ABD'nin Suud'a Şekil Verme Oyunu

20 Mayıs 2003 Salı, Cuma dergisi

Suudi Arabistan bugünlerde önemli gelişmelere sahne oluyor. Riyad'da şiddetli patlamalara ve çoğu Amerikalı 50'ye yakın Batılının ölümüne sebep olan eylemler. Aynı günlerde ABD Dışişleri bakanı Colin Powell'in ziyareti. Son dönemde aralarında ciddi bir gerginlik yaşayan ABD ile Suudi Arabistan arasında güvenlik alanında derin işbirliğinin yeniden canlanması. el-Kaide üyesi oldukları ve Riyad'daki eylemlerle ilişkilerinin bulunduğu iddiasıyla bazı kişilerin tutuklanması. Ülkede yeni bir siyasi reform sürecinin başlayacağına dair açıklamalar. Bu siyasi reformlarda ABD etkisinin çok açık şekilde ortaya çıkması. Uzun süreden beridir hastalıklarla boğuşan kral Fehd ibnu Abdulaziz'in reformlarla ilgili açıklamaları. Bütün bunlar 12-19 Mayıs 2003 tarihlerinde sadece bir haftalık süre içinde gerçekleşen gelişmelerdi. Bu kadar gelişmenin birbiri ardından gerçekleşmesi birtakım kompleks bağlantılara işaret ediyor.

Suudi Arabistan, Müslümanların kutsal beldelerine hükmeden ülke. Hukuk düzeninin İslam'ın şeriatı olduğunu iddia ediyor. Gerçi Suudi Arabistan'ın hukuk sisteminin ne kadar şer'i olduğu konusunda şimdiye kadar çok tartışmalar olduysa da şeriata saldırmak isteyenler hemen bu ülkenin hatalarına başvuruyorlar. Laikliği esas alan hukuk sistemlerinin uygulamadaki hatalarını ise bu tür hukuk sistemlerini veya genel anlamda laiklik anlayışını hedef almak için kullanmayıp, bunların sistemin değil uygulamanın hataları olduğunu özellikle vurguluyorlar.

Daha birçok sebepten dolayı ilgi odağı olan Suudi Arabistan'ın bugünlerde ABD'nin, tehdide ve siyasi hegemonya anlayışına dayalı "yeniden yapılandırma" dayatmasıyla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Biz Suudi Arabistan'la ABD arasında yaşanan gerginlik ve bu vesileyle Suudi Arabistan'ın genel siyasi yapısı hakkında daha önce 23 Ağustos 2002 tarihinde yayınlanan Cuma dergisi için bir yazı yazmıştık. (Bkz. Suudi Arabistan - ABD Gerginliği) Orada verdiğimiz bilgileri burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Bu haftaki yazımızda daha çok bu ülkenin son dönemde içine girdiği sürecin genel bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz.

Eylemlerle Sarsılan Riyad

Suudi Arabistan, hürriyetlerin iyice kısıtlandığı bir ülkedir. Bu kısıtlamadan dolayı herhangi bir cemaat çalışmasına veya sivil fikri faaliyetlere müsaade edilmez. Siyasi partiler zaten yoktur. Bu tür faaliyetlerin toplumsal alt yapıda yer edinmesinin önlenmesi amacıyla da geniş ağlı bir güvenlik ve istihbarat faaliyeti yürütülmektedir. Bu istihbarat faaliyeti doğal olarak şiddet olaylarının önlenmesi amacıyla da değerlendiriliyor. Düşünce hürriyeti üzerinde son derece etkili bir baskı olduğundan siyasi muhaliflerin çoğu Suudi Arabistan'ın dışına taşınmak zorunda kalmışlardır. Bu muhalifler dışarıda kendi aralarında örgütlenebilmişler, ama içeride muhalif örgütlenme amacıyla iki kişinin yan yana gelmesi bile önlenmektedir. Tabii bunun İslam'ın hukuk sistemiyle ilgisi yok, ama Suud gerçeğinde böyle bir vakıa var.

Bu derece güçlü bir güvenlik ve istihbarat ağına sahip olan Suudi Arabistan açısından, Colin Powell'in ülkeyi ziyaret edeceği günlerde güvenlik tedbirlerinin daha da artırılması büyük önem arz ediyordu. Çünkü uzun süreden beridir ABD ile ilişkilerde bir gerginlik yaşıyor. Aslında bu gerginlik yani ABD'nin dayatmalarını red Suud yönetimine kısmen prestij kazandırmıştı. Dolayısıyla gerginlikten siyasi olarak rahatsız değildi. Ama gerginliğin bir de maddi maliyeti vardı ki Suud yönetimini rahatsız eden oydu. Colin Powell'in ülkeyi ziyaret ettiği günlerde ona karşı herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleştirilmesi durumunda gerginliğin tümüyle aleyhine döneceğini biliyordu. İşte bundan dolayı tedbirlerini en üst düzeye çıkarmış olması gerekiyordu.

Bütün bunlara rağmen Powell'in ziyaretinin hemen arefesinde üstelik başkent Riyad'da bütün şehri sarsan ve bütün dünyayı etkileyen, dünyanın gündemini değiştiren eylemler gerçekleştirildi. Eylemlere hedef olan mekanlarda ölenlerin ve yaralananların çoğu Amerikalıydı.

Haberlere yansıdığına göre eylemleri el-Kaide örgütü üstlendi. Bunlar, Amerika'nın Irak'a yönelik saldırılarına bir cevap niteliği taşıyordu. Yani Amerika'nın uyguladığı şiddet kendisine karşı şiddeti doğurmuştu. Tabii yukarıda zikrettiğimiz ilişkiler arasındaki kompleks bağlantılar bazı komplo teorilerinin geliştirilmesine de müsait bir görünüm arz etmektedir. Ama biz, bu tür teorilerin inandırıcı olabilmesi, dolayısıyla en azından hüküm vermeye yetecek delillere dayandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Eylemlerin gerçekten ABD saldırganlığına ve şiddetine karşı bir tepkisi olabilir. Biz bu konuda Vakit gazetesine bir yazı yazdığımızdan aynı şeyleri burada tekrarlamak istemiyoruz.

ABD - Suud İşbirliği

Riyad'daki eylemlerin amaç ve mahiyeti ne olursa olsun ABD bunlardan kendi politikaları lehine istifade etmek için her yola başvurdu ve önümüzdeki günlerde de bu yöndeki çabalarını sürdürecek. Bu yöndeki çabaların ilk ürünleri de Suudi Arabistan'la ABD istihbaratı arasında özellikle İslami oluşumlara karşı derin bir işbirliğinin başlaması oldu. Gerçi bu işbirliği daha önce de vardı. Ancak özellikle son dönemde yaşanan gerginlik sebebiyle iyice alt düzeylere düşmüştü. Ama son olaylardan sonra Suudi Arabistan'ın fişlediği ya da el-Kaide üyesi olmalarından şüphelenilen kişilerin isim listelerinin CIA yetkililerine verildiğine dair haberler yayıldı. Bu listelerin sadece el-Kaide mensuplarını mı yoksa İslami kimliklerinden, anlayışlarından dolayı fişlenmiş bütün herkesin isimlerini mi içerdiği tam bilinmiyor. Bilindiği üzere ABD, el-Kaide'yi bir paravan olarak kullanıp tüm İslami anlayış sahiplerini tehdit etmeye, siyasi nitelikli ve Amerikan emperyalizmine karşı bütün İslami faaliyetlere darbe vurmaya çalışıyor. Bu konuda da en çok İslam coğrafyasında kurdurulmuş kukla yönetimlerden, onların istihbarat örgütlerinden yararlanmak istiyor. Zaten CIA'nin bütün gücü de buradan geliyor. Kendisi bütün dünyaya elemanlarını yaymadığı halde ABD güdümündeki bütün ülkelerin istihbarat örgütlerinin topladığı bilgilerden yararlanmaya çalışıyor. Üstelik bu bilgiler için herhangi bir ödeme de yapmıyor. Böylece güdülen ülkelerdeki istihbaratçılar maaşlarını kendi ülkelerinin yönetimlerinden, kendi halklarının vergilerinden alıp CIA'ye bilgi toplamış oluyorlar. Bu tarz işbirliği Suudi Arabistan'la daha önce vardı. Ancak son gerginlik döneminde zayıflamıştı. Şimdi yeniden başladığını üstelik daha derinlere indiğini görüyoruz. Üstelik bu kez ABD bunu tehdit gücünü, korku hegemonyasını kullanarak yaptırıyor.

Şimdi de Siyasi Reformlar

Aslında Suudi Arabistan'ın köklü siyasi reformlara ihtiyacı var. Çünkü her şeyden önce bu ülke fikir hürriyetlerinin önüne büyük engeller koymuş durumda. Siyasi çeşitliliğin bütün yolları kapatılmış. Ülkedeki hukuk sisteminin uygulanış şekli üzerinde herhangi bir murakabe mekanizması yok. Haksızlığa uğrayan başına geleni kabullenmek zorunda. Ülkede yaşayan yabancılar siyasi ve ekonomik yönden büyük zorluklar yaşıyorlar. Yabancıların yatırım yapmaları engelleniyor. Bunun da ötesinde diplomatik temsilciler veya devlet tarafından çağrılmış görevliler dışında bir yabancının ülkede ikamet etmek zorunda kalması durumunda bir Suud vatandaşının himayesine girmesi gerekiyor. Bütün resmi işlemlerini o himayeci kişi üzerinden, onun onayına başvurarak yaptırmak zorunda. Oysa bu tür uygulamalar artık iyice ilkelleşmiş uygulamalardır. Bunların dışında da günümüz şartlarının gereklerinin gerisinde kalmış birçok uygulaması bulunmaktadır. Bütün bu uygulamaların temelinde, elde ettiği petrol gelirlerinden yararlanarak Batı'dan teknoloji değil teknoloji ürünleri ithal eden ama kendi bünyesinde yenileşemeyen anlayış ve yönetim biçimi yatmaktadır. İşte bu anlayışın ve yönetim biçiminin mutlaka yenileşmesi gerekmektedir. Bunun için de ülkede köklü bir değişime ve siyasi reformlara ihtiyaç var. Ancak bu değişimin ve reformların ABD'nin dayatmalarıyla değil ülke halkının bağımsız kararlarıyla gerçekleşmesi gerekir. Zaten ABD'nin dayatmaları da sanıldığı gibi özgürlüklerin önünün açılması ve demokratik sistemin oturtulması değil İsrail işgal devletine yakınlaşılması ve İsrail merkezli yeni bir Ortadoğu üretilmesi amacı gütmektedir. İşte bu yeni Ortadoğu'da, halkın dini inançlarının hayata taşınmasına karşı yeni kısıtlamalar getirilmesi, özellikle siyasi nitelikli İslami oluşumlara karşı amansız bir savaş verilmesi, İsrail'i reddedenlerin tümünün sindirilmesi, Filistin'de İsrail'e karşı mücadele edenlere yardımcı olduklarından şüphelenilen herkesin gelir giderlerinin sıkı bir denetim altına alınması amaçlanmaktadır. Kısacası ABD'nin yeni Ortadoğu düzeni özgürlükçü değil yasakçı, barışçı değil savaşçı, demokratik değil dayatmacı bir temele dayanmaktadır. Ne var ki böyle bir anlayış ve yapılanma Ortadoğu'ya demokrasi ihracı, özgürlükçü esasa dayalı bir yeniden yapılanma olarak lanse edilmektedir. Dolayısıyla her konuda olduğu gibi bu konuda da dünya kamuoyu manipüle edilmekte, yanıltılmaktadır.

Suud Yönetiminden Reform Açıklamaları

Uzun süreden beridir hastalıklarla boğuşan Suudi Arabistan kralı Fehd ibnu Abdülaziz'in pek sesi duyulmuyordu. Ancak son gelişmelerden sonra konuşmaya başladı ve ülkede köklü siyasi ve idari ıslahatın yapılacağı konusunda söz verdi. Bu arada Suud halkının terörü reddettiğine dikkat çekmeden de geçemedi. Tabii Riyad'da yaşanan olaylar münasebetiyle bu açıklamayı yapması doğaldır, ama buna dikkat çekme zorunluluğu duyulması arka plandaki ABD dayatmasına kısmen işaret etmektedir.

Suud kralı Fehd, 17 Mayıs 2003 tarihinde Şura Meclisi'nin açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: "Size şunu kesin olarak söylüyorum ki, siyasi ve idari ıslah yolunda ilerlemeye devam edeceğiz. Hükümet organlarının görevlerini yerine getirmeleri konusunda sistemler, prensipler ve murakabenin hakim kılınması uygulamalarına başvuracağız. Halkın katılımı artırılacak. Yüce şeriatın ilkeleri çerçevesinde kadının aktivitesi genişletilecek."

Bütün bu vaadlerin ABD'nin dayatmasından ve Colin Powell'in demokrasi ihracı teorisini hayata geçirme çabalarını başlatmasından sonra yapılması aslında Suud yönetimi açısından utanç verici bir şeydir. Bu açıklamalar eğer ki söz konusu dayatmalar olmadan yapılmış olsaydı biz "ümit verici" bulabilirdik. Ama o dayatmaların ardından gelmesi bizde bu duyguyu uyandırmıyor. Çünkü ABD'nin asıl niyetlerini ve amaçlarını biliyoruz.

Ayrıca Fehd ibnu Abdülaziz'in sözlerine yansıyan vaadler işin sadece vitrin tarafını oluşturmaktadır. Bunlar arka planda yürütülecek hesapların ve dayatmaların getireceği yeniden yapılanmanın kamufle edilmesi amacıyla öne çıkarılmaktadır.

Arka Planda Duran ABD

Fehd'in söz konusu açıklamalarının ve ülkede tartışılmaya başlanan siyasi reformlarla ilgili teorilerin ABD'nin dayatmalarından ve zorlamalarından sonra ortaya çıktığını konuyla yakından ilgilenen bütün herkes biliyor. Batılı yorumcular da bu konuyla ilgili değerlendirmelerinde arka planda duran ABD'ye dikkat çekiyorlar. İngiliz Kraliyet Enstitüsü'nün Ortadoğu Dairesi uzmanlarından biri The Guardian gazetesine yazdığı yorumda şunları söylüyor: "Suudi Arabistan'ın kraliyette birtakım reformlar gerçekleştirmesi için ABD tarafından muhtelif baskılar var. Fakat bu talepler tamamen Vaşington temeline dayandığı takdirde gücünü kaybedecektir." Anladığımız kadarıyla burada Vaşington temelli ve dayatmalı reformlara ülke halkının sıcak bakmayacağına işaret ediliyor. Yorumda Suud halkı arasında ABD düşmanlığı dalgasının oldukça etkili bir şekilde yayıldığı ve bu düşmanlığın ABD dayatmalı reformlara karşı da soğuk bir yaklaşıma sebep olacağı vurgulanıyor.

Sonuç

Suudi Arabistan Krallığı, İslam'ın en kutsal beldelerini yönetimi altında bulunduruyor. Şimdi ABD'nin bu krallığı bir daha sıkı denetim altına almaya ve şekillendirmeye çalıştığını, bu konuda da tehdit ve dayatma gücünü kullandığını görüyoruz. Suud yönetiminin böyle bir dayatmaya yenik düşmesinin en önemli sebebi İslam alemindeki dağınıklık ve parçalanmışlıktır. Bu hadise de ümmet kimliğinin yeniden canlandırılmasının ve yönetimlere taşınmasının ehemmiyetini ortaya koyuyor.