Amerika Çıkmaz Sokakta

Mart 2003, Ribat dergisi

Bu sıralarda dünya gündeminin birinci maddesi yine Irak meselesi. Dolayısıyla geçtiğimiz aylarda üzerinde durmuş olmamıza rağmen bu ay da yazımızı bu konuya tahsis etme ihtiyacı duyuyoruz.

Aslında bunu "Irak meselesi" olarak değil de "ABD sataşması" olarak isimlendirmek daha isabetli olacaktır. Çünkü her ne kadar, ABD'nin dünya üzerinde kurmaya çalıştığı korku hegemonyasından çekinenler krizin merkezine Irak'ı yerleştiriyor ve meselenin çözümü için sürekli Irak'a uyarılar gönderme ihtiyacı duyuyorlarsa da meselenin özünde ve temelinde ABD saldırganlığı yatmaktadır. Dolayısıyla teşhis ve tespit yanlış yapıldığından çözüm de mümkün olmuyor. Bu meselenin çözümü ABD saldırganlığının önüne geçmek ve onun tehditlerine karşı durmaktır. Saldırgan ABD kendisini hiç kimsenin önünde duramayacağı bir sel gibi tanımak veya dünyaya böyle tanıtmak istiyor. Ama dünya halklarının ona karşı kuracağı ittifak onun saldırgan tutumunu değiştirebilir ve işte o zaman mesele çözülür. Irak'a sürekli uyarılar gönderilmesi ve Irak'ın bu uyarılarla sürekli yıpratılması, zayıflatılması Amerika'ya daha da cesaret vermekte, dolayısıyla onun saldırganlığının daha da kökleşmesine, daha büyük bir problem haline gelmesine sebep olmaktadır.

İşin gerçeğinde Amerika bir çıkmaz sokaktadır ve onun saldırgan tutumu sonunda kendisini bitirecektir. Aşağıda vereceğimiz bilgilerden anlaşılacağı üzere Amerika saldırgan tutumu sebebiyle sadece Irak halkıyla değil bütün dünya halklarıyla karşı karşıya gelmiş durumdadır. Aynı zamanda onun saldırgan tutumu uluslararası platformda bir güç kavgasının fitilinin çekilmesine sebep olmuştur. Gelişmeler, ABD rakiplerinin bu güç kavgasında pes etmeye ve Amerika'nın taleplerine boyun eğmeye niyetli olmadıklarını gösteriyor. Çünkü böyle bir şeye razı olmaları yakın gelecekte kendilerinin ABD'nin kurmak istediği korku hegemonyasının sultasına girmelerine ve global çıkar pastasından ancak onun müsaade ettiği kadar bir miktara razı olmak zorunda kalmalarına sebep olacaktır. Bu yüzden tedbirlerini şimdiden alma ve ABD'nin önüne geçme ihtiyacı duymaktadırlar. İşte bu kavganın fitillenmesi sebebiyle de Amerika, Irak meselesini böylesine alevlendirmekle aslında bir çıkmaz sokağa girdiğini fark etmiş durumdadır. Ama şimdi bu sokaktan geri geri çıkmakta zorlanıyor.

ABD'nin "Delil" Fiyaskosu

ABD'nin Dışişleri bakanı Colin Powell, saldırı konusundaki ısrarlarında "haklı (!)" olduklarını göstermek amacıyla BM'de "delil" diye dünya kamuoyuna lanse ettiği bir rapor okudu. Ancak raporu inceleyen herkesin ittifakıyla Powell tamamen tutarsız ve dayanaksız "delil" ortaya koymuştu. Bu durum aslında ABD'nin tutumunun "kurt - kuzu" hikayesindeki kurdun tutumunun aynısı olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Fakat, Powell'in tamamen saçma ve tutarsız "delil"i Amerika'nın değil saldırıya karşı çıkanların konumunu güçlendirdi.

BM Heyetlerinin Raporu

ABD, başlangıçta BM fonksiyonunu kendi saldırganlığına meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanmak için devreye sokmak istedi. Ancak bu konudaki çabaları sonuç vermeyince bu kez BM teşkilatından, kendisine yöneltilen tenkitlerin önünü kesmek ve muhalefet eden ülkelerin bu muhalefetlerini geçersiz kılmak amacıyla yararlanmak istedi. Ne var ki BM heyetlerinin hazırladıkları ve 14 Şubat 2003 tarihinde Güvenlik Konseyi'nde okudukları rapor ABD'ye bu imkanı da vermedi.

Bazıları belki BM heyetlerinin raporlarında Irak'ı doğrudan suçlayıcı iddialara yer verilmemesi sebebiyle bu teşkilatın "adil" davrandığı ve suç unsuruna rastlamadığı zaman "suçlayıcı" bir tavır içine girmediği zannına kapılabilirler. Fakat bizim gördüğümüz kadarıyla BM heyetlerinin Irak konusunda açık delil göstermeden kesin ithamda bulunma yoluna gitmemelerinin sebebi uluslararası platformda ortaya çıkan güç kavgasıdır. BM adil olsaydı, Afganistan konusunda da adaletini izhar etmesi gerekirdi. 11 Eylül olaylarıyla Afganistan'daki Taliban yönetimi arasındaki irtibatı ortaya koyan açık bir delil gösteremediği halde suçlayıcı tavır sergilemekten çekinmemiştir. BM'in taraflı ve maksatlı tutumlarının tek örneği Afganistan değildir. Özellikle İsrail işgal devletiyle ilgili tutumunda bu taraflılığı çok açık bir şekilde görmemiz mümkündür. Bunun dışında bilhassa Müslüman halkları ilgilendiren konularda BM'in ya vurdumduymaz ya da taraflı davrandığını gösteren pek çok örneğe rastlamamız mümkündür.

BM'in Irak'a gönderdiği heyetler, Amerika'nın suçlamalarını haklı çıkaracak herhangi bir delile rastlamayınca, raporlarında belirttiğimiz sebepten dolayı bunu vurgulamak zorunda kaldılar. Fakat ABD'yi de tümüyle zor duruma düşürmemek ve onun saldırganlığına da bir "haklılık (!)" payı çıkarabilmek için "kastedilen silahlarla ilgili herhangi bir delile rastlanmamasının Irak'ın elinde bu silahların bulunmadığı anlamına gelmeyeceğini" vurgulama ihtiyacı duydular. Ayrıca nükleer ve kimyasal silahları geliştirmede görev alan Iraklı bilim adamlarının BM yetkililerine bilgi vermekten çekindiklerine işaret ettiler. Bütün bunlara rağmen BM heyetlerinin raporu ABD'nin saldırı hesaplarını biraz daha zora soktu ve meselenin diplomatik yollarla halledilmesini, bunun için BM denetçilerine biraz daha zaman tanınmasını isteyen ülkelerin ABD'yi daha çok köşeye sıkıştırmalarına imkan sağladı. Bu gelişme, Amerika'ya girdiği sokağın çıkmaz sokak olduğunu bir kez daha gösterdi.

Perde Arkasında Duran İsrail

ABD'nin Irak'a saldırısını en çok İsrail'in istediği artık iyice gün yüzüne çıkmıştır ki biz bunu aylar öncesinden vurgulamıştık. Tabii ki ABD'nin yapmak istediği de sadece İsrail'in talebini yerine getirmekten ibaret değil. Ancak bu savaştan en çok istifade edecek taraf İsrail işgal devleti ve onu ayakta tutmak için yoğun lobi faaliyetleri yürüten uluslararası siyonizmin teşkilatlarıdır. İsrail işgal devleti ise saldırının Irak'la sonuçlanmamasını bilakis İslam coğrafyasının diğer bazı bölgelerine doğru uzanmasını istemektedir. Buna göre Irak sonrasında hedefe yerleştirilmesi planlanan ülke ise İran'dır. Fakat işin İran'la da bitirilmemesi ve siyonizmin "Büyük İsrail" emelinin önünü açacak yeni saldırılar gerçekleştirilmesi talep edilmektedir. İsrail'in bu yöndeki arzu ve beklentilerini Savunma (Savaş) bakanı Şaul Mofaz geçtiğimiz ay yaptığı bir açıklamada dile getirdi. Mofaz, muhtemel savaşın Irak'la sona ermeyeceği, ABD'nin dostlarıyla birlikte en çok iki ay içinde İran'a karşı da bir savaş başlatacağı beklentisi içinde olduğunu ifade etti. Şaul Mofaz 8 Şubat 2003 Cumartesi günü Tel Aviv'deki bir kültür merkezinde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı: "Amerika'nın Irak'a saldırısı kuvvetli bir ihtimalle bu ayın (Şubat'ın) sonlarına doğru veya gelecek ayın (Mart'ın) başlarında gerçekleşecek. Amerika'nın Irak'a saldırısı birkaç hafta devam edecek. Muhtemelen bir veya iki ay. George Bush'un 'şer ekseni' olarak adlandırdığı ve İran ile Kuzey Kore'yi de kapsayan ülkelere yönelik askeri operasyonunun Irak'la sona ermeyeceğini umuyorum."

İşin gerçeğinde Amerika'nın Irak'a saldırı düzenlemesi ve Irak topraklarına askeri yönden yerleşmesi sadece İran için değil bütün bölge için bir tehlike ve tehdit arzedecektir. Çünkü Amerika ve İsrail'in uzun vadeli ve geniş çemberli birtakım hesaplar yaptığı kesindir. Dolayısıyla ABD-İsrail tehdidinin Türkiye'nin burnunun dibine yerleşmesi gelecekte Türkiye açısından da ciddi bir tehlike arzedecektir.

ABD Gittikçe Yalnızlaşıyor

ABD, kendisini perde arkasından güden İsrail'le birlikte her ne kadar uzun vadeli ve geniş çemberli planlar kursa da onun planlarının sonunun nereye varacağını tahmin eden ülkeler savaş karşıtı cephelerini güçlendirmek için yoğun bir faaliyet yürütüyor. Bu yüzden de ABD günden güne yalnızlığa itiliyor. Tabii ki savaş karşıtı cephenin gittikçe güçlenmesi, başlangıçta menfaatleri icabı Amerika'nın yanında yer almayı tercih etmiş olan ülkeleri de tereddüde sevk etmektedir. Bu gidişat da Amerika'nın girdiği sokağın çıkmaz sokak olduğunu teyit eden bir gelişme olmuştur.

Dünyanın Tepkisi

Amerika'nın yalnızlığa itilmesinin sebebi sadece, uluslararası güç kavgasında Amerika'nın hegemonya oluşturmasına fırsat vermek istemeyen ülkelerin tavırlarından kaynaklanmıyor. Bunun yanı sıra kitleler de insani duyarlılıkla hareket ederek Amerikan saldırganlığına tepki gösteriyorlar. Bu durum bir yandan kitlelerde anti-Amerikan veya Amerikan emperyalizmine karşı bir tavrın güç kazanmasına sebep olurken bir yandan da bu emperyalizmin saldırgan tavrına karşı halklar nezdindeki dayanışmanın güçlenmesine imkan sağlamaktadır. Örneğin 15 Şubat 2003 tarihinde gerçekleştirilen küresel savaş karşıtı eylemler tarihte ilk kez bu kadar çok sayıda insanın Amerikan emperyalizmine karşı tavır koymasının ilanı niteliği taşıyordu. Bu eylemler kitlelerdeki savaş karşıtı duyarlılığın gittikçe daha da yaygınlaşabileceğinin habercisiydi. Dolayısıyla herhangi bir saldırı halinde bu gösterilerin Amerikan karşıtı eylemlere ve fiili tepkilere dönüşmesi muhtemeldir. Bu itibarla Amerika, bu tepkileri nazar-ı dikkate almak zorunda kalacaktır.

Türkiye'nin Tutumu ve Konumu

Türkiye, Meclis'in havaalanlarının ve limanların askeri operasyona uygun şekilde modernize edilmesi için Amerikalı uzmanların Türkiye'ye çağrılması konusunda hükümetin istediği yetki tezkiresini onaylamasıyla birlikte kademeli bir şekilde savaşın içine doğru sürüklenmeye başladı. Bu durum tabii ki gerek kitlesel tabanda ve gerekse siyasi çevrelerde şiddetli tepkileri de beraberinde getirdi. Buna paralel olarak Türkiye'nin savaşa sürüklenmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı konusu da biraz daha hararetli bir şekilde tartışılmaya başlandı. Biz şimdiye kadar yazdığımız yazılarımızda Türkiye'nin bu hadisenin içine çekilmesinin her bakımdan aleyhine olacağını vurguladık ve burada bir kez daha vurgulama ihtiyacı duyuyoruz. Böyle bir gelişme iktidardaki AKP'ni de ciddi şekilde yıpratacak ve siyasi geleceğini riske sokacaktır. Bu bakımdan yönetimdekilerin uzağı görerek düşünmeleri ve uzun vadeli hesaplar yapmaları gerekmektedir. Türkiye'nin bu denklemin içinde yer almaması durumunda gelişmelere müdahale edemeyeceği ve denklemin başında yer almaması durumunda sonunda da yer alamayacağı yönündeki savunmalar son derece tutarsız, savaşın getireceği olumsuzluklara asla ve asla gerekçe teşkil etmeyecek boş bir avuntudan ibarettir. Üstelik, Amerika'nın planının amacı Türkiye'yle bir şeyleri paylaşmak değil bu ülkenin kendi amaçlarına hizmet etmesini sağlamaktır. Türkiye, muhtemel bir savaş sonrasında ABD karşısında bugünkünden çok daha zayıf ve etkisiz duruma düşecektir ki o zaman taleplerini kabul ettirmesi imkansız olacaktır. Üstelik, Amerika'nın ipiyle kuyuya inmenin nasıl bir şey olduğu bundan önce birçok kez tecrübe edildi. Defalarca parmağımızın ısırıldığı deliğe yeniden parmak sokmanın izah edilebilir bir yanı olamaz.

Bugün Türkiye oldukça önemli bir konumdadır. Bu konumu ona savaşı engelleme imkanı verebilir. Çünkü dünya çapında yalnızlığa itilen ve kalabalık kitlelerin tepkileriyle karşı karşıya olan Amerika'nın, Türkiye'nin desteği olmadan son derece riskli bir operasyon başlatması kolay olmayacaktır. Türkiye bu konumunu değerlendirerek savaşı önleyebilirse hem bütün dünyada kalabalık kitlelerin takdirini kazanacak, hem de stratejik konumunu güçlendirecektir. Dolayısıyla uluslararası platformdaki güçler kavgasında Türkiye'nin bu stratejik konumu daha bir ehemmiyet kazanacaktır. Ayrıca iktidar partisine yönelen temayül de artar. Ama Amerikan saldırganlığına, hangi gerekçeyle olursa olsun herhangi bir şekilde destek verilmesi bütün her şeyi bitirir.