Çağdaş emperyalizm ve İslâm âlemi

Şubat 2017, Vuslat

Doğrudan İşgallerden Dolaylı Emperyalizme

Sömürgecilik önce doğrudan işgallerle başladı. Sömürgeci ülkeler bir ülkeyi sömürgeleştirmek istediklerinde orayı işgal ediyor, sonra oranın doğal servetlerine el koyuyor insanlarını da o servetleri kendi ülkelerine taşımak için köle veya ucuz iş gücü olarak çalıştırıyorlardı. Bu şekilde sömürgeleştirme ve işgal edilen ülkelerin servetlerini sömürme uygulamaları asırlar sürdü.

Sonra sömürülen ülkelerde sömürgeciliğe karşı tepkiler güçlenmeye başladı ve bu, zamanla bağımsızlık hareketlerine dönüştü. Bu durum karşısında sömürgeci ülkeler kademeli bir şekilde işgal ettikleri ülkelerden çekilmeye başladılar. Çekilme bazen onlarca yıl süren bağımsızlık savaşları karşısında daha fazla direnememek sebebiyle oluyordu.

Fakat sömürgeci güçler işgal ettikleri ülkelerden çekilirken oraları tamamen terk etmek istemediler. Bu amaçla sömürgecilikte yeni bir dönem başlattılar: Dolaylı sömürgecilik dönemi. Bu amaçla ya bağımsızlık savaşlarına yön veren kadroları etkilemeye veya onları devreden çıkararak kendileriyle işbirliğine açık kadroları yerlerine geçirmeye çalıştılar. Bu konudaki çabalarında büyük ölçüde başarılı oldular. Başarılı olamadıkları bazı ülkelerde de sonradan çoğunlukla askerî darbelerle kendi kadrolarını iş başına getirdi ve onlar vasıtasıyla sömürge politikalarını uygulamaya devam ettiler.

Dolaylı sömürgecilik dönemlerinde artık fiili işgaller, işgal yönetimleri tarafından tayin edilen valiler yoktu. Ama onların işlerini fazlasıyla yapan, kendi ülkelerinin imkânlarını sömürgeci ülkelere sunan, halklarını ucuz iş gücü olarak çalıştıran yerli yönetimler vardı.

Önce Topraklara Sonra Kafalara Çizilen Sınırlar

Emperyalist güçlerin sömürgeleştirdiği toprakların bir bölümünü de İslâm coğrafyası oluşturmaktadır. Bu coğrafyada sömürgeciliğe ve işgale karşı sürdürülen mücadelede yönlendirici etken büyük ölçüde inanç ve kutsal değerler oldu. Dolaylı sömürgecilik sürecine geçilmesi aşamasında, inanç ve değerlerin etkin konumda kalması durumunda sömürgeci güçlerin işlerinin zorlaşacağı görüldü. O yüzden Müslümanları birleştiren, tek bir ümmet kimliğiyle güç birliği oluşturmalarına imkân sağlayan değerlerin yerine onları küçük parçalara ayıran ve birbirlerinden koparan ideolojik değerlerin devreye sokulması için stratejiler geliştirildi.

Bu amaçla İslâm coğrafyası önce etnik kimliklere göre parçalara bölündü ve bu parçaların arasına devlet sınırları çizildi. İslâm coğrafyasının mümkün mertebe küçük parçalara ayrılabilmesi için ulusal kimliklerin yanı sıra bir de bölgesel kimlikler ortaya çıkarıldı. Örneğin Arap ulusuna mensup toplulukların yaşadığı coğrafya çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Fakat bu coğrafya kendi içinde 22 devlete ayrılmıştır. Bu kadar çok devlet çıkarılabilmesi ise belli bir bölgenin Araplarını diğer bölgelerin Araplarından etnik özellikler yönünden farklı saymakla mümkün olmuştur.

Topraklara çizilen bu sınırlar zamanla kafalara da çizildi. İnsanların kendilerini inançlarına ve dinî değerlerine dayanan bir kimlikle değil de etnik veya bölgesel mensubiyetlerine göre tanımlayan kimliklerle öne çıkarmalarını sağlayan ideolojiler geliştirildi. Bu kimlik ayrıştırmasının öncelikli amacı insanların ilgi alanlarının da sınırlarını belirlemekti. Belli bir bölgede yaşayan bir topluluk kendini içinde bulunduğu topraklara nispet edecek, sadece o toprakların meseleleriyle ilgilenecek dinî mensubiyeti onu ilgilendirmeyecekti. Ne yazık ki emperyalist güçler ve onlarla işbirliği içinde çalışan yerli yönetimler bu konuda yürüttükleri yoğun çalışmalarında da büyük ölçüde başarılı olmuşlardır.

Ülkeleri Silahlanmaya Zorlayan Sınır Sorunları

Emperyalist güçler küçük parçalara ayırdıkları bu coğrafyada oluşturdukları küçük ülkelerin kendi aralarında bir işbirliği ve ittifak oluşturmalarını da istemiyorlardı. Çünkü zaman içinde etnik ve bölgesel kimliklere göre empoze edilen fikirlerin etkisini kaybetmesi durumunda çizilen coğrafi sınırların etkisini kaybetmesi ihtimali vardı. Yahut bu fikirler etkisini sürdürse bile ülkelerin ve halkların birtakım çıkar hesaplarıyla aralarında bağlantılar kurmaları, işbirliği içine girmeleri söz konusu olabilirdi. Bu tür işbirliği ve ittifakların da kendilerinin sömürgeci politikalarının gücünü kaybetmesine neden olması ihtimali vardı.

O yüzden aralarına sınırlar çizilen komşu ülkelerin aynı zamanda birbirine düşman edilmesine ihtiyaç vardı. Bu konudaki amaçların gerçekleştirilmesi için de sınırlar hep sorunlu bir şekilde çizildi. Örneğin bir etnik kimliği sahiplenen ülkenin resmî ideolojisinde öne çıkardığı kimliğe mensup halkın bir kısmının komşu ülkenin sınırları içinde kalması sağlandı. İçeride kalan bu bölge iki ülkenin birbirine düşman edilmesi için kullanıldı. Birisi o bölgeye halkının kendisine ait olduğunu iddia ederek sahip çıkarken diğeri toprağından vazgeçmeyeceğini ortaya koyarak sahip çıktı ve böylece bölge yüzünden iki devlet birbirine düşman oldu. Aralarında emperyalist güçlerin istedikleri zaman ateşleyebilecekleri bir sorun oluşturulmuş oldu.

Bazı etnik unsurların kimlikleri geçersiz sayıldı. Onların dillerini konuşmaları, kendi etnik kültürlerine göre kurumlar oluşturmaları engellendi. Bu kez o etnik unsurların ayrı bir devlet kurma davasına girmeleri için sebep oluşturulmuş oldu. Bu da iç sorunlar ortaya çıkmasına neden oldu. Emperyalist güçler bu iç sorunları da sürekli sıcak tutmak amacıyla kendileriyle ilişki içinde olan silahlı gruplar oluşturdular.

Silahlanmanın Getirdiği Ekonomik Bağımlılık

Gerek komşu ülkeler arasındaki sınır sorunları ve gerekse iç sorunlara dayalı olarak oluşturulan silahlı güçler dolaylı bir şekilde sömürülen ülkeleri silahlanmaya zorladı. Silahlanma mecburiyeti ise bu ülkelerin sömürgeci ülkelere olan ekonomik bağımlılıklarını artırıyordu. Çünkü etkili ve güçlü silahların fabrikalarını sömürgeci ülkeler kurmuşlardı ve zayıf ülkelerin özellikle savaşlarda işe yarayacak nitelikteki güçlü silahları üretmelerine imkan verecek fabrikalar kurmalarına kesinlikle müsaade edilmiyordu. Komşular arasındaki ikili sorunları veya iç sorunları da silahlanmaya teşvikin bir aracı olarak kullandılar. Yerine göre bir tarafı destekliyormuş gibi görünerek silahlandırdı, diğer tarafı da oluşan tehdit sebebiyle silahlanmaya zorladılar.

Silahlanma ise dolaylı sömürgeciliğin en önemli araçlarından biri olmuştur. Örneğin bir savaş uçağı ortalama yirmi milyon dolardır. Bu kadar parayla, tüketici pazarında değil dünya piyasalarındaki toptan satış fiyatıyla yaklaşık kırk bin ton pirinç alınması mümkündür. Yani sömürgeci ülke dolaylı yoldan sömürülen ülkeye bir savaş uçağı veriyor karşılığında kırk bin ton pirinç alıyordu. Üstelik uçağı satın alan ülkeyle sorunlu olan diğer ülkeye de uçaksavar roketi satıyor ve ikisini çarpıştırdığında birine sattığı uçaksavarla diğerine sattığı uçağı düşürüyordu. Aynı hesabı dört milyon dolar değerindeki tank için de yapabiliriz.

Sömürülen ülkelerin satın aldığı silahların ve savaş malzemelerinin sömürgeci ülkeler karşısında bir anlamı yoktu. Çünkü sömürgeci ülkeler her zaman silahların ve savaş malzemelerinin en güçlü, en tahrip edici nitelikte olanlarını kendilerine saklıyorlardı ve diğerlerinden de onların ellerinde zayıf ülkelere sattıklarından çok fazlası mevcuttu. Satılanlar sadece sömürülenleri birbirine düşürmede değerlendiriliyordu.

Ekonomik Bağımlılığın Getirdiği Siyasi Bağımlılık

Özellikle savaşların veya savaş tehditlerinin neden olduğu ekonomik bağımlılık, siyasi bağımlılığı da beraberinde getirdi. Çünkü sömürülen ülkelerin kendilerine sunulan silahları ve savaş malzemelerini satın almak için paraya ihtiyaçları vardı. Zaman içinde küreselleşmeye doğru giden emperyalizm de uluslararası piyasalarda sadece kendi parasının geçerli olması için gereken altyapıyı oluşturdu. Sonra kendi parasını reel karşılığı olması gereken çek statüsüyle değil, kendisi bir reel değer ifade eden altın statüsüyle piyasaya sürdü. Böylece reel karşılığı olmayan milyarlarca dolar para bastı ve bunları sömürülen ülkelere borç olarak dağıttı.

Borçlara aynı zamanda faiz yükü yükledi. Faiz borcun üstüne borç getirdi. Sömürgeci ülkeler bir yandan borçlarını tahsil ederken diğer taraftan sömürülen ülkelere yeni borç hesapları açmayı teklif ettiler. Çünkü sömürülen ülkelerin sadece kendi gelirleriyle borçlarını ödemeleri mümkün değildi. Sömürgeci ülkeler ise altın hükmünde para piyasaya sürdükleri için reel karşılığı olmayan yeni paralar basıyorlardı ve kaynak bulmakta sıkıntı çekmiyorlardı. Ama verdikleri borçların ekonomik karşılığının yanı sıra bir de siyasi karşılığının olmasını istiyorlardı. Borç anlaşmalarını bahane ederek aile düzenlerine bile müdahale ediyorlardı. Nüfûs planlaması şartlarını kabul ettiriyorlardı. Eğitim düzenlerini kendi isteklerine göre şekillendiriyorlardı. Bütün bunlar beraberinde bir siyasi bağımlılık getirdi.

Siyasi Bağımlılığın Üstünü Örtmede Kullanılan Siyasi Şiddet

Sömürülen ülkelerin borçlarını ödemek amacıyla yeni borçlar alabilmek için imzaladıkları anlaşmalar halklarıyla karşı karşıya gelmelerine neden oldu. Örneğin bazen bir ülke beş yüz milyon dolar borç alabilmek için kendi ulusal parasını küresel sömürgeciliğin kullandığı uluslararası para karşısında yüzde on, yüzde yirmi ve hatta bazen yüzde elli devalüe etmek yani değerini düşürmek zorunda kalıyordu. Bu yolla parasının değerini düşüren bir ülke zaten anlaşmayı imzaladığı gün aldığı paranın tümünü geri ödemiş oluyordu. Çünkü kendi ulusal para stoğu bir anda yüzde on, yüzde yirmi veya aldığı borcun miktarının çok olması durumunda yüzde elli değer kaybetmiş oluyordu. Ama bunu yapmaya mecbur ediliyordu. Çünkü ödeme vakti gelmiş borçlarını ödeyebilmesi için küresel emperyalizmin kullandığı nakit cinsinden para stoğu kalmamış oluyordu. Borcunu ödememesi durumunda sömürgeci güçler o zamana kadar birikmiş faizlerini de ana borç hesabına kaydırarak ona da faiz uyguladıkları gibi bazı ekonomik yaptırımlar da uygulayabiliyorlardı.

Bu durum karşısında istenen şartları örneğin paranın değerini düşürme şartını kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Bunu yaptıkları zaman da bütün ülke vatandaşları keselerindeki paranın değerinin devalüasyon oranında değer kaybettiğini görüyorlardı. Ayrıca bu oran tüketim maddelerinin fiyatlarına da zaten yansıtılıyordu. Buna tepki gösteren halk bazen meydanlara çıkarak sesini duyurmaya çalışıyordu. Sömürülen ülkelerin yönetimleri de bu tepkileri bastırabilmek için çoğu zaman polis şiddetine başvuruyordu ve bu da bir siyasi şiddet sorununun ortaya çıkmasına neden oluyordu.

Sömürülen ülkelerdeki yönetimlerin çoğu da bu tür tepkilerle karşılaşmamak için halklarını baştan boyunlarını eğmiş halde tutmaya zorlamak amacıyla totaliter rejimleri hâkim kıldılar. Halklarından gelebilecek muhalif sesleri anında bastırmak amacıyla çok geniş çaplı istihbarat ve güvenlik teşkilatları oluşturdular. Bu teşkilatlarla insanların bütün hareketlerini yakın takibe aldılar.

Totaliter rejimlerin tek amaçları sömürgeci ülkelerin dayattığı ekonomik planlarına karşı halklardan gelecek tepkileri bastırmak değildi. Ellerine verilen siyasi sistemleri, ideolojik yönlendirmeleri sorunsuz bir şekilde halklarına dayatabilmek amacıyla da siyasi şiddetten yararlandılar. Çünkü sömürgeci ülkelerin istediği sadece ekonomik sistemlere müdahale etmekten ibaret değildi. Siyasi sistemlere hatta dediğimiz gibi aile düzenlerine varıncaya kadar her şeylerine müdahale ediyorlardı.

Siyasi Şiddeti Meşrulaştırmanın Aracı Terör

Totaliter rejimler başvurdukları siyasi şiddeti meşrulaştırmak için gerekçeler oluşturma ihtiyacı da duydular. Bu konuda en sık başvurdukları yöntemlerden biri de kontrollü terördür. Özellikle küresel emperyalizmin hizmetindeki medya vasıtasıyla terör konusunda ciddi korkular ve antipati oluşturulması da totaliter rejimlerin kendilerinin zulüm uygulamalarını haklı çıkarmak ve meşrulaştırmak amacıyla terör gerekçesinden yararlanmalarını kolaylaştırdı.

Kontrollü terör totaliter rejimler açısından herhangi bir endişe kaynağı değildi. Ama kontrollü terörün oluşturduğu zemin ve şartlar yerine göre kontrol dışı şiddetin de ortaya çıkmasına neden oldu. Çünkü totaliter rejimlerden memnun olmayanların sayısı çoktu ve bu memnuniyetsizlikleri yönlendirme imkânı bulabilenlerin faaliyetleri, rejimlerin siyasi şiddetlerine tepki niteliğinde bir karşıt şiddetin oluşturulmasına imkan veriyordu.

Bütün bu gelişmeler sömürülen ülkelerdeki uzaktan kumandalı yönetimlerin sömürgeci güçlere ve onların yönlendirdiği uluslararası kurumlara ihtiyaçlarının daha da artmasına neden oluyordu.

Teröre Yatkın Nesiller Yetiştiren İdeolojik Saplantılar

Emperyalizmin dayattığı eğitim sistemlerinin yetişen nesilleri ahlâkî ilkelerden ve kutsal değerlerden uzaklaştırması teröre yatkın gençlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Dayatmacı eğitim özellikle inançtan soyutlanan gençlerin kendilerini şiddete yönelten ideolojik saplantıların içine kaymalarını kolaylaştırmıştır.

Bilhassa halkların fakirleştirilmesi ve özgürlüklerinin ellerinden alınması ideolojik yönlendirmeler için birer malzeme oluşturdu. Bunları kendi ideolojik yönlendirmeleri için istismar etmek isteyenlerin işlerini kolaylaştırdı.

Normalde halkların yoksullaştırılmasına neden olan ve özgürlüklerini ellerinden alan emperyalist dayatmalara karşı mücadele edilmesinin bir insanlık görevi olarak ele alınması gerekir. Fakat bu mücadelenin ahlâkî ilkelere ve inanç değerlerine bağlı kalınarak sürdürülmesi durumunda maksat ıslah, bu ilkeleri ve değerleri geçersiz kılarak sürdürülmesi durumunda ise maksat veya sonuç ifsat olmaktadır.

Küresel emperyalizm bu konuda da kendi politikasını devreye soktu ve ifsat amaçlı ideolojik akımları harekete geçirdi. Bu konuda halkların maruz kaldığı durumları ifsat hareketlerinin taraftar toplaması için istismar etti. Yani bizzat kendisinin izlediği politikaların neden olduğu sonuçları yine kendisinin yönlendirdiği örgütsel yapılanmaların ve akımların taraftar toplamasını sağlamak amacıyla istismar etti.

Ahlâkî değerlerden uzaklaşarak tamamen halkların maruz kaldığı durumları ideolojik saplantılar için istismar eden örgütler ise şiddete, teröre yatkın örgütler oldu. Ama bunlar yerli yönetimlerin kontrolündeki terör örgütleri değil küresel emperyalizmin kontrolündeki terör örgütleri oldu. Bu tür terör örgütlerinden aynı zamanda sömürülen ülkelerin yönetimlerini dizginlemek, onların hareket alanlarını sınırlandırmak ve küresel emperyalizme olan bağımlılıklarını artırmak amacıyla yararlanıldı.

"Emperyalizmin Oyunları" Hakkında

Emperyalizmin İslam coğrafyasına yönelik politikalarını kategorilerine göre ve yaşanmış olaylardan örnekler vererek "Emperyalizmin Oyunları" adlı kitabımızda ele aldık. Bu kitabımızın ilk baskısı 1990 yılında yapılmıştı. Ancak daha sonra yeni bazı önemli gelişmeler hakkındaki bilgileri de ekleyerek genişlettik ve 2016 yılında Nida Yayınları tarafından tekrar basıldı. Bu kitapta çağdaş emperyalizmin özellikle İslâm coğrafyasına yönelik politikaları hakkında faydalı bilgiler ve önemli ipuçları bulabileceğinizi düşünüyoruz.

İrtibatlı Yazılar:

  • Emperyalizmin Oyunları kitabımız hakkında
  • ABD'nin Brezilya darbesi
  • Silahsızlanma masalı
  • Emperyalizmin Irak Komplosu
  • Emperyalizmin terörle işbirliği
  • Savaşların geride bıraktığı engelliler
  • ABD - Rusya gerginliği
  • ABD'nin teröre desteği