İslâm Dünyasındaki Gelişmeler

Nisan 2017, Davet Mektebi

Yedinci Yılında Suriye Direnişi

Suriye'de zulme ve dikta rejimine karşı özgürlük mücadelesi altı yılını doldurarak yedinci yılına girdi. Suriye direnişi birçok yönden haksızlığa uğratıldı. Aynı zamanda bu ülkedeki direnişin zaferinin genel olarak diktatörlüğe karşı mücadelenin önemli bir dönüm noktasını oluşturacağı, dikta rejimlerinin baskısı altındaki bütün halklara cesaret vereceği görüldüğü için bütün bölgesel ve uluslararası güçler Suriye'deki direnişe karşı ittifak kurdular. O yüzden Suriye direnişi sadece ülke içindeki dikta rejiminin güçlerine karşı değil bütün küresel ve bölgesel emperyalizmin güçlerine karşı mücadele etmek zorunda kaldı. Bundan dolayı büyük zorluklar ve sıkıntılar yaşadı. Çok sayıda Suriyeli ülkesini terk ederek başka ülkelere iltica etmek zorunda kaldı. En fazla Suriyeli mülteciyi barındıran Türkiye'ye de en az üç milyon kişi iltica etti.

Ribat dergisinin Nisan 2017 sayısı için yazdığımız yazıda Suriye direnişinin altı yılını ve bugün karşı karşıya olduğu durumu genel hatlarıyla değerlendirmeye çalıştık. Bu yazıyı derginin yayınlanmasından sonra kişisel web sitemizden yani www.vahdet.info.tr adresinden okumanız mümkündür.

Suriye'yle İlgili Cenevre Görüşmeleri

Geçen ay yayınlanan yazımızda Suriye'de görüşmeler sürecinin özellikle Astana boyutu hakkında özet bilgiler vermiştik. Bu arada Cenevre görüşmelerinin dördüncü aşaması da 3 Mart 2017 akşamı tamamlandı. Ancak henüz ümit ışığı oluşturacak kadar bir ilerleme kaydedilmediği görülüyor. Görüşmelerin organizatörlüğünü yapan BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura da mucize beklemediğini yani kısa vadede bir sonuca ulaşılmasını beklemediğini dile getirmişti.

Cenevre görüşmeleri üç temel konu üzerinde yoğunlaşıyordu. Bunların birincisi geçiş süreci, ikincisi yeni bir anayasa hazırlanması, üçüncüsü de uluslararası denetimle dürüst seçimler yapılmasıydı.

Muhalefet tarafı geçiş sürecine önem veriyor ve bu süreçte Beşşar Esed'in aradan çekilmesi gerektiğini vurguluyor. Fakat Baas temsilcileri ve onların arkasında duran İran yönetimi geçiş süreci yerine bir ulusal ittifak hükümeti oluşturulmasını, Beşşar Esed'in de yönetime devam etmesini istiyor. O yüzden geçiş süreci konusunda herhangi bir anlaşmaya varılamadı. Geçiş süreci konusunda bir ittifak sağlanamadığı sürece de yeni anayasa ve seçimler konusunun konuşulmasının bir anlamı olmuyor. Dolayısıyla dördüncü turdan bir anlaşma çıkmadı. İhtilaflı konuların konuşulması ve ittifaka doğru bir ilerleme kaydedilmesi için Cenevre görüşmeleri devam edecek.

Türkiye - Hollanda Gerginliği

Türkiye'de düzenlenecek anayasa referandumu konusunda Avrupa ülkeleri çok açık bir şekilde tavır alarak, sonucun "hayır" olması için yoğun çaba sarf ediyor. Böyle bir tavır kendilerinin herhangi bir seçimleri veya referandum faaliyetleri karşısında sergilenmiş olsaydı muhakkak iç işlerine müdahale olarak değerlendirilirdi.

Avrupa ülkeleri Türkiye hükümeti yetkililerinin Avrupa'daki Türkiye vatandaşlarına yönelik etkinliklerini büyük ölçüde engellediler. Ancak Hollanda engellemeyi çok çirkin bir yönteme başvurarak gerçekleştirdi. Önce Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun uçağına iniş izni vermedi. Sonra da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'yı Türkiye'nin Rotterdam'daki Başkonsolosluğuna sokmamak için önce kendi aracından indirdi, sonra bir başka araca bindirerek Hollanda'dan tamamen sınır dışı etmek suretiyle Almanya'ya gönderdi. Ardından Bakan Kaya'yı istenmeyen kişi ilan etti.

Böyle bir muamelenin alelade bir vatandaşa yapılması halinde bile yadırganması gerekir. Çünkü tam anlamıyla bir zorbalık ve kabadayılıktır. Hollanda, normal diplomatik ilişkiler içinde olduğu ülkenin bakanına böyle bir muamele yaparken aslında arsızlığın sınırlarını iyice aşmıştı.

Böylesine çirkin bir muamelenin tek sebebinin, Türkiyeli yetkililerin Hollanda'da yaşayan vatandaşlarına mesaj vermelerini engellemek olması mümkün değildi. O yüzden birçoklarının yorumuna göre Hollanda hükümeti bu uygulamayla aynı zamanda kendisinin 15 Mart 2017'de gerçekleştirilecek seçimleri için yatırım yapmayı planlamıştı. Çünkü seçimlerde oyların ırkçı partilere özellikle de İslâm düşmanlığıyla öne çıkan aşırı ırkçı ve yabancı düşmanı Geert Wilders'in liderliğindeki Özgürlük Partisi'ne kayması korkusu vardı. O yüzden iktidardaki Özgürlük ve Demokrasi İçin Halk Partisi'nin lideri Başbakan Mark Rutte ırkçı partilere kayan oyların sahiplerini memnun etmek için böyle bir zorbalığa başvurma ihtiyacı duymuştu.

Mark Rutte, ırkçılara özenmesine, onları taklit etmesine ve ırkçı tabanı kaçırmamak için çeşitli zorbalık yöntemlerine başvurmasına rağmen yine oyların ırkçı Wilders'in partisine kaymasını önleyemedi. Rutte'nin partisinin seçimlerden birinci olarak çıkmasına rağmen oy oranı %9 azalmış, milletvekili sayısı da 41'den 33'e düşmüştü. Irkçı Wilders'in partisinin oyları ise artmış ve milletvekili sayısı da 15'ten 20'ye çıkmıştı.

Filistin Diasporası Halk Konferansı

Siyonist terör örgütleri Filistin topraklarında, 1948'de "İsrail" adında bir işgal devletinin kuruluşunu ilan etmelerinden sonra buraların asıl sahiplerini göçe zorlamak için muhtelif tehdit yöntemlerine başvurdular. Bu tehcir politikalarından ve savaş şartlarından dolayı ilk etapta sekiz yüz bin Filistinli evini yurdunu terk ederek ya o zaman henüz işgal altında olmayan Filistin bölgelerine ya da komşu Arap ülkelerine göç etti.

Göçe zorlama uygulamaları sonraki yıllarda da devam etti. 1967 Haziran Savaşı'nda Filistin'in tamamının işgal edilmesinden sonra yeni göç dalgaları oldu. Bu şekilde göçe zorlananlar ve onların çocukları Filistin dışında "Filistin diasporası" adı verilen bir nüfûs oluşturdu. Bugün Filistin dışında yaşayanların sayısının yedi milyon civarında yani Filistin'in içinde yaşayan nüfûsla hemen hemen eşit olduğu tahmin ediliyor.

Filistin diasporasını organize etmek ve faaliyetlerini yönlendirmek amacıyla 25-26 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul'da "Filistin Diasporası Halk Konferansı" adıyla kapsamlı bir toplantı düzenlendi.

Vuslat dergisinin Nisan 2017 sayısı için yazdığımız yazıda Filistin Diasporası Halk Konferansı hakkında ayrıntılı bilgi vermeye çalıştık. Bu yazımızı kişisel web sitemizden de okumanız mümkündür.

Mescidi Aksa'ya Kurulan Tuzak

Siyonist işgal rejimi Müslümanların ilk kıbleleri ve üç harem mescitlerinden biri olan Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırmak için şimdiye kadar değişik taktiklere başvurdu. Bunların içinde kutsal mescide sabotaj düzenleyerek tamamen yakma girişimi ve altına tüneller kazarak kendiliğinden yıkılmasına neden olmaya çalışma gibi çok farklı yöntemler var. Fakat Müslümanların bu kutsal mabede sahip çıkma konusundaki kararlılıklarını görünce onu ortadan kaldırmaya kalkışmanın tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini düşündüğünden bu amacını biraz erteleyerek şimdilik Müslümanlarla yahudiler arasında paylaştırma oyununu devreye sokmaya başladı.

İşgal güçleri yahudilerin bu mabet üzerinde iddialarının olduğunu göstermek amacıyla onların gündelik baskınlar düzenlemesini sağlıyor. Muhtelif siyonist örgütler de bu baskınları organize ediyor ve yahudileri bu baskınlara katılmaya teşvik amacıyla faaliyetler yürütüyor.

Geçtiğimiz ay içinde de İsrail Sulh Mahkemesi, Mescidi Aksa'nın yahudiler için de kutsal olduğuna, kimsenin onların bu mescidin içine girerek ibadetlerini ve dinî ritüellerini yerine getirmelerine engel olamayacağına dair karar çıkardı. Asıl maksat ise Mescidi Aksa'nın yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırılmasını sağlamak için gerekçeleri oluşturmaktır. Bu mescide sabotaj düzenlemeleri ve yıkılması için altını oymaları ise buranın yahudiler için de kutsal olduğu iddialarıyla çelişki oluşturmaktadır.

Ezan Yasağı İlk Oturumda Kabul Edildi

Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesinde ve Kudüs'ün tamamında gece namazlarında ve özellikle yatsı ve sabah namazlarında hoparlörle ezan okunmasını yasaklamak amacıyla siyonist işgal rejimi uzun süreden beri çalışma yürütüyor. Bu konudaki çabalarına gerekçe oluşturmak amacıyla da ezan için gürültü tanımlaması yapıyor.

İşgal rejiminin parlamentosu yani Knesset, ezan yasağıyla ilgili yasa tasarısının ilk şeklini önce gündemine aldı. Ancak şiddetli tepkiler olması üzerine yeniden gözden geçirmek amacıyla geri çekti ve üzerinde ufak tefek bazı değişiklikler yaptıktan sonra yeniden parlamentonun oylamasına sundu. Parlamentoda yapılan birinci oylamada çoğunluk kabul edilmesi yani gece 23.00 ile sabah 07.00 arasında minarelerden hoparlörle ezan okunmasına yasak getirilmesi yönünde oy kullandı. Tasarının yasalaşması için parlamentoda iki kez daha oylanması gerekiyor. Ancak ilk oylamadan çıkan sonuç sonraki oylamalar hakkında da işaret taşıdığından kabul edilmesi kuvvetli bir ihtimal olarak görülüyor.

Ezan yasağının yasalaşması durumunda Kudüs'te Mescidi Aksa'da da özellikle yatsı ve sabah namazlarında hoparlörle ezan okunmasının engellenmesi söz konusu olacak.

Siyonist işgal rejiminin böyle bir yasak uygulamasının asıl amacı ise Filistin'de İslâm'ın sesini kısmaya ve izlerini tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktır. İşgal rejiminin ezan yasağı uygulamasına Filistin içinde çeşitli tepkiler olması bekleniyor. Ancak bu tepkide Filistin halkını yalnız bırakmamak, işgal rejimine karşı ortak bir tavır sergilemek gerekir.

Ezan bütün peygamberlerin ortak ilkesini yani tevhit ilkesini dillendiren bir çağrıdır. Filistin de Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen peygamberlerin birçoğunun önemli mücadele merkezlerinden biridir. Bu topraklarda peygamberlerin ortak çağrısının susturulmasına fırsat verilmemesi gerekir.

Musul'da Devam Eden Çatışmalar ve Göç

Musul'da IŞİD'e karşı olduğu söylenen ancak sivil halkın da büyük bir zarar görmesine neden olan savaş devam ediyor. Aslında Musul'un IŞİD'e teslim edilmesinin bir taktik ve oyun olduğunu daha önce değişik yazılarımızda dile getirmiştik. Bugün yürütülen savaş da o teslim oyununun bir devamıdır. Gerek ABD'nin havadan ve gerekse Irak ordusunun karadan düzenlediği saldırılarda çok sayıda sivil hedef vuruldu. Saldırılar yüzünden perişan edilen halktan evlerini terk ederek başka yerlere göç etmek zorunda kalanların sayısının da 350 bine yaklaştığı haberlerde dile getirildi. Burada sivil halk bir yandan IŞİD'e karşı savaş verdiklerini ileri süren askerî güçler tarafından mağdur edilirken bir yandan da IŞİD militanları tarafından mağdur ediliyor.

Suriye, Irak ve Yemen'de ABD Saldırıları

Afganistan'daki işgal güçlerini bir türlü çekmeyen ABD emperyalizmi IŞİD ve El-Kaide'ye karşı savaştığı iddiasıyla Suriye, Irak ve Yemen'de çoğunlukla sivil halkın mağduriyetine neden olan saldırılarını sürdürüyor.

ABD, Irak, Suriye ve Yemen'de savaşa doğrudan müdahalede bulunmasına, saldırılar düzenlemesine ve oralardaki ihanet çeteleriyle işbirliği yapmasına gerekçe oluşturmak için IŞİD ve El-Kaide'yi karşısına almış olmayı bir gerekçe olarak gösteriyor. Oysa gerçekte saldırılarında hedef alınanların çoğunluğu sivil halktır. Suriye'de aynı zamanda IŞİD'le herhangi bir ilgileri olmayan ancak Baas rejimine karşı savaşan direniş gruplarını arkadan vuruyor. İşin gerçeğinde bu saldırılarıyla aynen Rusya'nın ve İran'ın yaptığı gibi Baas rejimine destek veriyor.

ABD'nin en vahşi saldırılarından biri de Halep'in Etarib ilçesine bağlı ve muhaliflerin kontrolünde olan Cine köyündeki Hz. Ömer Camisi'ni 16 Mart 2017 tarihinde yatsı namazı esnasında vurması oldu. ABD bu saldırıyı El-Kaide mensuplarına karşı düzenlediği iddiasında bulundu. Ancak yetmiş kadar sivil vatandaş namaz esnasında korkunç bir şekilde topluca öldürüldü. Bu saldırıda en az 100 kişi de yaralandı.

Fas'ta Hükümet Kurma İçin Yeni Görevlendirme

Fas'ta 7 Ekim 2016'da düzenlenen genel seçimlerden sonra Kral 6. Muhammed hükümeti kurma görevini, 395 üyeli parlamentoda 125 sandalye kazanarak seçimlerden birinci parti olarak çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin lideri Abdülilah Benkiran'a verdi. Benkiran'ın hükümeti kurabilmesi için bir koalisyon oluşturması gerekiyordu. Fakat diğer siyasi partiler onun işlerini zorlaştırmak için hükümete ortak olma konusunda ağır şartlar ileri sürdüler. Özellikle onun önceki hükümet döneminde başlattığı reform sürecini devam ettirmesini istemiyorlardı. Benkiran ise reformlardan vazgeçmek istemiyordu. O yüzden Benkiran beş aydan fazla süre sürdürdüğü çabalarından bir sonuç elde edemedi ve koalisyon hükümeti oluşturamadı. Bunun üzerine kral görevi ondan alarak yine aynı partinin ileri gelenlerinden ve genel başkan yardımcısı Sadettin Osmani'ye verdi. Aslında onun görevi kabul etmesi bazı eleştirilere de konu oldu. Çünkü onun böyle bir görevi kabullenmesi, hükümet kurma çabalarındaki tıkanmanın da Abdülilah Benkiran'ın şahsıyla ilgili olduğunu zımnen kabullenme anlamına geliyordu.

Bosna - Hersek'in Davasına Kapılar Kapalı

Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı, Sırbistan'ın Bosna - Hersek'te soykırım yaptığına dair açılan davayı, soykırım tanımlaması yapmayı gerektirecek delillerin oluşmadığı iddiasıyla reddetmiş, ancak on yıl içinde yeni deliller toplanması suretiyle tekrar dava açılabileceğini söylemişti. Bosna - Hersek adına bu sürenin dolmasından önce yeniden dava açılması için müracaat yapıldı. Fakat bu kez Bosna - Hersek tarafında bir görüş birliği oluşmadığı iddiasıyla yeniden dava açılması talebi reddedildi. İşin gerçeğinde Uluslararası Adalet Divanı'nın bu kararı, uluslararası yargının kapılarının Müslüman toplumlara kapalı olmasından ve taraflı bir tutum sergilenmesinden kaynaklanıyordu.

Nijerya ve Güney Sudan'da Açlık Felaketi

Somali ve Yemen'de savaş ve kuraklık yüzünden yaşanan açlığın yanı sıra Güney Sudan ve Nijerya'da da yine benzer sebeplerden ciddi şekilde açlık sorunu yaşanıyor. BM tarafından hazırlanan raporlarda bu iki ülkede de yüz binlerce çocuğun açlık tehlikesinden dolayı ölüm tehdidiyle karşı karşıya olduğu ifade edildi.

Sisi Cuntasından Hüsni Mübarek'e Beraat

Halkın desteğiyle siyasi iktidarı alan Muhammed Mursi yönetimine karşı askerî darbe düzenleyerek tamamen gayri meşru yoldan yönetime el koyan Sisi cuntası halkın seçtiği siyasi liderlere bir biri ardından idam veya müebbet hapis cezaları verirken, zulmü zirveye tırmandırmış olan eski diktatör Hüsni Mübarek'in beraat etmesine hükmetti.

Etyopya'da Çöp Katliamı

Etyopya'nın başkenti Adis Ababa'da bir çöp depolama alanında çöplerin, buradan kendilerine yiyecek ve geçimlik aramaya gelen insanların ve deponun etrafında inşa edilmiş gecekonduların üzerine doğru kaymasından dolayı son verilen bilgilere göre 113 kişi hayatını kaybetti. Olayda yüzlerce kişi de yaralandı. Çöp yığınının altında kalan gecekondularda ikamet edenlerin de çöpten geçimlerini sağlayan aileler olduğu ifade edildi.