Trump'ın İslâm'la Savaşı

Mart 2017, Ribat

İslâmofobi Batı'nın Yeni Siyaseti

Batı emperyalizminin kendi toplumlarını İslâm'a karşı seferber etmesinin yeni bir şekli olan İslâmofobi konusunu Ribat'ın Eylül 2009 sayısında yayınlanan "İslamofobi Canavarı" başlıklı yazımızda ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalışmıştık. Bu yazımızı kişisel web sitemiz olan www.vahdet.info.tr adresinden de okumanız mümkündür. O yüzden o yazımızda yer verdiğimiz bilgileri burada tekrar etmeyecek, İslamofobi konusunda sadece bazı hususlara dikkat çekmekle yetineceğiz.

Batılı yorumcuların değerlendirmelerine göre İslamofobi toplumsal bir olgu, kendiliğinden ortaya çıkmış bir realite, bir vakıadır. Fakat gerçekte bu olgu kendiliğinden değil toplumu yönlendiren birtakım organların yönlendirmeleriyle ortaya çıkmış bir vakıadır. Bu itibarla İslamofobi Batı emperyalizminin sistemli ve planlı bir siyasetinden doğmuş yapay bir sorundur.

İslâm'ı Hedefe Yerleştiren Propaganda

İslamofobiyi Batı emperyalizmi hizmetindeki medya organlarından ve topluma yön veren muhtelif araçlardan da yararlanarak kendisi şekillendirdi ve yapılandırdı. Şekillendirme ve yapılandırma sürecinde siyasi mekanizma ile medya aynı paralelde hareket etti. İslam'ı hedefe yerleştiren, insanların ona karşı kin ve nefret duygularıyla doldurulmasını amaçlayan yoğun bir propaganda yürütüldü. Bu şekilde yönlendirilen toplumların fertlerinin camileri, mescitleri hedef alan iğrenç saldırılar düzenlemeleri, Müslüman kimliklilere karşı tehdit oluşturmaya başlamaları üzerine de kendi fonksiyonlarını gizlemek amacıyla bunu kendiliğinden gelişen veya şartların ortaya çıkardığı bir toplumsal olgu gibi kabul ettirme kurnazlığına başvurdular. Oysa bugün Batı ülkelerinde camilere saldıran, Müslüman kimliklileri sıkıştıran terörün arkasında İslamofobi olgusunu besleyen ve yönlendiren siyaset ve medya var. Dolayısıyla bugün camilere, mescitlere saldıran, buraları kundaklayan, başörtülü kadınlara çirkin şekilde saldırılarda bulunan zihniyetle dün bu zihniyeti beslemek için yoğun bir şekilde İslâm karşıtı propaganda faaliyeti yürüten zihniyet aynıdır. Aralarında herhangi bir fark olmadığı gibi dünden bugüne çizgileri, anlayışları ve tavırları da değişmemiştir.

Siyasette İslâm Karşıtlığıyla Prim Yapmak

Yoğun bir şekilde yürüttükleri ve büyük ölçüde yalanlara, iftiralara dayanan propaganda faaliyetiyle İslamofobiyi toplumsal bir olgu haline getiren güçler bir yandan bu olgunun tesirinde kalan teröristlerin camileri, mescitleri kundaklamalarına görünüşte itiraz ederken diğer yandan İslâm karşıtlığıyla siyaset alanında prim yapmaya çalıştılar. Çünkü artık İslâm karşıtlığı, Müslümanların aleyhine tavır sergilemek, iktidara geldiğinde onlara göz açtırmayacağı vaatlerinde bulunmak oy kazandırıyordu.

ABD'de Cumhuriyetçi Parti'den başkanlığa aday olan Donald Trump'ın oy kazanmak için kullandığı araçlardan biri de İslâm ve Müslüman karşıtlığıydı. Bu konudaki söylemlerinin dünya genelinde tepkilere neden olması onu hiç ilgilendirmiyordu. Çünkü ABD toplumunda bu tür söylemlerin kendisine oy kazandırdığının farkındaydı. O yüzden Müslümanları Amerika'ya sokmamak gerektiğini söyleyecek kadar işi ileri götürmekten bile çekinmedi.

Aslında camiyi kundaklayan bir İslamofobi teröristiyle Amerika'ya Müslümanları sokmayacağını söyleyen başkan adayının duruşu arasında herhangi bir fark yoktu. Ama birininki terör diğerininki politika olarak algılanabiliyor ve birbirinden ayrı kategorilere konabiliyordu.

Yedi Ülkenin Vatandaşlarına Vize Yasağı

Trump başkanlık koltuğuna oturmasından sonra seçim propagandalarında seçmenlerine vadettiklerini yerine getirmek için çok hızlı dalış yaptı. Bunun için zamanın, zemini ve şartları hazırlamasını bekleme ihtiyacı duymadı.

Trump Müslümanları Amerika'ya sokmamak için attığı ilk adımda halklarının büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşan yedi ülkenin vatandaşlarına vize yasağı uygulanması kararı aldı. Bunlar Irak, Suriye, İran, Sudan, Yemen, Libya ve Somali'ydi.

Trump'ın bu kararını Avrupa'daki muhtelif hava yolları şirketleri de çok hızlı bir şekilde uygulamaya geçirerek Amerika'ya sokulmayacakları gerekçesiyle söz konusu yedi ülkenin vatandaşlarını uçaklarına hiç almamaya başladılar. Aslında o yolcuların uçaklara alınmaları ve ABD'den geri çevrilmeleri durumunda bu şirketlerin kaybedeceği bir şey yoktu ve aynı zamanda Trump'ın kirli yüzünü ortaya çıkarması açısından daha isabetli olacaktı. Ama bu şirketler sorun yaşamak istemedikleri gerekçesiyle hiç almamayı tercih ettiler.

"Terör Çevresi" Nitelemesi

Trump, bu yasağı uygulamak için kararını söz konusu ülkelerin "terör çevresi" oluşturdukları gerekçesine dayandırdı. "Terör" kavramını Batı emperyalizminin İslâm karşıtı savaşını gerekçelendirmek ve kendisinin icra ettiği asıl terörün üstünü örtmek amacıyla değerlendirdiği biliniyor. Aslında terörü bağrında barındıran, İslamofobi canavarını besleyen ve yönlendiren Batı emperyalizmidir. Fakat yürüttüğü zulüm uygulamalarına gerekçe oluşturmak amacıyla da terör olgusundan yararlanıyor.

ABD'nin söz konusu ülkelerin vatandaşlarına hiçbir şekilde vize vermemek için bu ülkeleri "terör çevresi" olarak nitelendirmesi en başta bu ülkelere hakaret anlamı taşımaktadır. Yine bu gerekçeden yola çıkarak yasağı sayılan yedi ülkenin tüm vatandaşlarına uygulaması da onların hepsini bir şekilde terörle irtibatlandırmak demektir.

Asıl Amaç Müslümanlara Yasak Konması

"Terör çevresi" nitelemesiyle vatandaşlarına vize yasağı uygulanan ülkelerin hepsinin de özellikle İslâm coğrafyasından seçilmesi gerçekte Müslümanları Amerika'ya sokmama planının bir aşamasını oluşturuyordu. Trump'ın seçim propagandası döneminde seçmenlerine, Müslümanları Amerika'ya sokmayacağı vaadinde bulunmuş olması sebebiyle de yasak zaten bu şekilde algılandı. O yüzden kamuoyuna yansıtılırken Müslümanları Amerika'ya sokmama planının bir parçası olarak yansıtıldı. "Terör" gerekçesinin kullanılmasına rağmen terörle irtibatları belgelenmiş olanların değil tüm ülke vatandaşlarının yasak kapsamına alınması da bu gerçeği teyit ediyordu. Dolayısıyla bu yasak herhangi bir tedbir niteliği taşımayan tamamen ırkçı, ayrımcı bir politikanın ürünüydü. Irkçı, ayrımcı politikanın hedefinde Müslümanların olması ise doğal olarak Amerika'da yaşayan Müslümanları da rencide edecektir. Nitekim yasağın uygulamaya başlanmasıyla birlikte Amerika'da ikamet eden Müslümanlar olumsuz yönde etkilenmeye ve huzursuz olmaya başladılar. Bu durum ise böyle bir yasağı uygulayan anlayış ve siyasetin gerçekte İslamofobi terörünü besleyen ve palazlanmasına neden olan anlayış ve siyaset olduğunu gösterir.

ABD'nin Kendi İçinde Yaşadığı Sıkıntılar

Trump'ın Müslümanları Amerika'ya sokmama planının bir parçasını oluşturan vize yasağı uygulaması ABD'nin kendi içinde bazı sıkıntılara da neden oldu. Bu sıkıntıların bir kısmı bazı insaflı kesimlerin tepkilerinden kaynaklanıyordu. Bu kesimler yasağın gerçekte Müslümanlara karşı çıkarılmış olduğunun farkındaydılar ve böyle bir ayrımcı tutumun ABD içinde de haksızlıklara neden olacağını gördüklerinden tepki gösteriyorlardı. Bunlar Müslümanlara ayrımcı politika uygulanmasından rahatsızdılar.

Bazı kesimler de Trump'ın başkanlığı elde etmesinden memnun değillerdi ve onun politikalarındaki yanlışların görülmesini dolayısıyla ona karşı tavır alınmasını istiyorlardı. Bu kesimi oluşturanlar üzerinde Amerikan derin devletinin de tesiri olduğu anlaşılıyordu. Çünkü Trump'ın, Amerikan derin devletinin içindeki mevcut kadrolarla uzlaşamayacağı dolayısıyla onun kendi derin devletini oluşturmak için yeni bir kadrolaşmaya gideceği tahmin ediliyordu. Trump'ın kendi politikalarını uygulamaya geçirmek için hızlı dalış yapmasının birtakım toplumsal tepkilere neden olacağı, onun siyasetlerinde tıkanmaya yol açacağı ve mevcut derin devletin statüsünü koruması için şartların oluşacağı beklentisi vardı.

Yasak Kararını Mahkemenin İptal Etmesi

ABD yargı mekanizması Trump'ın bu hızlı dalışına itirazda bulundu ve İslâm coğrafyasından yedi ülkenin tüm vatandaşlarına vize yasağı uygulayan başkanlık kararını iptal etti. Ayrıca bazı eyaletlerin yönetimleri de böyle bir yasağı uygulamayacakları yönünde açıklamalarda bulundular. Fakat Trump yönetimi mahkemenin iptal kararına rağmen yasağı uygulamaya devam etmek için çeşitli baskı uygulamalarına başvurdu. Bir yandan da kendi yasağını haklı çıkarmak amacıyla temyiz başvurusunda bulundu. Ama temyiz mahkemesi de yargı mekanizmasını haklı çıkararak iptal kararını yerinde buldu. Bu durum sadece mahkemenin bir kararı iptal etmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda ülkede yönetimi devralan siyasi kadroyla yargı mekanizmasını karşı karşıya getirmesi açısından anlamlıydı. Ortaya çıkan gerginlikte ülkedeki mevcut derin devletin Trump yönetimini istememesinin de bir yansıması gözlemleniyordu.

Trump Savaşında Israrlı

Mahkemenin iptal kararına ve temyiz mahkemesinin de iptali haklı çıkarmasına rağmen Trump Müslümanları Amerika'ya sokmama konusundaki savaşından vazgeçme niyetinde olmadığını ortaya koymak amacıyla kararı Yüksek Mahkeme'ye taşıyacağını açıkladı. Bu sadece onun kendisine oy kazandıran vaatlerinin arkasında durduğunu gösterme yani "ilkelilik (!)" tavrını ortaya koyması amacı taşımıyordu. İslâm'a ve Müslümanlara karşı savaş onun siyasetinin önemli bir boyutunu oluşturuyordu. İşte bu savaşında ısrarlı olduğunu, eski haçlı zihniyetini yeni Amerikan ırkçılığına sararak sürdürmek istediğini belli ediyordu.

Trump'ın Kudüs'e Tuzağı

ABD'nin yeni başkanı Trump'ın İslâm'a karşı savaşının önemli bir boyutunu da Filistin davası karşısında sergilediği tavır ve siyonist işgal yönetimine desteği oluşturmaktadır. Propaganda döneminde normalde siyonist lobinin Hillary Clinton'a daha yakın durduğu yönünde intibalar edinilmesine rağmen Trump'ın işgalci İsrail'e sevgi ve destek mesajları göndermesi dikkat çekiyordu. Bu yönüyle İslâm karşıtı tutumla İsrail muhabbetinin aynı yerde buluşması düşündürücüdür.

Trump'ın damadının uluslararası siyonizmle bağlantı içindeki bir yahudi olması siyonizmle bir göbek bağının da olduğunu ortaya koyuyordu.

Aslında Trump'ın İsrail'e destek konusunda sergilediği tavrın ABD'nin resmî politikasına muhalif bir yanı da yoktu. Fakat o vaatleriyle ABD'nin bu konuda atmaya cesaret edemediği önemli birtakım adımlar atmaya da niyetli olduğunu ortaya koymaya çalışıyordu.

Onun siyonist işgal rejimine önemli vaatlerinden biri de ABD'nin İsrail Büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşımaktı.

Büyükelçiliğin Kudüs'e Taşınması Ne Anlama Geliyor?

Aslında ABD yönetimi işgal rejimine bu konuda vaatte bulunmuş ve 1996'da aldığı bir kararla Tel Aviv'deki büyükelçiliğini Kudüs'e taşımak istediğini bildirmişti. Fakat güvenlik gerekçelerinden dolayı taşıma işlemini sürekli erteledi. Trump seçim propagandası döneminde bu kararı kesinlikle uygulayacağı ve ABD büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağı taahhüdünde bulundu.

Büyükelçiliğin Kudüs'e taşınması en başta siyonist işgal rejiminin burayı başkent ilan etmesinin onaylanması ve Kudüs'ün işgal devletinin başkenti olarak tanınması anlamına geliyor. Fakat böyle bir şeyin asıl tehlikesi Kudüs üzerindeki siyonist işgalin onaylanması ve meşrulaştırılmasındadır.

BM kararlarında Mescidi Aksa'nın ve diğer tarihî mekânların içinde bulunduğu Doğu Kudüs bölgesindeki İsrail hâkimiyeti işgal olarak tanımlanıyor. O yüzden işgal rejiminin bu şehri birleşik olarak başkent ilan etmesi reddediliyor. ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması işgal rejiminin bu konudaki iddialarını resmen tanıması anlamına gelecek.

Filistin halkı böyle bir nakil işleminin Kudüs davası açısından nasıl bir tehlike arz ettiğinin farkındadır ve buna tepkisiz kalmayacaktır. O yüzden ABD açısından daha önce söz konusu olan güvenlik gerekçesi yine geçerlidir ve Trump'ın kararını uygulamada iddialı davranması zeminin oluşması anlamına gelmez. Böyle bir nakil işlemi sadece ABD açısından değil siyonist işgal rejimi açısından da risk oluşturacaktır. Eğer ki uygun ortam oluşmuş olsaydı ABD yönetimi taşıma işlemini belki şimdiye kadar gerçekleştirmiş olacaktı.

Siyonist İşgalciye Her Yönden Destek

Trump'ın siyonist işgal rejimine desteği sadece büyükelçiliği Kudüs'e taşıma konusunda ısrarlı olmasına münhasır değil. Tüm haksızlıklarında ve zulüm uygulamalarında ona destekçi olacağını açıkça ifade etmekten çekinmiyor. Bu yönüyle Trump'ın siyonist işgal yönetimine verdiği destek yukarıda da ifade ettiğimiz üzere İslâm'a karşı savaşının önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

Örneğin henüz başkanlık koltuğuna oturmadan önce BM Güvenlik Konseyi'nin siyonist işgal yönetiminin Doğu Kudüs ve Batı Yaka bölgelerindeki yahudi yerleşimlerine tepki gösteren ve yerleşim birimleri inşaatının derhal durdurulmasını isteyen kararına o zamanki ABD yönetiminin tarafsız kalmasına Trump şiddetle tepki göstermiş ve siyonist işgalcilere "biraz daha sabredin ben geliyorum" mesajı göndermişti.

Onun bu tutumu siyonist işgal rejimini hayli cüretlendirdi ve Trump'ın başkanlık koltuğuna oturmasından sonra işgal rejiminin taşkınlıklarında da belirgin bir artış gözlendi. Bunların başında da BM Güvenlik Konseyi kararını hiçe sayarak, Doğu Kudüs ve Batı Yaka'da yahudi yerleşim birimleri inşaatlarını durdurmak yerine üç bin yeni konut inşa etme kararı alması oldu. Ayrıca işgal rejiminin parlamentosu Knesset ezan yasağıyla ilgili yasa tasarısını göstermelik birtakım değişikliklerden sonra yeniden gündemine aldı. Gazze'ye yönelik hava saldırılarında da ciddi artış oldu.

Bütün bu konularda işgalci siyonist rejime cesaret veren Donald Trump oldu.

Trump Suriye'de Baas'ı Destekliyor

Trump, Müslüman halklara karşı tutumunu Suriye'yle ilgili siyasetinde de ortaya koydu ve burada Baas rejimini destekleyeceğini açıktan dile getirdi. Onun başkanlık koltuğuna oturmasından sonra direniş gruplarını hedef alan ABD saldırılarının artması bu desteğin fiili bir göstergesi olmuştur.

İran'la Arasındaki Gerginlik Irak Siyasetini Etkilemiyor

Vize yasağına dâhil edilen ülkelerin arasında İran'ın da yer alması ve Trump'ın İran'a ağır ithamlar yönelten açıklamalarda bulunması bu iki ülke arasında bir gerginliğe neden oldu. Fakat bu gerginliğin Irak politikasına yansımaması ve Irak'a yönelik siyasetlerinde işbirliğinin devam etmesi dikkat çekicidir.