ABD Savaşta Israrlı

Aralık 2002, Nida dergisi

Amerika Başlı Başına Bir Tehdit

Dünya kamuoyu aylardan beridir Amerikan emperyalizminin savaş tehditlerinden kaynaklanan gündeme kilitlenmiş durumda. Amerika'nın bu saldırgan tutumu aslında bütün insanlık için bir tehdit niteliği taşımaktadır. Çünkü dün Afganistan halkının tepesine bomba yağdıran, bugün Irak halkını tehdit eden zaman zaman da saldırılar gerçekleştiren Amerika'nın yarın hedefe hangi halkı yerleştireceği bilinemez. Ayrıca ABD'nin izlediği tutum bu ülkenin güncel tabirle bir "savaş etiği"ne sahip olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla onun elindeki silah gücü bütün insanlık açısından bir tehdit ve tehlike arz etmektedir. Üstelik bu devlet silahsızlanma ile ilgili uluslararası anlaşmaların hiçbirine uymamakta, bu anlaşmaları kendisi için bağlayıcı olarak görmemektedir. Bu gibi sebeplerden dolayı insanlığın Amerika'nın saldırgan tutumu karşısında ortak tavır sergilemesi ve onun elindeki tehdit gücüne karşı bir global işbirliği geliştirmesi gerekmektedir. Aksi takdirde insanlık kendisini sürekli "ABD tehdidi" ile karşı karşıya hissedecektir.

ABD Güdümlü Medya Kamuoyunu Yanıltıyor

Amerika'nın sergilediği global terörün bir kötü yanı da çıkarcı medyayı yanına alması ve bu yüzden dünya kamuoyunu yanıltma yoluna gitmesidir. Amerika, belli çıkar hesapları ve global saltanat için yürüttüğü saldırgan politikasını haklı gösterebilmek için "terör"olgusunu kullanmaktadır. Bu amaçla kendisinin saldırgan tutumunu "teröre karşı savaş" olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır. Çıkarcı medya organlarını ellerindeki maddi imkanlarla besleyerek, bu konuda yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmektedir. Ayrıca bu konudaki iddialarına malzeme oluşturmak amacıyla zaman zaman çeşitli eylemleri ve saldırıları planlayabilmekte, gerçekleştirilmesi için gereken şartları oluşturmaktadır. Endonezya'nın Bali adasında meydana gelen patlamaları objektif bir yaklaşımla tahlil edenler bu patlamaların arkasında Amerika'nın olabileceği ihtimalinin kuvvetli olduğu üzerinde ittifak etmektedirler. Özellikle 11 Eylül olaylarıyla birlikte başlayan dönemde terör tehdidinin dikkat çekici bir şekilde öne çıkması bu açıdan düşündürücüdür.

Amaç Saldırı Terör Bahane

Amerika'nın tehditçi ve saldırgan tutumunun dikkat çekici bir yönü de kullanılan gerekçeyle hedef alınan cihetler arasında çoğu zaman herhangi bir irtibat olmamasıdır. Örneğin Amerika, 11 Eylül olaylarını gerekçe göstererek sözde "teröre karşı savaş" başlattı. Bush'un da itirafıyla bu aslında İslam alemine karşı başlatılmış yeni bir haçlı seferiydi. Ancak gerçekleştirilecek saldırıların dünya kamuoyunun çok fazla tepkisine maruz kalmaması için "terör olgusu"ndan yararlanılması gerekiyordu ve 11 Eylül saldırıları bu konuda sosyo-psikolojik zemini hazırladı. Olayların sıcaklığı devam ederken Amerika hemen hedefi belirledi ve önce medyatik saldırı başlattı. Ardından Afganistan'a saldırı gerçekleştirildi. Bu savaşta, suni de olsa kullanılan gerekçeyle saldırı arasında bir irtibat kurulmuştu. Afganistan'ın hemen ardından Irak'ın hedefe yerleştirilmesi "yeni haçlı seferi"nin önceden planlanmış ve birtakım siyasi hesaplara dayanan savaş olduğunu ortaya çıkardı. Çünkü kullanılan gerekçeyle Irak'a yöneltilen tehdit arasında bir irtibat kurulamıyordu.

Terör Tutmayınca Toplu İmha Silahları

Irak'a yönelik düşmanca tavrı ve savaş çağrıları konusunda "terör" gerekçesini kullanmakta zorluk çeken ABD, daha sonra başka gerekçeler aramaya başladı. Oysa işin başlangıcında ABD bu savaşını "teröre karşı savaş" olarak lanse etmişti. "Terör" gerekçesinin işe yaramaması üzerine başka gerekçeler araması ABD'nin planlarını savaşa endekslediğinin bir göstergesiydi. Yani ABD açısından asıl amaç savaştı. Dolayısıyla onun için önemli olan ortada savaşı haklı kılacak bir sebebin olması değil, savaşa yapmacık, göstermelik de olsa bir sebep, gerekçe bulunmasıydı. Normal şartlarda savaş bir başka çözüm olmadığı zaman başvurulması söz konusu olan bir metottur. Ama ABD için başlı başına bir formül, dünya üzerindeki saltanatın güçlendirilmesi için kullanılması gereken en önemli metotlardan bir metottur. İşte bu yüzden Amerika, silahlanmaya büyük önem vermiş, bu alana astronomik miktarlarda para tahsis etmiştir. Öyle ki ABD'nin silahlanmaya ve askeri mekanizmaya tahsis ettiği para, onlarca geri kalmış ülkenin bütçelerinin toplamına eşittir. Zaten Amerika'nın silahlanmaya ve askeri mekanizmaya bu kadar büyük miktarlarda para tahsis etmesi dünyadaki geri kalmışlığın en önemli sebeplerinden biridir. Çünkü ABD bu kadar parayı temin edebilmek için global ekonomide çeşitli ayak oyunları oynamakta, muhtelif ülkelerin sanayilerini geliştirmelerine engel olmakta, siyasi baskı araçlarını kullanarak onları ihtiyaç duydukları sanayi ürünlerini kendisinden almaya zorlamakta, yine onları kendi topraklarından çıkardıkları hammaddeleri ve ürettikleri ürünleri oldukça ucuz fiyatlarla kendisine satmaya mecbur etmekte, bu amaçla kotalar koymakta, IMF ve Dünya Bankası yoluyla onları kendisine borçlandırmakta, verdiği borçlar karşılığında büyük miktarlarda faizler almakta ve daha birçok emperyalist oyunlar oynamaktadır. Bütün bu gerçekler gösteriyor ki ABD emperyalizmi bugünkü insanlığın en büyük belalarından biridir. Bu beladan kurtulmak için insanlığın ortak bir tavır sergilemesi gerekmektedir. Artık ABD güdümlü medyanın yanıltmalarından kurtularak gerçekleri yakından görmeye ve ona göre tavır sergilemeye ihtiyacımız var. Bu hususa parmak bastıktan sonra yeniden ABD'nin Irak'a yönelik düşmanca tutumuna dönelim.

Saddam'ın Silahları ABD'yi Neden Korkutuyor?

ABD, İslam coğrafyasına yönelik yeni saldırı kampanyasında gerekçe olarak kullandığı "terör" olgusunu Irak konusunda pek kullanamayınca bu kez bir başka gerekçeye sarıldı. ABD'nin iddiasına göre Saddam'ın elinde hala toplu imha silahları vardı ve bu silahlar bölgedeki tüm ülkeler açısından bir tehdit unsuruydu. İşin gerçeğinde Saddam'ın elindeki toplu imha silahlarının Irak'a komşu ülkeler için tehdit unsuru olması Amerika'yı çok fazla ilgilendirmez. Geçmişte İran'a karşı savaşında Saddam yönetimini en çok silahlandıran ABD olmuştur. Bu silahlandırmada Saddam'ın toplu imha silahları tedarik etmesine ve geliştirmesine de yardımcı olmuştur. Halepçe katliamında kullanılan toplu imha silahlarının ABD kaynaklı olduğu muhtelif raporlarda gündeme getirilmiştir. Saddam'ın elindeki silahlar Amerika'yı sadece İsrail işgal devleti açısından ilgilendirmektedir. Gerçi bu hakikat zaman zaman ABD'nin açıklamalarına da yansımaktadır. Fakat ABD yönetimi bazen söz konusu silahların Irak'a komşu diğer ülkelere yönelik tehdidinden dolayı da endişe duyuyormuş gibi bir hava oluşturmaya çalışarak saldırgan politikasına kendince "insancıl" bir gerekçe göstermeye çalışıyor. Oysa böyle bir gerekçeden yola çıkarak bir ülkenin halkını topluca imha etmeye kalkışmanın "insancıl" bir yönünün olamayacağı apaçık bir şekilde ortadadır.

BM Baskısıyla Savaşa Destek Bulma Çabası

İşin gerçeğinde ABD için önemli olan savaşın gerekçesinin oluşması ve bu konuda uluslararası platformda destek sağlanmasıydı. Çünkü o bu kez aradığı desteği bulamamanın sıkıntısı içindeydi. Afganistan'a yönelik saldırıda dünyadaki etkili güçler, 11 Eylül olaylarının oluşturduğu havanın etkisiyle ABD saldırısına destek vermişlerdi. Ancak Irak'a yönelik saldırı planında hesaplar karışmış ve Amerika aradığı desteği bulamamıştı. ABD, politik oyunlarla, "ya bizden yanasınız, ya da terörden" tarzı köktenci açıklamalarla arzuladığı desteği elde edemedi. Bu kez BM'i devreye sokarak onun yaptırım gücünü kullanmak ve bazı devletleri bu yolla destek vermeye zorlamak istedi. BM'i devreye sokması durumunda en azından savaşının "uluslararası yasama" mantığına göre bir dayanağa dayandırılacağını ve kendisine destek vermeyen ülkelerin en azından köstek olmaktan çekineceklerini hesap ediyordu. ABD'nin bu yöndeki çabaları üzerine BM nezdinde bir çözüm arayışı faaliyeti başlatıldı ve sonuçta, Irak'a en azından savaş öncesinde bir fırsat verilmesi için formül bulunması kararlaştırıldı. Bu amaçla da BM Güvenlik Konseyi'nden 1441 sayılı karar çıkarıldı. (Biz daha önce bu kararın içeriği ve uygulanış takvimi hakkında ayrıntılı bilgiler içeren bir yazı yazdık. Bkz. ABD'nin Dayattığı BM Kararı.)

Karara Rağmen ABD Tahrikleri

1441 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını incelediğimiz zaman tamamen ABD'nin isteğine göre şekillendirildiğini ve onun tarafından dayatıldığını görürüz. Zaten ABD için önemli olan da bu kararın uygulanması ve Saddam'ın elindeki toplu imha silahlarının bulunup imha edilmesi değil savaşın gerekçesinin "uluslararası yasama" mantığına göre bir gerekçeye dayandırılmasıydı. Bu yüzden de kararın metni Saddam'ın onurunu iyice rencide edecek bir tarzda hazırlanıp sunulmuştu. Öte yandan kararın Güvenlik Konseyi'nden çıkarılıp Saddam'a sunulmasından sonra onun cevabını vermesi için kendisine tanınan süre içinde ABD yönetimi sürekli tahrikçi bir tutum izledi. Bu amaçla: "Irak'ın bu kararın uygulanış merhalesinde herhangi bir zorluk çıkarması halinde bunu savaş sebebi sayarız" şeklinde açıklamalar yaptı. Bu açıklamalarla ABD, Saddam'a: "Sen bu kararı kabul etsen de yine elimizin sıcaklığını sürekli ensende hissedeceksin. Savaş tehdidinden yine de kurtulamayacaksın" mesajının verilmesi amaçlanıyordu. ABD bu tahriklerinin Saddam'ı etkileyeceğini ve onun kararı geri çevireceğini bekliyordu. Ne var ki onun beklediği olmadı ve Saddam kararı şartsız olarak kabul etti.

BM Kararı Amerika'yı Tatmin Etmedi

Şimdi kararın uygulamaya geçirilmesi merhalesi başlatıldı ve gerek BM Silah Denetçileri Heyeti ve gerekse Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın adamları Irak'ta arama faaliyetlerini fiilen başlattılar. Öte yandan Irak da elindeki silahlarla ilgili olarak kendisinden istenen raporu hazırlayıp BM'e sundu. Silah teftişi için Irak'a gidenler kendilerine herhangi bir zorluk çıkarılmadığını ifade ettiler. Raporun sunulması konusunda da henüz herhangi bir problem söz konusu değil. Böyle olmasına rağmen ABD saldırgan tutumundan vazgeçmedi ve savaş tehditlerini sürdürüyor. Sadece tehdit yapmakla yetinmeyip yoğun bir şekilde savaş hazırlıklarını da sürdürüyor. Bu arada bir yandan psikolojik savaşını etkili bir şekilde sürdürüyor. Yani BM kararı ve bu kararın uygulamaya geçirilmesi ABD'yi tatmin etmedi. O vahşi savaş ve saldırı konusundaki ısrarını sürdürüyor. Bu durum da ABD açısından önemli olanın "terör" ya da "toplu imha silahları" değil, savaşın gerekçesinin oluşturulması olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Çünkü Amerika, bölgeyle ilgili tüm hesaplarını savaşa endekslemiştir ve her şeye rağmen savaşın zeminini oluşturmak için ısrar etmektedir.

Bütün Planlar Savaşa Endekslenmiş

Peki Amerika Irak'a yönelik savaşta neden bu kadar ısrarlı davranıyor? Savaş Amerika'ya ne kazandıracak? Aslında bu savaşın ABD ile İsrail'in ortak planı olduğunu özellikle vurgulamakta yarar görüyoruz. Irak'la ilgili olarak hem Amerika'nın hem de İsrail'in birtakım planları bulunmaktadır ki biz bu planlara bazı yazılarımızda dikkat çektik. Bu planlar bizim tahminlerimiz, varsayımlarımız değil, bizzat İsrail ve Batı medyasına yansıyan bazı önemli bilgilerden çıkardığımız neticelerdir. Birinci olarak İsrail işgal devletinin Kuzey Irak veya bir diğer adıyla Irak Kürdistanı ile ilgili önemli planları ve hesapları bulunmaktadır. Bu amaçla İsrail işgal devleti bölgedeki bazı siyasi oluşumlarla özellikle de Barzani hareketiyle yıllardan beridir irtibat halindedir. Aksa İntifadası sürecinde Filistin topraklarından tersine göçün yani bu toprakları terk etme hareketinin hızlanması Kuzey Irak'la ilgili hesapların biraz daha gün yüzüne çıkmasına sebep oldu. Nitekim bir İsrail gazetesinde "Alternatif İsrail" formülünden söz edilirken bu konuyla ilgili bazı önemli ipuçları verilmişti. Söz konusu gazetede yahudilerin işgal altındaki Filistin topraklarından (onların isimlendirmeleriyle İsrail'den) güvenlik gerekçesiyle kaçtıklarına vurgu yapılıyor ve bunlar için Alternatif İsrail formülü bulunmasına ihtiyaç olduğu vurgulanıyordu. İşgalci siyonistler işte Kuzey Irak bölgesini "Alternatif İsrail" projesi için en uygun bölge olarak görmektedirler. Çünkü burası aynı zamanda siyonistlerin "Arz-ı Mev'ud" olarak gördükleri bölgelerin içinde yer almaktadır. Ayrıca bu bölgenin büyük miktarda yatırıma ihtiyacı var ve yahudi sermaye sahiplerinin buralara yatırım yapmaları durumunda yahudi nüfusun kademeli bir şekilde getirilip iskan edilmesi kolay olacaktır. Yani geçmişte Filistin topraklarında izlenen metodun bir benzerinin bu bölgede izlenmesi için şartların müsait olduğu düşünülmektedir.

ABD Askeri Tehdit Gücünü Artırma Çabasında

Amerika'nın hesaplarına gelince: Yukarıda da dikkat çektiğimiz üzere ABD'nin dünya üzerindeki sultası birinci derecede askeri gücüne dayanmaktadır. Bilindiği üzere Doğu blokunun çökmesinden sonra ABD dünya üzerinde tek merkezli bir hakimiyet kurmak için muhtelif formüller geliştirmeye başladı. Ancak onun bu formülleri daha sonra AB, Rusya ve Çin başta olmak üzere bazı güç merkezlerini rahatsız etmeye başladı. Onlar bu rahatsızlıklarını muhtelif politikalarla dışa yansıttıkları gibi Amerika ile bir güç yarışına da girmeye başladılar. Bu güç yarışında Amerika, ekonomik yönden sürekli kayıplar verdi. Bu durum karşısında rekabete dayalı bir ekonomik politikanın izlenmesi durumunda Amerika'nın zaman içinde daha büyük kayıplar vereceği ve gittikçe gücünü kaybedeceği anlaşıldı. Bu yüzden de Amerika askeri tehdit gücünü artırma metoduna ağırlık vermeye başladı. İşte bu amaçla özellikle İslam coğrafyasında yeni askeri üsler kurma planları yapmaya başladı. Amerika bu üsleri birer tehdit noktası olarak kullanmayı planlamaktadır. Bu tehdit noktalarını kullanarak kendisiyle uzlaşma halinde olmayan ülkelerin yönetimlerini ya kendine boyun eğmeye zorlayacak ya da tümüyle değiştirecektir. Kendisiyle uzlaşma halinde olan ülkelerin bağlılıklarını ise artıracaktır. Örneğin ekonomik alandaki tercih alanlarını daraltacak, onları kendisiyle işbirliğini güçlendirmeye zorlayacaktır. Çünkü ABD ekonomik rekabette kayıp vermeye devam ederse bu askeri gücünü de kaybetmesine sebep olacaktır. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Amerika askeri mekanizmaya ve silahlanmaya büyük miktarlarda para tahsis etmekte bunun için gerekli kaynakları da global ekonomideki ayak oyunlarıyla, zorlamalarla vs. sağlamaktadır.

Kuzey Irak'a Askeri Üs Kurma Hesapları

Amerika işte bu gibi hesaplarından dolayı Kuzey Irak'a güçlü bir askeri üs kurmayı planlamaktadır. Bu askeri üs bölgedeki tüm ülkelere karşı bir tehdit noktası olarak kullanılacaktır. ABD bu tehdit noktasını kullanarak bir sonraki merhalede İran'ı hedef almayı planlamaktadır ki bu konudaki hesapları bazı açıklamalarına da yansımıştır. Bir yandan da başta Arap yarımadasındaki ülkeler olmak üzere bölgedeki tüm ülkelerin kendisine olan bağlılıklarını artırmayı ve ekonomik tercih alanlarını daraltmayı hesaplamaktadır. Tabii bu arada oradaki askeri tehdit gücünü bölgedeki petrol kaynakları üzerinde hakimiyetini güçlendirmek amacıyla da kullanacaktır. Bu tehdit gücünü aynı zamanda İsrail işgal devletinin geleceğini garantiye almak için de değerlendirecektir.

Kürt Meselesine Çözüm İddiaları Samimiyetten Uzak

ABD ve İsrail'in bu hesaplarını göz önünde bulundurursak Kuzey Irak'la ilgili planların Kürt meselesine çözüm getirme, Kürtlerin bölgede müstakil veya özerk bir yönetim kurmalarına imkan sağlama gibi bir amaca yönelik olmadığını görürüz. Ama ne yazık ki, planların asıl amaçları gizlenerek daha çok "Kürt meselesine çözüm" iddiası öne çıkarılmaktadır. Oysa bu yöndeki iddialar tamamen kamuflaj aracı olarak değerlendirilmekte ve arka planda başka hesaplar yapılmaktadır. Zaten ABD ve siyonistlerin Kürt meselesine çözüm bulma gibi bir amaç taşıyabileceklerini düşünmek büyük bir iyimserlik olur. Böyle bir iyimserlik ise hiç de akıllıca bir iyimserlik olamaz. Bölgede bir Kürt otoritesi veya devleti kurulsa bile bu, güdümlü, kontrollü bir otorite ya da devlet olacak; ondan sadece sözünü ettiğimiz planların hayata geçirilmesi için zemin oluşturulmasında yararlanılacaktır.

Türkiye İçin de Ciddi Tehditler Olabilir

Gerek ABD'nin ve gerekse siyonistlerin Irak'la özellikle de Kuzey Irak'la ilgili hesapları Türkiye'yi yakından ilgilendirmektedir. Mesele sadece savaşın getireceği külfetten ibaret kalmayacaktır. Gerek siyonistlerin Kuzey Irak'la ilgili hesapları gerekse ABD'nin bölgede bir askeri tehdit gücü oluşturması Türkiye açısından son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Her şeyden önce siyonistlerin "Arzı Mev'ud" emellerinin Türkiye açısından da bir tehdit olduğunu ve onların bu emellerinden asla vazgeçmeyeceklerini unutmamak gerekir. Dolayısıyla onların orada bir ağırlık oluşturmaları durumunda Türkiye'ye doğru genişleme çabası içine girmelerinin hiç de ihtimal dışı olmadığını her zaman hatırımızda tutmalıyız. Amerika'nın askeri tehdit gücü ise Türkiye'nin ekonomik açılım ve yatırım konusunda tercih alanını daraltmaya çalışacaktır. Amerika'nın bugün Türkiye'nin dostu gibi görünmesi kimseyi yanıltmamalı ve düne kadar ABD'nin çok yakın dostu olan Suudi Arabistan'ın bugün içine düştüğü durumdan ibret alınmalıdır.

Türkiye'nin Tavrı Belirleyici Olacaktır

ABD'nin Irak'a yönelik savaş planında Türkiye'nin tavrı belirleyici olacaktır. Çünkü ABD savaş planında aradığı desteği bulamamıştır. Irak da BM Güvenlik Konseyi kararının uygulanması konusunda herhangi bir zorluk çıkarmadı, kendisinden istenen raporu da hazırlayıp verdi. Öte yandan gönderilen teftiş heyetleri toplu imha silahlarıyla ilgili iddiaları doğrulayacak belgeler sunabilmiş değiller. Zaten bu tür silahlar bulunsa bile Irak yönetiminin bu silahların imha edilmesi konusunda herhangi bir zorluk çıkarmaması durumunda karar uygulanmış, savaş gerekçesi ortadan kalkmış olacak. Bu durum karşısında ABD savaş planını BM dayanağına dayandırmış olmayacak dolayısıyla uluslararası platformda yine destek bulamayacak. Irak'a komşu ülkeler içinde ise Kuveyt dışında hiçbir ülke Amerika'ya hava ya da kara sahasını açmıyor. Kuveyt ise istekli değil, Amerika'ya mahkum olduğu için zorluk çıkarmaktan çekiniyor. Fakat Kuveyt'in sağlayacağı lojistik destek Amerika'nın ihtiyacını karşılamayacaktır. Bu durum karşısında Türkiye'nin sergileyeceği tavır belirleyici olacaktır. Çünkü Türkiye'nin destek vermemesi, hava ve kara sahasını Amerika güçlerine kullandırmaması durumunda Amerika'nın savaş planını gerçekleştirmesi kolay olmayacaktır. Biz Türkiye'de gerek askeri gerekse sivil mekanizmanın böyle bir savaşa hiçbir yönden sıcak bakmadıklarını ve bu savaşın her bakımdan Türkiye'nin aleyhine olacağı konusunda ittifak halinde olduklarını düşünüyoruz. Ancak bu konudaki kanaatlerin pratiğe de yansıtılması ve Amerika'nın savaş planlarına hiçbir şekilde destek verilmemesi gerekir. Türkiye'deki yönetimin bu konuda başarılı olabilmesi için sivil organların savaşa karşı seslerini biraz daha yükseltmeleri gerekmektedir.