Amerika ve İsrail'e Yaranma Çabaları

10 Aralık 2002 Salı, Cuma dergisi

Amerika'nın dünya üzerinde tek merkezli bir hakimiyet kurma çabaları bilindiği üzere 11 Eylül olaylarından önce, Doğu blokunun çökmesiyle birlikte başladı. Bu olaydan sonra ABD önce "yeni dünya düzeni" adını verdiği bir teoriyi gündeme getirerek bu yöndeki çabalarını hızlandırmaya başladı. Bundan önceki Körfez Savaşı'nın şartlarını oluşturması ve bu savaş için bütün dünyayı yanına toplaması da böyle bir amaca yönelikti. Fakat Amerika'nın bu yöndeki çabaları zaman içinde Avrupa ülkelerini, AB'ni, Rusya'yı ve Çin'i rahatsız etmeye başladı. Bu rahatsızlık bir güç yarışıyla kendini gösterdi. Bu güç yarışında sömürgeci güçler Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında olduğu gibi savaş imkanlarını birbirlerine karşı kullanma yerine ekonomik ve siyasi yönden otoritelerini genişletme, rekabette üstün çıkma çabaları içine girdiler. Çin ve Rusya kendi aralarında bir ittifak oluşturarak üç Asya ülkesini daha yanlarına alıp Şanghay İttifakı'nı kurdular. AB ekonomik alanda Amerika'ya fark atmaya çalıştı ve bu yöndeki çabalarında bayağı başarılı da oldu. Çünkü global alanda rekabete dayalı ekonomik hesaplarda Amerika epey kayıp verdi. Gidişatın böyle devam etmesi durumunda Amerika ekonomik alanda günden güne kayıp verecektir.

Amerika'nın ekonomik alanda kayıp vermesi siyasi otoritesini ve dünya üzerindeki yaptırım gücünü de kaybetmesine sebep olacaktır. Çünkü Amerika'nın bu alandaki otoritesi askeri tehdit gücüne dayanmaktadır. ABD bu tehdit gücünü koruyabilmek için her yıl silahlanmaya ve askeri mekanizmasını geliştirmeye yüzlerce milyar dolar harcamaktadır. Bu paraları bulabilmesi ise dünya ülkelerini sömürmesine bağlıdır. ABD yönetimi ihtiyaç duyduğu paraları bulabilmek için ekonomide çeşitli ayak oyunlarına ve baskı araçlarına başvurmaktadır. Geri kalmış ülkelere kotalar uyguluyor. Kendi sanayilerini geliştirmelerine engel olarak sanayi ürünlerini kendisinden almalarını şart koşuyor. IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla onları kendisinden borç almaya zorluyor. Sonra da verdiği borç paralar karşılığında onlardan yüklü miktarlarda faiz alıyor, böylece onları inek sağar gibi sağıyor. Geri kalmış ülkelerde çıkan hammaddeleri kendilerinin işlemelerine fırsat vermeyerek onları kendisine veya kendisinin güdümündeki sanayi kuruluşlarına satmalarını sağlıyor. Dünya piyasalarına karşılıksız dolar sevk ederek doları adeta altın gibi değerlendiriyor. Bugün dünya piyasalarında dolaşan dolarların en az yüzde sekseninin reel karşılığının olmadığı sanılmaktadır. ABD bu kadar doları tıpkı altın satar gibi sattı ve karşılığında büyük gelirler elde etti. Tabii bu gibi yollarla geri kalmış ülkeleri sömüren ve soyan ABD, otoritesini ve tehdit gücünü kaybettiği takdirde geri kalmış ülkeler kendilerini ona mahkum hissetmeyecek biraz daha serbest hareket edecek, global anlamda serbest piyasa ekonomisi gelişecektir. Doların reel karşılığı olmadığından dünya piyasalarında eskisi gibi dolara rağbet olmayacak bu yüzden de değeri hızla düşecektir. Son yıllarda da basite alınamayacak bir düşüş kaydetmiştir.

İşte bu durumu gören Amerika, "yeni dünya düzeni" teorisini hayata geçirme konusunda ilk atağından istediği sonucu elde edemeyince 11 Eylül olaylarından sonra yeni bir atağa geçti. Bu olayları sebep-sonuç ilişkisi açısından tahlil ettiğiniz zaman doğal olarak zihninizde birtakım tereddütler oluşmaktadır ve: "Acaba bu olaylarla ilgili olarak medyanın kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştığı iddiaların tümü ABD'nin kendi senaryoları mıdır?" sorusunu sorma ihtiyacı duyuyorsunuz. Amerika 11 Eylül olaylarından sonra yeniden askeri gücünü konuşturma ve böylece dünya üzerinde askeri tehdit gücüne dayalı otoritesini güçlendirme çabaları içine girdi. Bu yöndeki çabalarını meşru kabul ettirebilmek için de "teröre karşı savaş" olarak lanse etti. Amerika yönetimi bu arada dünya ülkelerine de: "Ya bizden yanasınız ya da terörden!" diyerek tüm dünya ülkelerini kendisinin yanında yer almaya zorlama çabaları içine girdi. Fakat zaman içinde ortaya çıkan gerçekler gösterdi ki "teröre karşı savaş" iddiası sadece bir bahaneydi ve Amerika'nın asıl niyeti dünya üzerindeki askeri hakimiyetini daha da güçlendirmek suretiyle hem siyasi hem de ekonomik çıkarlarını kurtarmaktı.

11 Eylül olaylarının oluşturduğu sosyo-psikolojik havayı hızlı bir şekilde değerlendirmeyi başaran Amerika Afganistan'a yönelik saldırıda birçok ülkenin yanında yer almasını sağladı. Ancak gerçekte teröre karşı savaş değil de İslam dünyasına karşı yeni bir haçlı seferi mahiyeti taşıyan ve yıllarca sürebileceği önceden ilan edilen savaşın Irak merhalesine gelinince ABD, İngiltere ve İsrail'le birlikte bir şeytan üçgeni oluşturup kaldı. Avrupa ülkeleri, Rusya, Çin, Arap ülkeleri bu savaşa karşı çıktı. Dünya kamuoyu da genel olarak savaşa tepki gösterdi ve halen de tepki göstermeye devam ediyor. Bu durum karşısında Amerika geçmişte kendisine bağlamış olduğu ülkeleri çeşitli yönlerden sıkıştırmaya başladı. Bu sıkıştırmaların tüm amacı söz konusu ülkelerin her ne şekilde olursa olsun Amerika'ya destek vermelerini sağlamaktadır. Ancak o ülkeler böyle bir savaşa destek vermelerinin kendi açılarından da önemli riskler taşıdığını görüyorlar. Ayrıca yönettikleri halkların da böyle bir savaşa şiddetle karşı olduğunu, dolayısıyla bu savaşa destek vermelerinin aynı zamana halklarıyla savaş anlamına geleceğini biliyorlar. Bu durumda kendilerini iki değirmen taşı arasında hissediyorlar. Bu durum karşısında kendilerini Amerika'ya başka yönlerden kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bir bakıma Amerika'ya: "Sen bizi savaş konusunda fazla sıkıştırma biz sana daha başka ve senin açından çok da basite alınamayacak konularda hizmetçilik yapalım" demeye çalışıyorlar. Tabii İsrail işgal devleti de Amerikan emperyalizminin gölgesinde ve himayesinde hayatını sürdürüyor. Dolayısıyla Amerika'ya yaranma çabaları yerine göre işgalci siyonistlere yaranma çabalarını da kapsayabiliyor. İşte bu yüzden olmalı ki son zamanlarda, özellikle Amerika'nın Irak'a saldırısı konusunda destek vermeleri ya da en azından engel çıkarmamaları için sıkıştırılan ülkeler arasında bir Amerika'ya ve İsrail'e yaranma yarışının başladığını görüyoruz.

Yemen'in İtirafı

Yemen'de, Ramazan'dan önce bir araba seyir halindeyken tahrip oldu. Önce arabada bomba bulunduğu ve bombanın patlaması neticesinde tahrip olduğu iddia edildi. Ancak yapılan araştırma neticesinde tahribatın bir bomba patlamasından değil havadan atılan bir füzeden kaynaklandığı anlaşıldı. Bunun üzerine ABD saldırıyı sahiplenerek, füze saldırısını kendisinin gerçekleştirdiğini açıkladı. Amerika'nın açıklamasına göre söz konusu arabada el-Kaide üyesi bazı kişiler vardı ve onların öldürülmesi amacıyla arabaya füze atılmıştı. Ancak Amerika'nın arabanın yerini nasıl tespit ettiği merak ediliyordu. Bazılarına göre uydu aracılığıyla tespit etmişti. Uydu aracılığıyla arabanın yerini tespit etmesi mümkündü ama içindekilerin el-Kaide elemanları olduğunu tespit etmesi mümkün değildi. Bütün bunlar merak edilirken Yemen yönetimi ilginç bir itirafta bulunarak arabanın yerini Amerika'ya kendisinin bildirdiğini açıkladı. Yemen'in Amerika'ya bu saldırıdan dolayı tepki göstermesi beklenirken böyle bir itirafta bulunması gerçekten ilginç bir gelişme oldu. Ancak itiraf önemli bir gerçeğin açığa çıkarılması anlamına geliyordu.

Yemen uzun süreden beridir Amerika tarafından sıkıştırılıyordu. Birinci olarak eski Körfez Savaşı'nda Amerika'nın yanında yer almadığından dolayı gerek Suudi Arabistan ve gerekse ABD tarafından değişik şekillerde cezalandırıldı. Daha sonra Yemen sahasının kullanılması suretiyle bir Amerikan savaş gemisine ve bir Fransız petrol tankerine yönelik saldırı gerçekleştirildi. Her iki saldırıyı da el-Kaide mensupları üstlendi. Bu ve benzeri eylemlerden dolayı Amerika, Yemen'i savaşı destekleyen ülkeler listesine soktu. Amerika, bu ülkeye sürekli baskı yaparak İslami hareketlerin faaliyetlerini bütünüyle engellemesini istiyor. Ancak böyle bir şeye kalkışması mevcut Yemen yönetimi açısından kolay değildir. Bu tarz bir baskıya gidilmesi Yemen'de ciddi sarsıntıları beraberinde getirebilir. Bu yüzden Yemen yönetimi ABD'ye yaranabilmek için başka yollara başvurmaktadır. Oysa bir ülke yönetiminin kendi ülkesinde ve himayesinde yaşayan insanların yerlerini tespit ederek Amerikan saldırganlarına bilgi vermesi ve onların füze saldırısı gerçekleştirmelerine imkan sağlaması son derece utanç vericidir. Ama dediğimiz sebeplerden dolayı Yemen yönetimi bu utanç verici fiili yapabilmektedir. Tabii bu kadarının Amerika'yı tatmin etmeyeceği ortada. Öte yandan Amerika, bir ülkenin zaaf noktalarını tespit ettiğini fark ettiğinde o noktalardan daha çok yüklenmeye çalışır. Bu yüzden de Yemen'i, ülkedeki İslami oluşumlara yönelik baskılarını kademeli bir şekilde artırması için sıkıştırıyor. Yemen de bir kere Amerika'ya yaranma çabası içine girince bu yöndeki talepleri reddetmekte zorlanıyor.

Suudi Arabistan'ın Açıklaması

Suudi Arabistan, Irak'a yönelik savaşa kesinlikle destek vermeyeceğini açıklayınca Amerika onu her yönden sıkıştırmaya başladı. Ağırlıklı olarak da onun terörle bağlantısını kurmaya çalışıyor. Bu yüzden de Amerikan bankalarındaki bütün hesaplarını inceliyor ve çok ilginç bağlantılar kurarak Suud yönetiminin el-Kaide'ye para yardımı yaptığı iddialarını gerekçelendirmeye çalışıyor. Bu arada bu ülke yönetiminin Amerikan bankalarındaki hesaplarını da dondurdu ve şimdi paralarını çekmelerini engelliyor. Eğer ki bu hesap dondurma işlemleri olmasaydı, Suud yönetimi bu yolla Amerikan ekonomisine epey darbe vurabilecekti. Bütün bu gelişmelerden sonra Suudi Arabistan da Amerika'ya yaranma yarışına katıldı ve bu ülkenin Dışişleri bakanı bayram günlerinde basın mensuplarının karşısına geçerek ilginç bir iddia ortaya attı. Bakan Nayif ibnu Abdilaziz, Müslüman Kardeşler cemaatinin Arap dünyasına büyük zarar verdiğini iddia etti ve: "Başımıza gelen bütün sıkıntılar onların yüzündendir" dedi. Oysa Müslüman Kardeşler cemaati Arap dünyasının onuru olarak görülmesi gereken bir cemaattir ve Arap dünyasının içinde bulunduğu durumun en önemli sebebi bu ülkelerin başına musallat olan yönetimlerin gidip emperyalizme köle olmalarıdır. Müslüman Kardeşler, Arap dünyasını ve genelde İslam dünyasını işte bu kölelikten kurtarıp yeniden izzetine kavuşturmak için çalışıyor.

Ürdün'ün Maan Savaşı

Ürdün'ün Maan bölgesinde kendi halkına karşı savaş açmasının en önemli sebebi de İsrail işgal devletine ve bu arada Amerika'ya yaranma çabasıdır. Biz bu olayların ayrıntılarını Vakit gazetesinde birkaç gün arka arkaya yayınlanan yazılarımızda vermiştik. Burada sadece olayların konumuzla bağlantısına işaret etmekle yetinmek istiyoruz.

Malezya da Yaranma Yarışında

Amerika'ya yaranma çabalarına hiç umulmadık ülke, Malezya da katıldı. Bu amaçla İslami cemaatlere ait bazı okulları kapattı. Yer yer bu cemaatlere baskı yaparak faaliyetlerini zorlaştırıyor. Ayrıca muhtelif açıklamalarla kendini Amerikan emperyalizmine kabul ettirmeye çalışıyor.

Almanya'nın İsrail'e Yaranma Çabası

Amerika ve İsrail'e yaranma çabaları sadece İslam coğrafyasına mahsus değil. Bilindiği üzere Almanya, ABD'nin Irak'a saldırı planına kesinlikle destek vermek istemiyor. Bu yüzden de ABD tarafından sıkıştırılıyor ve çeşitli siyasi baskılara maruz kalıyor. Fırsatçılığı ile bilinen İsrail işgal devleti Almanya'nın bu durumunu değerlendirmek için hemen devreye girdi ve bu ülkenin kendisine silah yardımı yapmasını istedi. Biz Almanya'nın tutumundan da Vakit gazetesinde yayınlanan bazı yazılarımızda söz ettik.

Sonuç

Burada verdiklerimiz Amerika ve İsrail'e yaranma çabalarından bazı örnekler. Son zamanlarda aynı amaç için bunların dışında daha birçok faaliyet ve girişim oldu. Fakat biz şunu özellikle vurgulayalım ki bütün bu çabalar Amerika ve İsrail'i tatmin etmeyecektir, onlar her zaman daha fazlasını isteyeceklerdir. Bu mesele Türkiye'deki mevcut yönetimi de yakından ilgilendirmektedir. Çünkü bilindiği üzere Irak'a saldırıya destek için Amerika'nın en çok sıkıştırdığı ülkelerden biri de Türkiye'dir.

(Not: Yukarıda sözünü ettiğimiz yazılarımızı Web sitemizde de bulabilirsiniz.)