ABD Yeni Hesaplar Peşinde

21 Ocak 2003 Salı, Cuma dergisi

Irak meselesi yine gündemin birinci maddesi olmaya devam ediyor. Bu yüzden biz yine gelişmelere paralel olarak Irak meselesine bu hafta da temas etme ihtiyacı duyuyoruz.

Geçtiğimiz hafta içinde yaşanan gelişmeler, bir yandan ABD'nin saldırı konusunda kararlı ve kesin olduğunu gösterme amacı taşıdığı intibaı verirken, bir yandan da yalpalama, tereddüt içinde olduğunu açığa vuruyordu. Tabii Amerika'nın böyle tereddüt içine girmesinde muhtelif etkenlerin rolü vardır. Ancak bizim gördüğümüz kadarıyla birinci rolü Türkiye'nin sergilediği tavır oynamıştır. Biz, daha önce de muhtelif yazılarımızda Türkiye'nin açık desteği olmadan Amerika'nın böyle bir saldırıya girişmesinin kolay olmayacağını dile getirmiştik. Muhtelif vesilelerle bana: "Türkiye bu savaşı önleyebilir mi?" diye soruldu. Ben de: "Önleyemez ama geciktirebilir, gecikmesi de Amerika'nın hesaplarını bozabilir" demiştim. Bazıları da: "Türkiye'nin bu savaşın önüne geçmesi mümkün değil. Amerika, Türkiye istese de istemese de bu saldırıyı gerçekleştirecek. Bari Türkiye hadisenin dışında kalmayarak menfaatlerini kurtarsın" tarzında görüşler ortaya koydular. Bu tür görüşler pragmatizmden ve makyavelist felsefeden etkilenmiş, hadisenin insani boyutunu ikinci plana iten görüşlerdi. Oysa birinci derecede önemli olan Amerika'ya kuyruk olup Türkiye'nin çıkarlarını kurtarmak değil Amerika'nın gelip burada kan dökmesini ve İslam aleminin kalbine ikinci bir hançer saplamasını önlemekti. Bazıları da mevcut hükümetin tavırlarının samimi olmadığını, Irak konusunun daha seçimlerden önce karara bağlandığını ve hükümetin en azından halktan gelecek tepkiyi hafife indirmek amacıyla böyle ikili bir tavır sergilediğini iddia ettiler. Bu görüşte olanlar Abdullah Gül'ün "Ortadoğu" ziyaretinin de barışa destek amacı değil Türkiye'nin karşı karşıya olduğu durumu onlara izah etme ve onları çok fazla tepki göstermemeleri için ikna etme amacı taşıdığını ileri sürdüler. Ben şahsen bu görüşü de onaylamıyorum. Birinci olarak ABD'nin Irak'a yönelik bir operasyona destek vermesi karşılığında AKP'nin iktidara gelmesine göz yumduğu iddiası hatalı bir iddiadır. Çünkü AKP'ye Amerika oy vermedi, iktidara gelmesi için o tayin etmedi. Bu ülkenin halkı seçti. AKP'nin iktidara gelmesi de Amerika'nın göz yummasıyla alakalı bir şey değil bu ülkenin bir sosyal olgusudur. ABD'nin bu derece abartılmasını, o razı olmadan hiçbir siyasi partinin iktidara gelemeyeceğinin iddia edilmesini doğru bulmuyorum. Evet ABD bazı siyasi çalkantılara ve bu çalkantılara bağlı birtakım değişimlere sebep olabilir. Ama eğer her şey onun isteği doğrultusunda tahakkuk ediyor olsaydı bugün Kuzey Kore'yle, Libya'yla, Küba'yla, İran'la, Sudan'la ve daha birçok ülkeyle arasındaki meseleleri söz konusu metotlarla halleder ve bu ülkelerdeki yönetimleri değiştirirdi. Bu ülkelerdeki yönetimler ABD politikalarına rahatça karşı duran ve onun dikte ettiği uygulamaları kesinlikle kabul etmeyen yönetimlerdir. Suudi Arabistan yakın zamana kadar Amerika'nın en yakın dostuydu, ama bugün onun Irak konusunda dikte ettiklerini kabul etmiyor ve açıkça tavır koyuyor. Üstelik geçmişte izlediği politikalar sebebiyle tümüyle Amerika'ya mahkum olduğu ve bazı söylentilere göre yüzlerce milyar dolar parası Amerikan bankalarında dondurulduğu halde. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Bütün bunlar gösteriyor ki her şey Amerika'nın dikte etmesiyle ve onun oyunlarıyla olmuyor. Ben inanıyorum ki yakın gelecekte Amerika'nın gücü daha da zayıflayacak, etki alanı daha da daralacak ve belli bir zaman sürecinden sonra tamamen kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalacaktır. Eski Sovyetler Birliği'nin mirasçısı durumundaki Rusya'nın bugün büyük ölçüde kendi kabuğuna çekildiği gibi.

Bizim bu tür iddiaları tartışmak yerine hükümetin savaş karşıtı tutumunu desteklememiz, savaşa açık kapı bıraktığı noktalarda tavır koymamız gerekir. Yani çizgimizi hükümetin politikalarına göre belirlememiz de doğru olmaz. Bizim için önemli olan doğruların yanında olmak, doğruyu ayakta tutmaktır. Eğer hükümet doğruyu ayakta tutma konusunda bir kararlılık gösterirse bize düşen ona destek, güç ve cesaret vermek olur. Ama herhangi bir noktada doğruya, yapılması gerekene ters bir tutum içine girerse biz yine doğrudan yana tavrımızı muhafaza eder ve hükümetin buna aykırı uygulamasına yahut politikasına karşı tavrımızı açıkça ortaya koyarız.

Ben şahsen: "Şartlar ne olursa olsun Amerika bu savaşı gerçekleştirecek. Amerika hiç kimseyi takmıyor. Bu savaş mutlaka olacak" tarzı düşünceleri başından beri desteklemedim. Benim kanaatime göre Amerika bu savaşın gerçekleşmesini istiyor Çünkü İslam coğrafyasıyla ilgili uzun vadeli bir planı var. Bu planı sadece petrol kuyularıyla ilgili değil. Bunun pek çok boyutu bulunmaktadır ki biz daha önce değişik vesilelerle, yazılarımızda bu boyutlarının bazılarından söz etmeye çalıştık. ABD, planlarını tamamen savaşa endekslemiş durumda ve savaşsız bir şekilde bu planlarını uygulamaya geçirmesinin mümkün olmadığını düşünüyor. İşte bundan dolayı savaş konusunda kararlı veya kararlı görünmeye çalışıyor. Fakat şartlar ne olursa olsun Amerika yine de saldıracak demek hatalıdır. Türkiye eğer savaşa destek vermeme konusunda kararlılığını sürdürürse Amerika en azından savaş planını ertelemek zorunda kalacaktır. Amerika'nın bu konuda kaybedeceği zaman Irak ve genel olarak savaş karşıtları açısından kazanılacak bir zamandır. Bu zaman zarfında ABD gerekçelerini daha çok kaybedeceği gibi savaş karşıtı sesler de yükselmeye başlayacaktır. Öte yandan bu kazanılan zaman zarfında Amerika'nın hesapları biraz daha net ve açık bir şekilde tartışılacak ve tepki gösterenlerin sayısında doğal bir artış olacaktır. Tepki gösterenlerin artması, tepki seslerinin yükselmesi ise Amerika'nın gözünü korkutur. Bakın hiç ummadığımız bir şekilde Amerika'da bile yüz binlerin katıldığı bir savaş karşıtı gösteri düzenlendi. Aslında ABD toplumu medyatik yönden tecrit edilmiş, dünyayla irtibatı kesilmiş bir toplumdur. Bu ülkenin halkını orada içeriye dönük bir şekilde yayın yapan medya organları yönlendirmektedir. Medya organları ise ABD halkına yönelik yayınlarında çoğu zaman gerçekleri gizleyerek veya ters yüz ederek vermektedirler. Örneğin CNN'in bir uluslararası bir de Amerika'ya dönük yayını bulunmaktadır. Haberlerin her iki kanalda verilişinde bayağı farklar görünür. Amerikan halkını yönlendiren medya organlarının % 25'ine tamamen yahudiler hakimdir. Kalanları üzerinde de büyük bir etkileri vardır ve onları büyük ölçüde kendilerine bağlamışlardır. Amerika'daki yahudi lobisi ise Irak'a karşı savaş planını kışkırtanların başında gelmektedir. Tabii savaşı kışkırtanlar kendilerince gerekçeler de uyduruyor ve ellerindeki medya organları vasıtasıyla halka yöneltiyorlar. Bütün bunlara rağmen biz 65 milyon nüfuslu Türkiye'nin dörtte birini barındıran bir şehrinde düzenlediğimiz savaş karşıtı mitingde 10 bin civarında duyarlı insanı ancak bir araya getirebilirken, medya organları vasıtasıyla enformatik yönden tecrit edilmiş, insani değerleri ikinci plana itip ülkesinin çıkarlarına öncelik veren bir çoğunluğun yaşadığı 280 milyon nüfuslu Amerika'da yüz bin kişinin katıldığı bir savaş karşıtı miting düzenlenmesi önemli bir gelişmedir. İşte bu sebeple diyoruz ki eğer, savaş planı uzar da dünyadan tecrit edilmiş Amerikan toplumu, gerçekleri ters yüz ederek kendilerine yansıtan medya organlarının iddialarının aslında doğru olmadığını biraz daha yakından görme imkanı bulabilirse ABD'nin işi daha da zorlaşacaktır. Çünkü ABD yönetimi, dünya halklarının tepkilerini o kadar ciddiye almayabilir ama kendi halkının tepkilerini mutlaka ciddiye alma ihtiyacı duyacaktır.

İşte bütün bu gelişmeler karşısında, zorlanmaya başlayan Amerika'nın bugün yalpalamaya, tereddütler içine düşmeye başladığını görüyoruz. Bunun değişik sebepleri var.

Birinci sebep yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Türkiye'nin destek vermeme konusundaki kararlılığını sürdürmesidir. Bir zamanlar Türkiye'ye tarih vererek, "26 Aralık 2002'ye kadar kararınızı bize bildirin" diyen ABD'nin bugün genelkurmay başkanının ağzıyla "Türkiye'nin kararını sabırla bekleyeceğiz" dediğini görüyoruz. Demek ki biz Amerika'nın o içi boş tehditlerini, sıkıştırmalarını boşuna abartıyormuşuz. Bu gelişmelerin beni haklı çıkarmasına doğrusu seviniyorum. Okuyucularımıza Amerika'nın sözcülüğünü yapan medyanın ABD'yi temsilen yaptığı tehditleri de ciddiye almamalarını tavsiye ediyorum. Bu sıralarda Amerika'nın Türkiye'ye olan ihtiyacı Türkiye'nin ona olan ihtiyacından fazladır. Bu durum önümüzdeki dönemde de Türkiye lehine gelişecektir. Çünkü Amerika'nın Irak'a operasyon planından geri adım atması durumunda konumundaki zayıflama artacak ve ekonomik sıkıntıları gittikçe büyümeye başlayacaktır. Ayrıca ABD-AB ilişkilerinde ve rekabetinde Türkiye kilit bir noktada bulunmaktadır. Bu yüzden Amerika'nın tehditlerinin abartılması, "destek vermezseniz Beyaz Saray meşgul çalar" gibi içi boş ve anlamsız tehditlerin ciddiye alınması yersizdir.

İkinci sebep, tepkilerin Amerika'nın içine de sıçramasıdır. Bunun da ABD yönetimini neden etkilediğini yukarıda belirttik.

Üçüncü sebep ise BM Silah Denetçileri Heyeti ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın Irak'ta yaptıkları araştırmalarla ilgili rapor verecekleri tarihin yaklaşmasıdır. Aslında ABD bu araştırmalardan kendisini haklı çıkaracak bir şey çıkmayacağını biliyordu ve bunun için acele ediyordu. Çünkü o savaşı bir oldu bittiye getirerek BM'in gönderdiği heyetlerin verecekleri raporları beklememeyi, raporları arada kaynatmayı planlıyordu. Ama Türkiye'nin destek vermemesi sebebiyle istediğini yapamadı. Bu durumda zaman uzadı ve söz konusu raporun verileceği tarih yaklaştı. Artık o rapor ortaya çıkmadan bir şey yapma imkanı yok. Rapor ortaya çıktığında da kullandığı tüm gerekçelerin elinden alınmış olacağını görecek. Bu yüzden eski söylemlerini, toplu imha silahlarıyla ilgili iddialarını rafa kaldırdı ve meseleyi tamamen Saddam'a bağlamaya başladı. Dolayısıyla "Saddam sürgüne gönderilirse biz savaştan ve muhakemeden vazgeçeriz" diyor.

Aslında biz biliyoruz ki Saddam'ı başta Irak halkı olmak üzere kimse istemiyor. Ama Amerikan saldırganlığının ve tehditlerinin başarılı olmasını da istemiyoruz.

Aslında Amerika'nın meselesi Saddam'ın varlığıyla veya sürgüne gönderilmesiyle ilgili değil. Onun şimdi tüm çabaları prestijini kurtarma amacı taşıyor. Ayrıca Saddam'ı göndermesi durumunda orada kendisinin kontrol edebileceği ve kendisiyle işbirliği içinde bir yönetimin iş başına gelmesini sağlamayı planlıyor olabilir. Böyle bir şeyi başarması durumunda Irak'a yine siyasi ve askeri yönden yerleşme imkanı bulacağını düşünüyordur. Ayrıca Irak'a saldırının amaçlarından bazılarının bu yolla da gerçekleştirilmesi mümkün olabilecektir. Örneğin ülkenin üçlü veya en azından ikili bir federasyona dönüştürülmesi ve kuzeyde ABD'nin üs kurmasına, siyonistlerin yatırım yapmalarına ve önce sanayi yoluyla, sonra da demografik yönden yahudilerin yerleşmelerine izin verecek bir kukla otoritenin oluşturulması mümkün olacaktır. Ayrıca ABD, Filistinli mültecilerin Irak'a yerleştirilmesi konusunda Saddam muhalifleriyle anlaşmış durumda. Dolayısıyla İsrail işgal devletini rahatlatmayı amaçlayan bu planın uygulamaya geçirilmesi belki bu yolla da mümkün olabilecektir. Eğer birinci merhalede Irak'ta kukla ve ABD tarafından kontrol edilebilen bir yönetim oluşturulur, ikinci merhalede de Kuzey Irak'ta ABD askeri üssü kurulursa Amerika'nın bölgeye siyasi ve askeri yönden yerleşmesi planının gerçekleşmesi mümkün olabilecektir.

Görünen o ki ABD savaş konusunda iyice yalnız kaldığı için şimdi savaşsız formüller üzerinde ciddi ciddi düşünmeye ve savaşa endekslenmiş planlarını savaşsız bir şekilde nasıl uygulamaya geçirebileceğinin hesaplarını yapmaya başlamış durumda. Bu arada Körfez'e asker yığması devam edecektir. Çünkü bu askerler hem hadisenin psikolojik savaş boyutunu oluşturacak hem de ileriye dönük hesaplarda orada oluşturulacak tehdit gücünü şekillendireceklerdir.