Emperyalizmin Irak Komplosu

Kasım 2016, Ribat

Tarihten Günümüze Irak ve Kalkışma Hareketleri

Tarihte Irak önemli medeniyetlerin merkezi olduğu gibi aynı zamanda birçok önemli kalkışma hareketinin de tutunabildiği yer olabilmiştir. Bu yönüyle İslâm tarihinde de ayrı bir yeri vardır. İslâm ümmetinin siyasi ve itikadî çizgisini etkileyen önemli bir çok olayın merkezi Irak'tır. Emevi Sultanlığı'nın yıkılmasına neden olan Abbasiler hareketi de Irak'ı kendisine merkez edindi. Abbasiler hilafeti ele geçirdikten sonra da merkezini bugünkü Irak'ın başkenti olan Bağdat'a taşıdılar. Dolayısıyla Bağdat yüzyıllar boyunca ümmetin hilafet merkezi oldu. Fakat bu özelliğinden dolayı dünyayı yakıp kavuran Moğolların da baş hedefi oldu. Onların Bağdat'ı ele geçirmelerinde içeriden ihanet edenlerin rolü dışarıdan saldırılar düzenleyenlerin rolünden daha az değildir. Tıpkı 2003'de İslâm coğrafyasına karşı yeni haçlı seferlerini başlatmak istediğini açıktan söyleyen ABD'nin bu ülkeyi bölgeye yönelik planlarının merkezi edinmek amacıyla düzenlediği saldırılarında, işgalinde ve sonrasında olduğu gibi.

11 Eylül Olaylarında Irak'ın Hedef Seçilmesi

ABD'nin Irak'ı işgal ettiği dönemdeki başkanı oğul Bush'un "yeni haçlı seferleri" olarak nitelediği saldırılara gerekçe olarak 11 Eylül saldırıları kullanılmıştı. Fakat bu saldırılardan sorumlu tutulanların merkezlerinin Afganistan'da olması sebebiyle bu ülke hedefe yerleştirilmişti. İlginç olan ise Irak'ın da bu olaylarla bağlantılı bir şekilde hedefe yerleştirilmesiydi.

Irak'ın tabii ki 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirenlerle irtibatlandırılması imkânı yoktu. Fakat gerçekte hedefine tüm İslâm âlemini yerleştiren o yüzden de başlatmak istediği saldırıları yeni haçlı seferleri olarak nitelendiren ABD'nin Irak'a da saldırıda bulunma niyeti vardı. Çünkü kendisinin yeni sömürge düzenini oturtmak amacıyla geliştirdiği Yeni Ortadoğu Projesi'ni hayata geçirebilmek için bir merkeze ihtiyacı vardı ve bunun için en uygun olarak, Saddam Hüseyin'in Kuveyt işgalinden dolayı dışlanmış, yalnızlaştırılmış olan ve kendisine ambargo uygulanan Irak'ı görüyordu.

ABD, Irak'a saldırıda bulunmak için 11 Eylül saldırıları gerekçesinden yararlanamadığı için başka bir gerekçe üretme ihtiyacı duydu ve Saddam yönetiminin nükleer silah ürettiği iddiasına başvurdu. Irak yönetimi bu iddianın doğru olmadığının görülmesi için bütün ülkesini denetime açtığını ortaya koyduğu ve yapılan denetimlerden de hiçbir delil elde edilemediği halde ABD suçlamalarında ısrarlı davrandı. Bu, tıpkı kurdun kuzuya "suyumu bulandırıyorsun" demesine benziyordu. Asıl maksat ise ona saldırmanın bahanesini oluşturmaktı.

Irak'ın İran'ın Arka Bahçesi Yapılması Oyunu

ABD'nin Irak'ı işgal etmekteki amacının ifade ettiğimiz üzere Yeni Ortadoğu Projesi'ni hayata geçirmek olduğu tahmin ediliyordu. İddiaya göre Irak'ın işgalinden sonra Suriye'yi de hizaya sokmak ve bölgeyi yeniden şekillendirmek istiyordu. ABD'nin bu planlarına Irak'ta İran etkisindeki grupların pek itiraz etmemesi, hatta İran tarafından yönlendirilen ve Saddam döneminde ülke dışına sürgün edilmiş olan liderlerin teker teker ülkelerine dönerek ABD işgaliyle barışık bir şekilde siyasi faaliyetlerini başlatmaları dikkat çekici bir gelişmeydi. Bu gelişme, perde arkasında bir işbirliğine işaret ediyordu. Ama İslam dünyası İran'a hâlâ olumlu yaklaştığından böyle bir işbirliğini göremedi veya görmek istemedi.

Bir tarafta İran etkisindeki liderler ve onların yönlendirdiği gruplar işgalle barışık faaliyetler yürütürken diğer yandan işgali reddeden bir direniş de oldu. Ama direnişin etkili olduğu bölgeler daha çok Sünni toplulukların çoğunlukta olduğu bölgelerdi.

Bu durum işgalcilere muhtemelen bir mesaj da vermişti. İran'ın yönlendirdiği Şii kesimlerle daha kolay çalışabileceği mesajını. İşgal güçleri de bu mesajı nazarı dikkate aldılar ve onlarla işbirliğine önem verdiler. Sonuçta ABD, karşısına çıkan direniş sebebiyle Suriye'yle ilgili planını ve Yeni Ortadoğu Projesi'ni hayata geçirmekte zorlandı ama öbür yandan Şii liderlerle yaptığı işbirliği de Irak'ı çok fazla zaman geçmeden İran'ın bir arka bahçesi haline getirdi. Böylece İran ve onun güdümündeki dini liderler, siyasi liderler yaptıkları işbirliğinin karşılığını almış oldular.

ABD - İran Ortak Projesi: Irak'ın Şiileştirilmesi

Görüldüğü kadarıyla ABD'nin Irak'la ilgili bu oyunu sadece bu ülkeye yönelik işgal hareketinde kendisiyle işbirliği yapanların mükâfatlarını vermekten ibaret değildi. Onun aynı zamanda İslâm coğrafyasında mezhep temelli bir denge politikası yürütmenin altyapısını oluşturmaya ihtiyacı vardı. İran'la perde arkasından yaptığı işbirliğinin arkasında aslında bu dengeyi oluşturmak için İran'ı Sünni âlemin içine doğru biraz daha fazla çekebilmeye ve üretilecek yeni sorunların tarafı haline getirmeye ihtiyacı vardı. Diğer taraftan İran da her ne kadar dini söylemleri öne çıkarsa da tamamen makyavelist, pragmatist yani çıkarcı çizgiye doğru kaydığından, böyle bir politikaya âlet olmayı kendi çıkarlarına aykırı görmedi. Bilakis verilecek yeni imkânlarla özellikle İslâm dünyasında oluşturulacak yeni dengelerin güçlü bir tarafı olacağını umuyordu. Ayrıca Irak'la ilgili önemli hesapları da vardı ve bu hesaplarını hayata geçirebilmesi için kapıların kendisine açılmasını büyük bir mutlulukla karşıladı. O yüzden her ne kadar senaryonun sahneye yansıyan manzarasında yine ABD'ye düşman görünse de arkasında onunla sıkı bağlantılar kurmakta, karanlık ilişkilerini güçlendirmekte herhangi bir mahzur görmemişti. Çünkü önüne çok büyük imkânlar açılacağını ümit ediyordu.

Bu aşamada ABD - İran ortak projesi olan Irak'ın Şiileştirilmesi planı devreye sokuldu. Bunun ABD politikası ve özellikle Yeni Ortadoğu Projesi'yle ilgili hesapları açısından önemli bir faydası vardı. Tarihin derinliklerine gömülmüş mezhep düşmanlıkları yeniden toprağın üstüne çıkarılacak, bunların çatışmalara, kavgalara ve köklü ayrışmalara neden olması sağlanabilecekti. Böylece İslam coğrafyasını dinî kimliğine göre değil mezhebi kimliğine göre yeniden şekillendirmek, düşmanlıkları da kökleştirmek mümkün olabilecekti.

İran olayın bu tarafını önemsemiyordu. Çünkü planın onun açısından da farklı bir faydası vardı. Irak'ta faaliyetlerini yeniden başlatmış olan dini ve siyasi liderlerin aynı zamanda kitlesel tabanlarını güçlendirmeleri böylece Irak üzerindeki siyasi hakimiyetin güçlendirilmesi mümkün olacaktı.

Bu projenin hayata geçirilmesinde insan hayatına değer vermeyen makyavelist felsefeleri benimsemiş devletlerin politikalarında benzerlerine sıkça rastlamamız mümkün olan türden yöntemlere başvurulduğunu söylemek mümkündür. Bir tarafta görünüşte işgale karşı olduğunu söyleyen ancak eylemlerinde ağırlıklı olarak Şii sivilleri ve onların belli merkezlerini hatta camilerini hedef alan Irak İslâm Devleti adında bir örgüt ortaya çıktı. Bu örgüt daha sonra Suriye'de halk ayaklanmasının başlamasının ardından bu ülkede de güç oluşturarak adını Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) şeklinde değiştirdi ve bölgeyle ilgili tüm saldırı planlarının gerekçesi olmayı başardı ki onun bu özelliğiyle bugünkü meselelerin ana merkezine oturmasından ayrıca söz edeceğiz.

Diğer taraftan söz konusu örgütün eylemlerine karşı mezhebi kimliği esas alan yoğun propaganda faaliyetleri yürütüldü ve bu faaliyetlerle bağlantılı milis örgütleri oluşturuldu. Bu örgütler de Sünnilere ait yüzlerce camiyi bombaladılar. Şii milis güçlerinin arasından da IŞİD'in Şii versiyonu olarak tanımlanan ve bugün kendini Haşdi Şa'bi (Halk Milisleri) olarak adlandıran örgüt çıkarıldı. Bu örgüt de girdiği Sünni bölgelerinde büyük çapta şiddete başvurarak oralardan Sünni toplulukları tasfiye etmeye çalıştı. Birçok yerde de bu amacını gerçekleştirmeyi başardığı için Irak'ın önemli bir kısmı Sünnilerden tamamen veya büyük ölçüde tasfiye edildi. O yüzden özellikle Arap etnik unsurun Sünni kesimlerinin epey bir kısmı Irak'tan göç etmeye zorlandı.

Musul Meselesiyle Gelen Yeni Komplo

İran ile ABD'nin perde arkasındaki ittifaklarıyla kurulan Irak hükümetinin Şiileştirme operasyonunda Musul ve çevresine dayanıldığında gerek hükümetin askeri güçleri ve gerekse Şii milisler ciddi bir zorlukla karşılaştılar. Uzun süren çatışmalar oldu. Fakat bir yandan da bölge halkının gerek Arap ülkeleri ve gerekse genelde İslam dünyası tarafından yalnız bırakılması sebebiyle halk tarafında da zorluklar yaşanıyordu.

Musul tarafında bu sıkıntıların yaşandığı sırada, ana merkezini Suriye tarafına taşımış olan IŞİD de kendi içinde bazı sıkıntılar ve bölünmeler yaşamaya başladı. O yüzden örgütün militanlarının epey bir kısmı ayrıldı ve militanların sayısı tahmini olarak üç hatta bazı söylentilere göre iki bine kadar düştü.

İşte böyle bir çetrefil durumda IŞİD militanları Irak tarafına saldırı düzenledi. Bu saldırıda bölgedeki aşiretler, yalnız bırakılmış olmaları ve Bağdat'ta Nuri El-Maliki yönetimi tarafından iyice sıkıştırılmaları sebebiyle IŞİD'in saldırısına engel olmadı hatta onlarla işbirliği içine girdiler. Bu, onların IŞİD'i desteklemeleri sebebiyle değil denize düşenin yılana sarılması gibi bir durumdu.

Musul'un IŞİD'e Teslimi Örgütün Bir Zaferi midir?

Dediğimiz gibi IŞİD en zor ve sıkıntılı dönemini yaşıyor olmasına ve militan sayısının da azalmasına rağmen Nuri El-Maliki'nin askerleri onun karşısında hiçbir direniş göstermedi. Çok açık bir şekilde bilinen gerçeğe göre askerler sadece silahlarını teslim etmekle kalmadı, üstlerindeki askeri elbiselerini bile çıkardılar. Dolayısıyla Musul bu saldırı karşısında tamamen savaşsız, çatışmasız bir şekilde IŞİD'e teslim edildi.

Musul IŞİD'e Neden Verildi?

Musul'u IŞİD teslim etmenin bizim gördüğümüz kadarıyla iki önemli amacı vardı. Birinci olarak emperyalizm IŞİD'in dağılmasını ve tamamen sahadan çekilmesini istemiyordu. Çünkü ona ihtiyacı vardı. Bilindiği üzere Suriye'ye yönelik hesapların hepsinin ana gerekçesi bu örgüt olmuştur. Ayrıca Avrupa için sorun oluşturacak bazı heyecanlı ama bilinçten yoksun gençlerin toplanacağı bir bataklığa ihtiyaç vardı. O gençlerin bu bataklığa toplanmalarının sağlanarak imha edilmesi için sebep oluşturulması isteniyordu. IŞİD de bunun için hazırlanmış bir plandı zaten. Musul'un teslim edilmesiyle ne yazık ki bu amaçların tümü gerçekleştirilmiştir. Örgüt aynı zamanda Musul'u ele geçirdikten sonra adını yeniden değiştirerek "İslam Devleti" yaptı. Bir yandan da İslam Devleti adına kafa keserek idamlar yapmak suretiyle uluslararası alanda İslâm karşıtı propaganda faaliyetlerine malzeme çıkarıyordu. Bu malzemelerin medyanın eline paket halinde sunulması için kafa kesme işlemlerinin videolarının çekilerek dağıtılması boşuna değildi.

İkinci amaç ise Bağdat yönetiminin bölgedeki direnişi kırması için gerekçe oluşturmasıyla ilgiliydi. Bağdat yönetimi bir süreliğine Musul'dan çekilmek ve oradaki aşiretlere karşı yeni ve kapsamlı bir savaşın gerekçesini oluşturmak istiyordu. Yeni ve kapsamlı savaşa aynı zamanda Irak dışından güçleri de dahil etme imkânı olacaktı. Çünkü bölgeyi ele geçiren IŞİD sadece bölgesel değil tüm dünya için sorun oluşturan tehlikeli bir örgüt olarak lanse edilecekti.

Şimdi de Geri Alma Operasyonu

Şimdi de geri alma operasyonu başlatıldı. Bu operasyon dünya kamuoyuna Musul'u kurtarma operasyonu olarak lanse ediliyor. Fakat kimden kurtarılıyor? Görünüşte IŞİD'den. Gerçekte ise dün buranın Şiileştirilmesi operasyonuna tepki gösteren, buna engel olmak için savaşan aşiretlerden ve bu aşiretlerin oluşturduğu milis güçlerinden.

Ama bu kez durum farklı. Dün sadece Nuri El-Maliki'nin askerleri ve ona destek veren Şii milis güçler savaşıyordu. Bugün neredeyse bütün dünya ittifak kurmuş durumda. Maliki sonrasında Irak'ın başına geçirilen hükümetin lideri Haydar El-Ibadi'nin savaşına destek veriyorlar. Teslim aldıktan sonrası için yaptıkları plan ise orada Haşdi Şa'bi'nin bölgeye hükmetmesinin sağlanması. Bu örgütün IŞİD'in Şii versiyonu olduğunu belirtmiştik. Girdiği her yerde korkunç vahşet sergiledi. Sünnileri o bölgelerden çıkarmak için başvurduğu katliamlar ortada.

Riyad'da toplanan Körfez İşbirliği Konseyi Dış İşleri Bakanları toplantısı sonrasında düzenlenen basın toplantısında, Musul operasyonuna Haşdi Şa'bi'nin katılıp katılmayacağı sorulduğunda Suudi Arabistan Dış İşleri Bakanı Adil Cubeyr bu örgütün İran güdümlü ve mezhepçi bir örgüt olduğuna dikkat çekerek onun Musul'a yerleşmesinin büyük bir felaket olacağını dile getirdi.

Fakat arka planda İran - Irak - ABD işbirliği ile şekillenen operasyon planına Haşdi Şa'bi dâhil edildi. O yüzden böyle bir örgütün Musul'da kontrolü ele geçirmesinin kendileri açısından büyük bir felaket olacağını tahmin eden Musul halkı evlerini, yurtlarını terk ederek Suriye topraklarına kaçıyor. Orada elbette kendilerini can güvenliği içinde görmüyorlar. Ama başlarına gelebilecek felaketi şimdiden tahmin ettikleri için adeta bir ölümden diğerine kaçıyorlar. Ama kendileri için Haşdi Şa'bi felaketini daha büyük gördükleri için onun kontrolüne geçebilecek toprakları terk etmeyi tercih ediyorlar.

Musul'un bir IŞİD'den alınıp başka bir IŞİD'e teslim edilmesi kurtarılması anlamına gelmez. Hatta daha büyük bir felaketi beraberinde getirmesi ihtimali var.

Türkiye'nin Devreye Girmesi Neden İstenmiyor?

Türkiye'nin olaylara müdahale etmek istemekteki amacı gidişatta söz sahibi olmaktır. Ama Türkiye'nin bölgenin IŞİD kontrolünden alınması sonrasında orada düzenli bir yönetim oluşturulmasını istediğini, Haşdi Şa'bi'nin buraya hükmetmesine fırsat verilmesini istemediğini biliyorlar. Türkiye'nin bu talebi ise onların oyunlarını bozuyor. Ondan dolayı Türkiye'nin devreye girmesini istemiyorlar. Eğer ki amaçları gerçekten IŞİD'i bitirmek olsaydı Türkiye'nin devreye girmesini istemeleri gerekirdi. Ancak asıl amaçları bu değil. IŞİD'in son bulmasını da zaten istemiyorlar. Çünkü bu örgüte özellikle Suriye'de henüz ihtiyaçları var.

İrtibatlı Yazılar:

  • Musul savaşının perişan ettikleri
  • Arada ezilenler
  • Musul tiyatrosu
  • Felluce'de sergilenen vahşet
  • Emperyalizmin IŞİD tuzağı
  • Terörün başı ABD'dir
  • Terörist hesabına kabadayılık
  • Körfez İşbirliği Konseyi toplantısı
  • Tarihten Günümüze Firavunlar ve Rejimleri
  • Ümmetin İhanetle Savaşı
  • Emperyalizmin Oyunları kitabımız hakkında