ABD Yanlış Hesap Yaptı

25 Mart 2003 Salı, Cuma dergisi

Aylardan beridir tamtamları yapılan vahşi saldırı nihayet başladı. Şimdi bir tarafta medya savaşı bir tarafta da askeri savaş sürdürülüyor. Bu arada ülkemizde de bir hayli Ortadoğu uzmanı ortaya çıktı ve her biri Amerika'nın prestijini kurtarmak için ekranlarda savaş veriyor. Biz Cuma dergisi için yazdığımız yazılarda Irak konusuyla ilgili gelişmeleri günü gününe aktarmaya ve tahlil etmeye çalıştık. Bu hafta da sebep-sonuç ilişkisi açısından ABD'nin Irak'a saldırısını ve bu saldırıdan neler çıkabileceği hakkındaki tespitlerimizi aktarmaya çalışacağız.

ABD Bataklığa Doğru Sürüklendi

Aslında, Irak'a saldırmasının Amerika için ciddi bir problem olacağı ve Irak topraklarına girmesi durumunda bataklığa saplanacağı kimi dostu kimi düşmanı birçok kişi tarafından ABD'ye hatırlatıldı. Dostları onun böyle bir durumla karşılaşmasını istemediklerinden, Amerika'nın politikalarına karşı çıkanlar ise Irak halkını düşündüklerinden, onun ateş çemberinin içine alınmasını istemediklerinden bu hatırlatmayı yaptılar. Ama söyledikleri doğruydu ve yaptıkları hatırlatma yerindeydi. Ne var ki ABD uyarıları değil teşvikleri önceledi ve adım adım bataklığın içine doğru sürüklendi. Tabii bu iş çoğunlukla Amerika'nın petrol kaynaklarına hakim olma amacına dayandırıldı. Biz bundan önceki yazılarımızda bunun da bir amaç olduğunu ama tek amacın bu olmadığını dile getirerek, diğer amaçlardan da ayrıntılı olarak söz ettik. Burada aynı şeyleri tekrar etmeğe gerek görmüyoruz. Ama söz konusu amaçları sevimli, tatlı ve ulaşılması kolay olarak gösterenlerin yanlış yönlendirmelerine işaret etmek istiyoruz.

Amerika, Körfez'e ve Irak üzerine sevk ettiği askerlerine piknik gibi bir savaş yapacakları vaadinde bulunmuştu. Amerikan askerleri de muhtemelen, Somali'de yaptıkları gibi insanların sırtlarına ayaklarıyla basarak poz vereceklerini umuyorlardı. Gerçi Somali'deki o pozlar da kendilerini kurtarmamış ve hesaplarını değiştirerek zayıf, aç insanların güçsüz mücadeleleri karşısında uzun süre direnemeyip o ülkenin topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardı. Ama anlaşıldığı kadarıyla Irak'la ilgili hesapları çok farklıydı. Bu hesaplarını da zulmü zulümle bertaraf etmeye kalkışan birtakım muhaliflerin verdiği bilgilere ve daha önce Kuveyt'te kazanılan tecrübelere göre yapmışlardı.

Zulmü zulümle bertaraf etmeye kalkışarak kendi halklarına ve yurtlarına ihanet eden muhaliflerin Amerika'ya verdiği bilgilere göre Irak halkı Saddam yönetiminden iyice bıkmıştı. Hatta bazılarının tespitlerine göre: "Şu Saddam gitsin, ondan kurtulalım da Şaron bile gelse razıyız" diyorlardı. Dolayısıyla onlara göre Şaron'a bile razı olmuş durumdaki halk Amerikan askerlerini kurtarıcı olarak görecek, onları davul zurnayla karşılayacaktı. Saddam'ın askerleri ise zaten zorla savaştırılıyorlardı. Onlar şimdilik Saddam'ın kontrolü elinde tutmasından dolayı onun askerleriydi. Onun ülkede güç ve hakimiyeti kaybedeceğine kesin gözüyle bakmaları durumunda hiç de hayatlarını tehlikeye atmayacak derhal Amerikan güçlerine teslim olacaklardı. Bunun için de Amerika'nın biraz psikolojik savaş yapması, savaşın başlamasından hemen önce veya başlangıcında birkaç yalan haber uydurup Saddam yönetiminin çatırdadığı imajı vermesi yeterli olacaktı. Zaten Kuveyt'te yaşanan tecrübe de zoraki savaştırılan Irak askerlerinin kendilerini kolay kolay riske atmadıklarını ve esareti göze alarak hayatlarını kurtarmayı tercih ettiklerini göstermişti.

Bizim gördüğümüz ve anladığımız kadarıyla zulmü zulümle bertaraf etmek isteyen muhalifler Amerika'yı bu bilgilerle bayağı yanıltmışlardı. Bush'un bazı açıklamaları bu konudaki iddialara ciddi bir şekilde inandığını gösteriyordu. Çünkü ABD stratejistleri, kesin olup olmadığı konusunda tereddüt ettikleri bilgilerin Bush'un ağzıyla aktarılmasını çok fazla istemiyor, bunları ona söyletseler bile esnek ifadelerle söyletmeyi tercih ediyorlar. Bush, savaşın ilk günlerinde yaptığı bir açıklamada koalisyon güçlerinin Basra'ya girmeleri durumunda oranın ahalisinin göstereceği yakın ilginin ve sevincin dünya kamuoyunun bakışını değiştireceğini iddia etmişti. Onun böyle kesin ve iddialı konuşması, Irak halkının ABD veya onunla işbirliği içindeki saldırgan güçleri kurtarıcı olarak görecekleri yönündeki iddiaları bayağı ciddiye aldığını ve bu iddiaları kendisine iletenlere tereddütsüz inandığını gösteriyordu.

Bizim anladığımız kadarıyla Amerika'yı yanıltan önemli bir sebep de Kuzey Irak'ta karşılaştığı ilgi olmuştur. Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren ve uzaktan kumandalı iki Kürt grubu Amerika ile pürüzsüz bir şekilde işbirliği yapmaya karar vermiş ve onlar taraftarlarına da Amerikan güçlerinin kurtarıcı olarak geldiklerini anlatmışlardı. Bu yüzden Amerika'nın o bölgeye gönderdiği adamlar yaptıkları durum yoklamasında, bölgedeki ahalinin ABD güçlerini sıcak karşılayacağını görmüşlerdi. Çünkü onlar ABD'nin, Kuzey Irak bölgesinin bağımsız ya da özerk yapıya kavuşmasına yardımcı olacağına, bölgelerinin uluslararası yapıda saygın bir yer kazanmasına fırsat tanıyacağına, Irak'a uygulanan ambargonun en azından kendilerine karşı uygulanmaması ve bölgelerine yabancı sermayenin gelmesi, iş kapılarının açılması için şartları oluşturacağına inandırılmışlardı. İşsizlik ve yoksulluğun pençesinde, oldukça zor şartlarda hayatlarını idame ettirmek zorunda kalan, üstelik ulusal kimlikleri uluslararası platformda bir devlet boyutuna kavuşmamış olan bu insanlar açısından söz konusu vaadler oldukça tatlı ve sıcak geliyordu. İşte bu tatlı ve sıcak vaadlerle aldatılan insanların sergiledikleri manzara da Amerika'nın durum tespiti yapan adamlarını, onlar da strateji uzmanlarını yanıltmışlardı. Strateji uzmanları Saddam'ın kontrolündeki bölgede yaşayan insanları da aynı vaadlerle aldatabileceklerini ve kısa zaman içinde Bağdat'ın kontrolünün ele alınmasının mümkün olacağını düşünmüşlerdi.

Bizim gördüğümüz kadarıyla Amerika'yı yanıltan bir olgu da ambargo oldu. On iki yıldan beridir uygulanmakta olan ambargo Irak halkını iyice bıktırmıştı ve çeşitli sıkıntıların, zorlukların içine sokmuştu. Bu ambargonun uygulanmasının görünen tek gerekçesi vardı: Saddam yönetiminin devam etmesi. Irak halkına da bu yönetim devam ettiği sürece ambargonun kalkmayacağı imajı verilmişti. Bu durumda Saddam'ın gidip yerine Amerika'yla işbirliği içinde bir muhalif hükümetin gelmesine Irak halkının da sıcak bakacağı ve destek vereceği umuluyordu. Bu durumda ABD'nin savaş stratejisini belirleyenlere göre Irak halkı: "Şu Saddam'dan ve onun sebebiyle maruz kaldığımız ambargodan kurtulmamız, ABD saldırısıyla olacaksa bırakın olsun; biz de bir şey demeyelim ve işler yoluna girsin" diyecekti ve saldırgan güçlerin önünü açacaklardı.

Amerika'nın Irak halkıyla ilgili bütün bu iddiaları ve durum tespitlerini oldukça önemli ve riskli bir savaş konusunda ciddiye alması ve onlara göre strateji belirlemesi istihbaratının öyle abartıldığı gibi mükemmel olmadığını gösteriyor. Oysa ABD'nin gücü her konuda olduğu gibi bu konuda da son derece büyütülmektedir. Uydudan insanların yerlerini çok rahat bir şekilde tespit ettiği, bütün her tarafta ajanlarının olduğu ve onların gelişmeleri günü gününe takip ettikleri iddia ediliyor. Oysa vakıa hiç de öyle değil. Zaman, Amerika'nın bu alandaki gücünün çok aşırı derecede abartıldığını biraz daha net ve açık bir şekilde gözler önüne serecektir.

Yanlış Hesap Bağdat'tan Döner

Amerika, planlarını ve savaş stratejisini yukarıda dikkat çektiğimiz hususlara göre şekillendirdi. Bu amaçla da Bağdat'taki yönetimin çok kısa süre içinde teslim olacağı havası estirmeye çalıştı. Bunun için önce Saddam'a ülkeyi terk etmesi çağrısı yaptı. Bazıları bu çağrıyı: "Saddam ülkeyi terk ederse ABD Irak'a saldırma planından vaz geçecek" diye yorumladı ve Saddam'a: "Gel biz seni misafir ederiz" çağrıları yaptılar. Oysa ABD için önemli olan Saddam'ın gitmesi değil Irak'ın hiçbir problemle karşılaşılmaksızın kontrol altına alınmasıydı. Bu itibarla Saddam ve ailesi ülkelerini terk etselerdi de ABD Irak'a girmekte ve orada bir sömürge yönetim oluşturmakta, bu yönetim vasıtasıyla amaçlarını gerçekleştirmekte, bu arada Kuzey Irak'ta bir askeri üs kurmakta kararlıydı. Ama Saddam'ın gitmesi işi kolaylaştıracaktı. Çünkü en üst yöneticilerinin ülkeyi terk ettiklerini gören askerlerin ve halkın işgalci güçlere direnme yoluna gitmeyecekleri belliydi.

Saddam, ABD'nin isteğini yerine getirmeyince yine Irak askerlerinde ve halkında Bağdat'taki yönetimin teslim olmaya hazırlandığı imajı vermeyi amaçlayan bir yalan haber furyası başlatıldı. Biz bu yalan haber furyasını daha önce Vakit gazetesinde yayınlanan yazılarımızda değerlendirdiğimizden burada yeniden üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Sadece şu kadarını belirtelim ki ABD'nin belirtilen maksat için ortaya attığı haberlerin yalanlığının çok kısa süre içinde ortaya çıkması medya yoluyla verilen savaşın etkisini azalttı ve bu arada insanların medya organlarına olan güvenleri iyice sarsıldı. Güvenin bu derece sarsılması ise medya savaşının etkisinin son derece aşağılara çekilmesine sebep oldu.

Neticede Vaşington'da yapılan hesaplar Irak'a uymadı ve ABD güçleri kara harekatlarında umdukları başarıyı elde edemediler. Şimdi birçokları "bu savaşın gidişatı nasıl olacak?" diye soruyor. Birçoklarına göre ABD yine sonunda savaşı kazanacak ama bu arada prestiji de iyice sarsılmış olacak. Ama, gerçekten öyle olacak mı? Biz bu yazıyı yazarken savaşın başlamasının üzerinden beş gün geçmişti ve saldırgan güçler kara harekatlarında henüz söze gelir bir başarı göstermiş değillerdi. Türkiye'deki ABD kontrollü medya halkımızı yanıltma amaçlı haberlerle ABD'nin bayağı bir ilerleme kaydettiğini ileri sürüyordu. Ama gerçekte durum farklıydı. Çünkü Amerikan güçlerinin ilerleme yaptığı ileri sürülen bölge bir çöl bölgesiydi ve Irak güçleri zaten o bölgede herhangi bir savunma yapmıyorlardı. Irak güçlerinin savunma yaptığı noktalar çölün bittiği noktalar olan Ummu'l-Kasr, Nasıriye, Necef'in 70 km güneyi ve Kerbela'nın güneyi ile denizle buluşma noktası olan Basra idi. Buralarda da sıcak ve şiddetli çatışmalar devam ediyordu. Üstelik saldırgan güçlerin askeri kayıpları Irak'ın askeri kayıplarından çok daha fazlaydı. Irak'ın can kayıplarının büyük çoğunluğunu hava saldırılarında hayatlarını kaybeden siviller oluşturuyordu. Oysa daha önce ABD'nin sadece 100 saatlik bir operasyon planladığı ve bu süre içinde Irak'ın kontrolünü ele geçireceği ileri sürülmüştü. Bu iddianın bir başka versiyonunda koalisyon güçlerinin dört gün içinde Bağdat'a ulaşacağı söyleniyordu. Bütün bu tahminlerin çıkmaması üzerine Türkiye'deki malum emeklilerin ve sayıları bir hayli artan ağızlarını ve kalemlerini kiraya vermiş Ortadoğu uzmanlarının: "ABD, ilk günlerde çok fazla etkili bir harekat başlatmadı" diyerek saldırgan Amerika'nın prestijini kurtarma gayretine girmeleri, üstelik bunu Amerika'nın sivillere zarar vermemek için yaptığını iddia etmeleri iyice gülünç duruma düşmelerine sebep oldu.

ABD'nin bu savaşta yenilgiyi kolay kolay kabullenmeyeceği ve karada kayıp verdikçe hava saldırılarını şiddetlendirmek suretiyle Irak halkını moral yönden çökertmeyi hedefleyeceği kesindir. Fakat savaşın uzun süreceğini gerek Bush, gerekse Tony Blair itiraf etmek zorunda kaldı. Uzun sürmesi ise saldırgan güçlerin aleyhinedir ve zaman sürekli onların aleyhlerine işleyecektir. Çünkü savaş uzadıkça onlara yönelik kitlesel tepkiler ve diplomatik baskılar artacak. Bu arada savaşın yükü ağırlaşacak, güneydeki hava şartları kara harekatlarını zorlaştıracak ve saldırganların askeri kayıpları daha da artacaktır. Kayıpların artması ise doğrudan ABD ve İngiltere'deki halkın tepkilerinin artmasına, "yeter artık" demelerine sebep olacaktır. Ayrıca saldırgan güçler Irak topraklarında ilerleseler bile tutunmaları zor olacaktır. Çünkü onlar karşılarında kendilerini davul zurnayla değil silahla karşılayan bir halk buldular.