Avrupalı sömürge güçleriyle tanışmadan önce ırkçılıkla tanışmış değildi. İslam, Müslüman halkları: "Şüphesiz mü'minler kardeştir" ilkesiyle birleştirmiş, kaynaştırmıştı. Ama Avrupa ülkeleriyle siyonizmin işbirliği neticesinde ümmetin birliğini temsil eden hilafet müessesesi etkisiz hale getirilip İslam coğrafyası Müslüman halkların etnik kimliklerine göre küçük parçalara ayrılınca kavmiyetçilik fitnesi de bütün İslam coğrafyasını sardı. Bugün İslam coğrafyasının ne tarafına baksanız bu fitnenin sebep olduğu bir yarayla karşılaşırsınız.

Batı'nın Irkçılığa Karşı Tutumu Samimi Değildir

Önce ırkçılık fitnesini dünyanın her tarafına eken Batı daha sonra görünüşte bu anlayışı çağ dışı ve insan haklarına aykırı ilan etti. İlan ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ikinci maddesine: "Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş ya da baş inanç farklılıklarına bakılmaksızın eşit haklara sahiptir. İnsanlar ulusal ve toplumsal kökenleri, zenginlikleri, doğuş farklılıkları ya da herhangi başka bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilirler" ifadesini koydu. Bu ifade Batı'nın kendi pisliğini temizlemeyi ve böylece dünya ulusları karşısındaki imajını değiştirmeyi amaçlıyordu. Fakat samimiyetten son derece uzaktı. Çünkü bu ifadede ortaya konulanların pratiğe yansıtılması için ciddi bir şey yapılmadığı gibi geri kalmış ülkelere ve bilhassa İslam dünyasına yönelik fitne politikaları devam ediyordu. Fakat ırkçılık fitnesi kısmen Batı'nın da başını ağrıtmaya başlamıştı. Dolayısıyla en azından Batı'daki ırkçı anlayışların önüne geçilmesi için çaba sarf edilmesine ihtiyaç duyuluyordu. Zaten "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"ne her ne kadar "Evrensel" denilse de orada ortaya konan ilkelerin "Evrensel" platformda pratiğe geçirilmesi yönünde söze gelir bir gayret ortaya konmaması bu beyannamenin daha çok Batı insanını düşündüğü intibaı vermektedir.

Batı'da Irkçılığın Yeniden Tırmanışı

Kendi içinde global bir yapılanmaya gitmek için yıllardan beridir yoğun çaba sarf eden Batı ülkelerinin mevcut yönetimleri kısmen rahatsız olsalar da Avrupa'da ırkçılığın tırmanışa geçtiğini görüyoruz. Avrupa ülkelerinde son dönemlerdeki seçimlerde ırkçı partilerin önemli bir patlama gerçekleştirerek iktidara talip olmaları bunu gösteriyor.

Normalde Avrupa ülkelerinde çalışma ihtiyacı duyanlar bu ülkelerin ekonomilerini ayakta tutuyorlar ve ülkelerine dönmeleri halinde Avrupa ekonomisinin ciddi çöküş yaşayacağı biliniyor. Üstelik onlara yerlilerle eşit haklar tanınmıyor. Toplumda ise sürekli dışlanıyorlar, evleri yakılıyor, vahşice katlediliyorlar ve Avrupa yargısı ırkçılıktan kaynaklanan bu aşırılıkların üzerine gitmiyor.

Aynı ırkçı yüz mülteciler meselesinde de karşımıza çıktı. Normalde bu meseleden çok yönlü rant elde etmeye çalışmalarına rağmen yine de kapılarına dayananlara çirkin ırkçı duygularla muamele ediyor, kucağında çocuk olan bir kişinin ayağına çelme takıyor, merhamet isteyenlere tekme atıyor, imdat isteyenlerin suratlarına yumruk indiriyorlar.

Almanya, yürüttüğü büyük çabalara, yığınlarla yasaklara rağmen hâlâ üstünü örtmekte zorlandığı kirli bir dönemin acısını çekiyor. O dönemin en bariz yönü ise ırkçılığın hâkim olmasıdır. Ama yine ırkçı felsefeden tümüyle kurtulamadığı, kurtulmak da istemediği anlaşılıyor. Okullarda ders aralarında bile Türkçe konuşulmasının yasaklanması girişimi ve konuşanları bahçe süpürme cezasına çarptırma önerisinde bulunulması Hitler döneminde ülkeye hâkim olan ırkçı felsefenin sadece dazlakların değil yönetimdekilerin kafalarında da canlılığını koruduğuna delildir. Böyle bir cezalandırma aynı zamanda insanları ulusal kimliklerinden ve anadillerinden dolayı aşağılama anlamına gelir. Almanya, bu tutumuyla kendine bir "Türk sorunu" hazırlamaktadır. Benzer yasakçı zihniyetin acı tecrübelerini yaşamış olanların Hitler'in yeni bir kimlikle geri dönüşü imajı veren Angela Merkel'e öğütte bulunmalarında belki yarar olabilir.

ABD'de Irkçı Söylemleriyle Öne Çıkan Başkan Adayının Zaferi

ABD'deki son başkanlık seçimleri öncesinde yapılan tahminlerde güçlü tahmin Donald Trump'ın kazanamayacağı yönündeydi. Bu yönde tahminlerde bulunulmasının en önemli gerekçesi ise Trump'ın Amerikan merkezli ırkçı söylemlerinde çok aşırıya kaçmasıydı. Bu aşırılığının ona seçimleri kaybettireceği sanılıyordu. Oysa o asıl bu söylemleriyle oy kazanıyordu ve kendisine başkanlık seçimlerini bu yöndeki tavrının kazandıracağını tahmin ettiği için de aşırı söylemlerinden vazgeçmedi. Sonuçta Trump seçimi kazandı ve onun aşırılığının kendisine seçimleri kaybettireceği yönündeki tahminler tutmadı. Ortaya çıkan sonuç Amerikan toplumunda ırkçı söylemlerin basite alınamayacak kadar bir taraftara sahip olduğunu gözler önüne seriyordu.

ABD'de ırkçı söylemlere sahip bir adayın başkanlık seçimlerini kazanması sadece Amerika'da değil tüm Batı'da ırkçı tutumun yükselişini ortaya koyması açısından tehlikeli işaretler taşıyordu.

Trump'ın, dünya siyasetinin yönünü belirleyen bir devletin başına geçmesi sebebiyle başkanlık koltuğuna oturmasından sonra biraz daha dengeli bir tutum sergilemesi yani seçim havasındaki tavırlarından kısmen vazgeçmesi bekleniyordu. Ama o ırkçı tutumunu başkanlık koltuğuna oturmasından sonra da sürdürdü. Bunun en önemli göstergelerinden biri de bazı ülkelerin pasaportlarını taşıyanlara kesinlikle ABD'ye girmelerine izin verilmemesi yönünde karar almasıdır.

Trump'ın başkanlığa seçilmesi de, başkanlık koltuğuna oturmasından sonra izlediği siyaset de Batı'daki ırkçı söylemin yükselişi konusunda tehlikeli işaretler taşımaktadır.

Hollanda'daki Seçimlerde Irkçı Partinin Söylemlerinin Belirleyici Olması

Hollanda'da iktidarı elinde bulunduran partinin Türkiye'yle siyasi ilişkilerinin bozulmasını göze alarak attığı adımlar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'yı polis gücü kullanarak aracından indirip başka bir araca bindirmesi ve çok çirkin bir yolla sınır dışı etmesi görünüşte Türkiye'deki hükümetin referandum için Avrupa'da yaptığı çalışmalara engel olma amacı taşıyordu. Gerçekte ise bu uygulama Hollanda'daki siyasi iktidarın kendi seçimleri için yaptığı atak ve bir oy kazanma yöntemiydi. Çünkü oyların ırkçı söylemlere sahip partilere özellikle de İslâm karşıtı söylemleriyle, çirkin çıkışlarıyla tanınan Geert Wilders'in liderliğindeki Özgürlük Partisi'ne kaydığı görülüyordu. Siyasi iktidar ırkçı partilere kayan oyları geri çekebilmek için kendisi ırkçılık yapma ve bu amaçla Türk düşmanlığını, Türkiye'ye karşı çıkışları kendisine malzeme yapma ihtiyacı duymuştu.

Olayın bu boyutu aslında Avrupa'da ırkçılığın yeniden çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıktığını göstermesi açısından dikkat çekicidir. ABD'de Trump'ın seçimi kazanmasıyla birlikte oy tabanının, yabancıları istemeyen, ırkçı temayülleri olan siyasi kadrolara kayması konusunda endişeler arttı. Fakat ilginçtir ki bu zihniyeti tümüyle benimsemeyen kesimler de oyların kaymasını engellemek amacıyla ırkçılığın yanlışlığını ortaya koymak için bir şeyler yapmak yerine kendileri de ırkçı zihniyete nispet edilebilecek türden fiiller icra etmeyi tercih ediyorlar.

Fransa'da Irkçı Liderlerin Korkutucu Derecede Yükselişi

Fransa'da yakın zamana kadar marjinal sayılan bir siyasi partinin lideri durumundaki Marine Le Pen'in son dönemde başkanlık yarışında ciddi bir şekilde kendini gösterdiği ve tıpkı Trump'ın ABD'de başkanlık koltuğuna oturması gibi onun da Fransa'da başkanlık yarışını kazanması endişesi var. Fakat ne kadar ilginçtir ki Hollanda'daki siyasi iktidarın izlediği siyaset Fransa'da da karşımıza çıkıyor ve oyların ırkçı liderlere kaymasını önlemek isteyenler kendileri bizzat ırkçılık yapma, bu yolla oy kazanma ihtiyacı duyuyorlar. Bu da oy tabanında ırkçılığa doğru ciddi bir kayma olduğunun göstergesidir.

Batı Aslında Irkçılığın Zeminini Kendisi Hazırladı

Bir dönem ırkçılığı resmî siyaset haline getiren sonra bunu bir ayıp sayan Batı son dönemde özellikle İslamofobi temelli siyasetiyle Müslüman azınlıklara karşı kin ve nefret duygularını tahrik etmek suretiyle kendini yeni bir ırkçı politikanın içinde buldu. Fakat bu hastalığın tedavisine başvurmak yerine hastalığın daha da yayılmasına neden olan İslamofobi siyasetini medya kanalıyla daha da yaygınlaştırdı.

Bu gidişat Avrupa'da ve genelde Batı'da ırkçı temayüllerin, buna gerekçe oluşturmak amacıyla kullanılan özelde İslamofobi'nin yani Müslüman düşmanlığının genelde de yabancı düşmanlığının çok ciddi bir sorun haline geldiğini gösteriyor. Böyle bir hastalığın yayılması karşısında Batı'nın yapması gereken aslında hastalığı daha fazla yaymak için ırkçıların yöntemlerini kullanmak değil bunun yanlışlığını toplumlara anlatmaktır. Aksi takdirde hastalık kendilerini de büyük sıkıntılara sokacaktır.

Irkçılığın Çözümü İslam'dadır

Kur'an-ı Kerim'deki birçok âyeti kerime Resûlullah (s.a.s.)'ın konuyla ilgili hadisi şerifleri ırkçılığın en köklü ve kesin çözümünün İslam'da olduğunu göstermektedir. İslam beşeri açıdan bütün insanları eşit tutmaktadır. Üstünlük kazanmayı ise insanın kendisine bırakmıştır. Çünkü üstünlük takvadadır ve her insan kendi özel çabalarıyla takvayı elde edebilir. Burada etkili olan insanın kendi iradesidir. İradesini aşan unsurlar değildir. Takva ise esas itibariyle iyiliktir. İyilikler insanı yüceltir. İyilik sahibi insanlar kendi çevrelerinde ve genel olarak toplumda sevilirler. Dolayısıyla üstün tutulurlar. Bu açıdan iyilik sahiplerine üstünlük kazandırılması insanın fıtratına ve tabiatına da aykırı bir durum değildir. Ayrıca İslam hiç kimseye haksızlığı uygun görmez. Hatta kötülere bile haksızlık edilmesine izin verilmez. Kötülerin kötülüklerinin de adalet dairesi içinde cezalandırılmasını ister. Adaletin sınırlarının aşılmasına, zulüm uygulamalarına başvurulmasına asla izin vermez. Bu itibarla ırkçılığın çözümünü İslam'ın ortaya koyduğu ilkelerde aramak gerekir.