ABD İnsanlığı Tehdit Ediyor

Kasım 2002, Vuslat dergisi

Ne yazık ki ABD'nin saldırgan politikaları ve sürdürdüğü tehditler sebebiyle bütün dünya, tüm insanlık, savaş endişesi yaşıyor. Çünkü ABD'nin Irak'a saldırmasının doğuracağı olumsuz sonuçların sadece Irak'ı değil bütün insanlığı ilgilendireceği apaçık ortadadır. Ayrıca burada bir insanlık suçu işlenmektedir. Bu yüzden de insani vicdana ve ahlaki değerlere sahip olan herkesin hiçbir haklı gerekçesi olmayan bu vahşi saldırgan tutum karşısında tavır koyması, vahşetin değil insani değerlerin, insanlığın yanında yer alması gerekmektedir. İşte bundan olayıdır ki ABD tehditlerinin iyice kızıştığı son dönemde tüm dünyada bir hareketlilik yaşanmaktadır. Buna ek olarak geçtiğimiz ay içinde dünyada, kimisi Irak hadisesiyle bağlantılı kimisi bağlantısız birçok sıcak gelişme yaşandı. Biz değerli okuyucularımızı bu sıcak gelişmeler içinden seçtiğimiz ve önemli gördüğümüz bazı hadiseler hakkında bilgilendirmek, kısa yorumlarla kendilerini bu hadiseler hakkında aynı zamanda fikir sahibi yapmak istiyoruz.

Irak'a Yönelen ABD Tehdidi

Irak'a yönelen tehdidin kesinlikle ileri sürülen gerekçelerle bir alakasının olmadığı artık iyice gün yüzüne çıkmıştır. Amerika'nın bu konuda kullandığı gerekçeler bilindiği üzere Irak'ın toplu imha silahlarına sahip olduğu ve terörle bağlantısının bulunduğu iddialarıdır. ABD, toplu imha silahlarını bir savaş sebebi olarak gösterince belki iyimser düşünmek isteyenler: "Bakın kendisini insanlığın ağası olarak gösteren bu ABD ne kadar da ihtimamlı, dikkatli bir devletmiş! Kendisi için tehdit oluşturmayan toplu imha silahlarından bile rahatsız oluyor" diye düşünebilir. Oysa geçmişte Saddam'ın Halepçe'de gerçekleştirdiği vahşi katliamda kullanılan toplu imha silahlarının ABD kökenli olduğuna dair iddialar var. En azından ABD o zaman Saddam'ın bu tür silahlara sahip olmasına ve o silahların Halepçe'deki Müslüman Kürtlere karşı kullanılmasına göz yummuştu. Çünkü Saddam o zaman İran'a karşı kullanılan bir maşa ve Irak da bu amaç için silahlandırılan bir tehdit gücü, yani uzak karakoldu. Dün Saddam'ın Halepçe'de biyolojik ve kimyasal silahlar kullanmasına, koskoca bir kasabayı bu silahlarla imha etmesine göz yuman ABD bugün de İsrail gibi ciddi bir tehdit unsurunun aynı silahlara sahip olmasına göz yumuyor. Hatta İsrail'in nükleer ve kimyasal silahlarının gündeme getirilmesine bile fırsat vermiyor. Öte tarafta Pakistan'ı nükleer silahlara sahip olmasından dolayı sıkıştırırken, onu bu tür silahları geliştirmeye zorlayan Hindistan'ın nükleer silahlarına ses çıkarmıyor. Kısacası ortada emperyalist bir çifte standartçılığın olduğu açıkça görülüyor.

Terör kartı ABD'nin son dönemde başlattığı haçlı seferinin bir temel gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Aslında bu kartın malzemelerini oluşturan saldırılar birer sır haline gelmiştir ve arkasında kimlerin olduğu tam olarak gün yüzüne çıkmamıştır. Bu hadiselerin arkasında duran gerçekler birileri tarafından özenle gizleniyor. Biz bu konuyu Ribat dergisinin bu ayki sayısı için yazdığımız yazımızda biraz daha ayrıntılı olarak ele aldık. (Bkz. Terör Dünyanın Gündemi) Bu yüzden burada çok fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Okuyucularımızdan arzu edenler Ribat dergisinin Kasım sayısından veya bizim Web sitemizden bu yazıyı okuyabilirler. Web sitemizde ABD'nin terör kartıyla ilgili daha başka yazılarımız da bulunmaktadır. Burada sadece şu kadarını söyleyelim ki Irak'a saldırı için gündeme getirilen terör kartının toplu imha silahları kartından farkı yoktur.

ABD saldırganlığı belli sebeplere değil belli hedeflere dayanmaktadır. Yorumcular bu konuda farklı farklı şeyler söylüyorlar. Ancak petrol kaynaklarına yakın olmanın ve bu kaynaklar üzerinde askeri bir hakimiyet kurmanın ABD'nin temel hedeflerinden biri olduğu gayet açıktır. Tek hedef bu değil tabii ki. Irak topraklarını bölerek Kuzey Irak bölgesine, tüm civar ülkeler için tehdit oluşturacak bir askeri üs kurmak, siyonist işgalcilerin bölgeyle ilgili hesaplarının ve çıkarlarının önünü açmak, İsrail işgal devletine yönelebilecek tehditleri ortadan kaldırmak, İslami oluşumların ilerleyişini engellemek amacıyla İslam dünyasının kalbine ikinci bir hançer saplamak vs. de görülen hedefler arasında yer almaktadır.

ABD, İnsanlığı Tehdit Ediyor

ABD, bugün elindeki silah gücünü, baskı araçlarını, uluslararası kuruluşlar üzerindeki tesir gücünü ve diğer avantajlarını kullanarak Irak'ı tehdit etmektedir. Bu tehdidin bir saldırıya dönüşmesi de uzak bir ihtimal olarak görünmüyor. Bir saldırı gerçekleşmesi durumunda ise Irak halkının büyük bir zarar göreceği, binlerce insanın hayatını kaybedeceği, binlercesinin belinin burkulacağı ve yeniden bellerini doğrultabilmeleri için belki yıllarca beklemek zorunda kalacakları, bazılarının ise ömür boyu bu ızdırapla yaşayacakları kesindir. Bugün Irak'a yönelen tehdit dün Afganistan'ı, Somali'yi, Vietnam'ı ve daha nice ülkeleri perişan etmişti. Yarın hangi ülkeye yöneleceği ise belli değildir. Ama hiçbir zayıf ülke bu tehditten müstağni değildir, kendini güven içinde hissedemez. Burada karşımıza çıkan bir gerçek var: ABD'nin insanlığa ve insani değerlere saygı göstermediği, elindeki gücü kendi çıkar hesapları için sorumsuzca kullandığı. Böyle bir devletin bu derece tehdit gücüne ve silaha sahip olması ise bütün insanlık açısından tehdit oluşturmaktadır. Örneğin Amerika'nın başkenti Vaşington'da bu sıralarda bir "keskin nişancı" korkusu yaşanıyor. Bu keskin nişancı yüzünden milyonlarca insanın yaşadığı ABD başkentinde ciddi bir rahatsızlık ve endişe hakim. Oysa nişancının öldürdüğü toplam insan sayısı en son rakamlara göre on üç. Fakat o kişi, kabiliyetini ve silahını hiçbir sorumluluk taşımadan, hiçbir ölçü gözetmeden kullanıyor. Dolayısıyla yarın kurbanının kim olacağı bilinemiyor. Bu yüzden de bütün herkeste korku ve endişeye yol açıyor. Aynı şey ABD'nin kendisi için de söz konusudur. ABD izlediği tutum ve sahip olduğu güç sebebiyle bütün insanlık açısından tehdit oluşturmaktadır. Artık insanlığın bu devleti kıskaca alarak onun tehdit gücünü elinden alması zorunlu hale gelmiştir. Aksi takdirde yarın kurbanının kim olacağı bilinemez. Bütün nisanlık "keskin ve sorumsuz nişancı ABD" tehdidi ile yaşamak zorunda kalır. ABD'nin kıskaca alınabilmesi için de en başta onun siyasi baskı araçlarının elinden alınması gerekmektedir. Bu amaç için yapılabileceklerin başında ABD ürünlerini boykot etmek gelir. ABD'nin ekonomik yönden zayıflatılması onun baskı araçlarının elinden alınmasına vesile olacaktır. Eğer ekonomik yönden zayıf düşürülürse elindeki silah gücünün etkisi de azalır. Şu merhalede devletlerin organize bir faaliyetleri bulunmadığından, fertlerin de bunun ötesinde yapabilecekleri fazla bir şey olmadığından en azından bu boykot silahını kullanmak suretiyle insanlığa karşı bir vazifemizi yerine getirmemiz gerekir. ABD'nin bütün dünyaya ihracat yapan birtakım firmaları aynı zamanda uluslararası siyonizmle işbirliği içinde olduklarından onların ürünlerinin boykot edilmesi bir yandan da İsrail'in mali kaynaklarını boykot kampanyasına da bir katkı sağlayacaktır. Bilindiği üzere İsrail işgal devleti de ABD gibi bütün insanlık için tehlike arz eden önemli bir tehdit unsurudur.

İnsanlık ABD Terörüne Karşı

ABD'nin hiçbir gerekçeye dayanmayan savaş tehditleri aslında bütün insanlığı rahatsız etmektedir. Son zamanlarda bütün dünyada ABD terörüne ve tehditlerine karşı ciddi tepkilerin yaygınlık kazanması, kalabalık kitlelerin katıldığı gösterilerin yapılması bunu göstermektedir. Ayrıca olaylara basiretli bir şekilde ve açık gözle bakanlar söz konusu tehditlerin arkasında duran hedefleri görmekte ve bu hedefler için savaş açmanın bütün insani değerlere ters olduğu neticesine varmaktadırlar. Batı'da hatta Amerika'da düzenlenen gösterilerde özellikle: "Petrol için insan öldürmeyin" sloganlarının ve pankartlarının dikkat çekmesi bunu göstermektedir. Fakat ne yazık ki insanlığın bu tepkisi, teşkilatlı bir tepkiye dönüşemediğinden ABD tehditleri hala etkisini gösterebilmektedir. Eğer ki organize bir tepki olsaydı ve bu tepkiler gösterilerden ibaret kalmayarak Amerika'ya karşı açık tavır sergilemeye dönüşebilen bir sistemli tepki haline gelebilseydi, örneğin Amerikan ürünlerini boykot konusunda sistemli bir faaliyet söz konusu olsaydı, ABD kesinlikle adımlarını biraz daha dikkatli atma zorunluluğu duyacaktı. Organize bir tepkiden daha başka etkileyici faaliyetlerin çıkması da mümkündür. Ama ne olursa olsun, bugün bütün insanlığın Amerikan saldırganlığına karşı tavır alması ve bu saldırganlığı reddetmesi bir şeyi ortaya çıkarmaktadır: Dünyada ABD saldırganlığına karşı nefret duygusu gittikçe yaygınlık kazanmaktadır. İşte bu nefret duygusu aslında Amerikan emperyalizminin kökünü kazıyacaktır. Bu yüzden sırtlarını Amerikan emperyalizmine dayayanlar ve politikalarını Amerika'nın şu anki sultasına göre ayarlayanlar yakın zamanda yanıldıklarını göreceklerdir.

Türkiye ABD Saldırganlığına Ortak Olacak mı?

Türkiye'de gerek halkın gerekse yönetimin ABD'nin Irak'a yönelik saldırganlığına ortak olmaya taraftar olmadığını tahmin ediyoruz. Bazıları belki kısa vadeli hesaplar için böyle bir ortaklığı onaylayabilir, hatta teşvik edebilirler. Fakat böyle bir ortaklığın uzun vadede Türkiye'ye büyük zararlar getireceği kesindir. Böyle bir savaşa iştirak etmenin Türkiye'de sadece maddi yönden değil, manevi ve siyasi yönden de olumsuz etkileri olacaktır.

Özellikle son zamanlarda Türkiye'nin ABD ve İsrail'e çok fazla yanaşması Türkiye dışında son derece olumsuz yaklaşımlara ve değerlendirmelere sebep olmuş. Bunu ben kendim, hayal ürünü veya tahmin olarak söylemiyorum. Bizzat Türkiye dışına yaptığım ziyaretler ve Türkiye'ye dışarıdan gelenlerle yaptığım görüşmeler neticesinde edindiğim intibaları söylüyorum. Türkiye'nin son zamanlarda izlediği politika bu ülkedeki yönetimin kendi iradesini kullanarak değil de dışarıdan gelen dayatmalara göre bir dış politika çizgisi belirlediği iddialarının hakim olmasına sebep olmuş. Türkiye'nin Amerika'nın yanında savaşa girmesi durumunda bu iddialar çok daha etkili hale gelecek. Ayrıca İslam dünyasında ABD saldırganlığına karşı giderek artan ve şiddetlenen bir tepki söz konusu. Türkiye'nin savaşa ortak olması durumunda Amerika'yla aynı kategoride değerlendirilmesi ve gittikçe artan tepkilere muhatap olması söz konusu olacaktır. Ortada insanların canları ve kanları üzerine yapılan hesaplar, planlar bulunmaktadır. Türkiye bu hesapların ne kadar dışında kalabilirse o kadar yararına olacaktır.

Bu gerçeklerin bir kısmı son zamanlarda, eski Dışişleri bakanı İsmail Cem İpekçi tarafından da dile getirildi. Bütün bu gerçekler ortada dururken, Türkiye'deki yönetim her şeye rağmen Amerika'nın yanında savaşa girmeye karar verirse, bu ülkenin uluslararası platformda ciddi bir acziyet yaşadığına ve kendi bağımsız iradesini kullanamadığına dair iddialar çok daha etkili bir şekilde dillerde dolaşacak ve ikna edici olacaktır.

İsrail'in Katliamları

İsrail işgal devletinin masum ve savunmasız Filistin halkına yönelik vahşi saldırıları ve katliamları geçtiğimiz ay içinde de devam etti. Siyonistlerin gündelik olarak birkaç Filistinliyi öldürmesi veya yaralaması artık dünya kamuoyu nezdinde rutin bir hadise olarak algılanmaya başladı. Bu yüzden bu tür gündelik cinayetler neredeyse haber değeri taşımayan alelade hadiseler olarak algılanıyor. Dolayısıyla çoğu zaman Filistin haricindeki medyada haberlere bile yansımıyor. Sadece işgalci siyonist güçler, birkaç kişinin birden öldüğü yahut bir ailenin topluca yok edildiği, bir evin içindekilerin üstüne yıkıldığı ve içindekilerin de topluca imha edildikleri katliam gerçekleştirdikleri zaman bir hareketlenme söz konusu olabiliyor. Ne var ki bu tür olaylar karşısında gerçekleşen hareketlenmeler de genellikle İsrail işgal devletini zorlayacak türden olmadığı için işgalci saldırganlar son derece aymaz bir şekilde saldırganlıklarına devam ediyorlar.

İsrail işgal devleti geçtiğimiz ay içinde gündelik cinayetlerine, saldırılarına, ev yıkımlarına ve esir alma işlemlerine ek olarak Gazze bölgesinde iki büyük katliam gerçekleştirdi. Bunların birincisi 7 Ekim 2002 Pazartesi günü, bir kalabalığın üzerine havadan roket atılması suretiyle gerçekleştirildi ki bu katliamda 14 kişi öldürüldü, 120 kişi de yaralandı. Öldürülenlerin 3'ü 18 yaşın altında çocuktu. İkinci katliam ise 17 Ekim Perşembe günü meskun evlerin üzerine yine havadan füze atılması suretiyle gerçekleştirildi ki bu katliamda da 8 kişi hayatını kaybederken en az 50 kişi de yaralandı. Yaralananların 10 tanesinin durumlarının oldukça ağır olduğu bildirildi. İşgalciler her iki saldırıyı da karada direnişçiler karşısında zorlanmaları, bazı askerlerinin yaralanması ve bu yüzden moral kaybetmeleri üzerine gerçekleştirdiler. Siyonistler Cenin katliamını da aynı sebeple gerçekleştirmişlerdi. Burada şunu görüyoruz ki işgalci saldırganlar aslında silah ve teçhizat yönünden çok üstün olsalar da göğüs göğüse çarpışmalarda zayıf düşmekte, mücahitler karşısında zorlanmaktadırlar. Bu durum karşısında hemen hava güçlerini devreye sokarak, üstelik silahlı direnişçilerin üzerine değil savunmasız insanların üzerine rastgele füze ve bomba yağdırmak suretiyle direnişçileri moral yönden yıpratmaya, karada başarısız kalan kendi askerlerine de moral kazandırmaya çalışmaktadırlar. Bu itibarla eğer ki onların hava güçleri ellerinden alınsa yahut Filistinli direnişçilerin ellerinde onların uçaklarını ve helikopterlerini düşürecek bir mekanizma olsa Filistin direnişi karşısında karşılaşacakları son Güney Lübnan'da karşılaştıkları sondan hiç farklı olmayacaktır. Allah'ın izniyle en sonunda yine aynı son onları beklemektedir. Fakat ne yazık ki içinde bulunduğumuz merhalede ellerindeki hava saldırı gücünü kullanmaları sebebiyle Filistinliler arasında büyük can kaybına sebep olabilmektedirler. İnşallah Filistinliler yakında onların hava güçlerine de karşılık verebilecekleri imkanlara ve güce sahip olurlar. O zaman İsrail işgal devletinin hiç de abartıldığı gibi güçlü, üstün savaş performansına sahip bir devlet olmadığı görülecektir. Unutmayalım ki işgalci siyonistlerin 1948 ve 1967 savaşlarında elde ettikleri başarı kendi güç ve cesaretlerinden değil Arap ülkelerindeki yönetimlerin ihanetlerinden kaynaklanıyordu.

Şaron'un ABD Ziyareti

Geçtiğimiz ay içinde İsrail işgal devletinin başbakanı Ariel Şaron, ABD'ye bir ziyaret düzenledi. Zaten işgalci siyonistlerin son zamanlarda her başları sıkıştığında Amerika'ya gittikleri biliniyor. Şaron'un son ziyareti hem Filistin topraklarındaki hareketliliğin devam ettiği hem de ABD'nin Irak'a yönelik tehditlerinin iyice arttığı bir döneme denk geliyordu. Ayrıca ziyaret ABD'nin, Kudüs'ü işgalci siyonist devletin başkenti olarak kabul etmesini öngören yasa tasarısının Kongre'de kabul edilmesinin ve başkan Bush tarafından da imzalanmasının ardından gerçekleşiyordu. Amerika'nın Irak'a saldırı düzenlemesini en çok işgalci siyonist devletin istediği bilinmektedir. Çünkü bundan kendi için büyük menfaatler beklemektedir. Hal böyleyken dünya ülkelerinin Irak'a yönelik saldırı planına karşı tepkilerinin artması da dikkatlerden kaçmıyor. Bu tepkiler ABD'yi tereddüde sokmaktadır. Bu yüzden muhtemelen Şaron'un ziyaretinin amaçlarından biri Amerika'yı operasyon planını geciktirmemesi için ikna etmekti. Zaten Şaron daha önce yaptığı açıklamada da planın geciktirilmemesi gerektiğini ileri sürmüş ve geciktirilmesinin saldırı planını tehlikeye sokacağını vurgulamıştı. Gerçekten de geciktirilmesi durumunda muhtemelen tepkiler daha da artacak ve Amerika'nın hesaplarını uygulamaya geçirmesi daha da zorlaşacaktır. Bu yüzden işgalci siyonistler Irak'a saldırının bir an önce gerçekleşmesi için acele etmektedirler. Öte yandan işgalci devlet bütün saldırgan tutumuna rağmen Filistin direnişinin ısrarlı bir şekilde sürdürülmesinden dolayı sıkıntı çekmektedir. Bu yüzden fazla kayıp vermeden, Amerika'nın öncülük edeceği bir planla Filistin direnişinin durdurulmasını sağlamak istemektedir. Şaron'un ziyaretine denk gelen günlerde yaşanan önemli bir gelişme de Lübnan'daki Vezzani sularının kurtarılması olayıydı. Bu gelişme karşısında da işgalci saldırganların ABD desteğine ihtiyaçları vardı. Vezzani sularının kurtarılmasıyla ilgili gelişmeleri aşağıda biraz daha ayrıntılı olarak vereceğiz.

Bush Şaron'u Cüretlendiriyor

Çok sayıda katliama ve vahşi cinayete imza atmış olan Ariel Şaron, son ziyaretinde de ABD yönetiminin büyük ilgi ve iltifatına mazhar oldu. ABD başkanı Bush, Şaron'la yaptığı ortak açıklamada onu övmekle bitiremedi. Hatta onun insani yönünün bile övgüye değer olduğunu iddia etti. Gazze'de 8 kişinin şehit edilmesine ve 50 kişinin yaralanmasına sebep olan katliam da tam bu görüşmenin ve söz konusu övgülerin ardından gerçekleşti. Yani Bush'un övgülerinin ardından Şaron, Gazze'de yeni bir vahşi katliama imza atarak bütün insanlığa "insani" yönünü bir kez daha gösterdi.

Aslında Bush yaptığı övgülerle ve Şaron'a desteklerinin süreceğine dair açıklamalarıyla onu cüretlendirmişti. Zaten işgalci siyonistlerin vahşi katliamlarında, insanlık dışı saldırılarında ABD'nin büyük bir payının olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Bu payın en önemli yanını verilen siyasi destek ve İsrail işgal devletinin yaptığı her zulmün onaylanması oluşturmaktadır. ABD, buna ek olarak askeri ve ekonomik destekle İsrail işgal devletinin katliamlarına ortak olmaktadır. İsrail özellikle hava saldırılarında Amerika'nın verdiği teknolojiyi kullanmaktadır. Gazze'de geçtiğimiz ay içinde gerçekleştirilen iki büyük katliamın her ikisinde de Amerika'nın verdiği uçaklar, helikopterler ve füzeler kullanıldı. Amerika, nokta operasyonlarında kullanılan Apaçi helikopterlerini İsrail'den başka hiçbir devlete vermemektedir. İsrail işgal devleti de bu helikopterleri ve onlardan atılan füzeleri kundaktaki bebekleri öldürmekte, aileleri topluca yok etmekte, kısaca vahşi katliamlar gerçekleştirmekte kullanmaktadır. Bütün bu sebeplerden dolayı ABD, İsrail işgal devletinin katliamlarına ortaktır.

Vezzani Sularının Kurtarılışı

İsrail işgal devleti 1982'de işgal ettiği Güney Lübnan'dan, uzun süren bir direniş karşısında yenilgiyi kabul ederek çıkmak zorunda kaldı. Fakat bu bölgeden çıkan Vezzani ırmağının sularını gasp etmeye devam ediyordu. Adı geçen ırmağın çıktığı bölgede onlarca Lübnan köyü içme ve sulama suyu sıkıntısı çekerken işgalci siyonistler, hiçbir hakları olmaksızın o ırmağın sularını gasp ediyorlardı. Lübnan hükümeti de, bu ırmağın sularını değerlendirmek ve bölgede susuzluk çeken köylere su vermek amacıyla bir proje geliştirdi. Geçtiğimiz ayın 16'sına denk gelen Çarşamba günü de bu projenin açılışı vardı. Açılış, cumhurbaşkanı dahil birçok üst düzey devlet yetkilisinin katıldığı ihtişamlı bir törenle gerçekleştirildi. Lübnan hükümeti açılışı tam da Beyrut'ta 9. Frankofoni Zirvesi'nin açılışının yapıldığı güne denk getirmişti.

İsrail işgal devleti Vezzani sularıyla ilgili projeyi savaş sebebi sayacağı yönünde tehditte bulunmuştu. Ancak onun tehditleri tutmadı. Hizbullah'ın lideri Hasan Nasrullah tüm Lübnan televizyonlarından yayınlanan açıklamasında: "Topraklarımızı kurtardığımız gibi sularımızı da kurtardık. Allah'ın izniyle bir sonraki merhalede esirlerimizi kurtaracağız ve bu ilerleme Kudüs'e kadar devam edecek. Sularımızın her damlasını gerekirse mukabilinde kanımızın damlalarını akıtarak koruyacağız. İsrail'in saldırı düzenlemesi durumunda bir gün içinde değil, mübalağa etmiyorum, birkaç dakika içinde kendisine cevap verilecektir. Hizbullah, bu durumda İsrail'in hangi hedeflerini vuracağını da belirlemiştir" dedi. Hizbullah'ın bu karşı tehdidi, İsrail'in "savaş sebebi sayarız" tehditlerini yutmasında etkili oldu. Çünkü İsrail, daha önce Hizbullah'ın tokadını yedi ve acısını hala hissetmektedir. Ayrıca Filistin direnişi sebebiyle bayağı zorlanan, sıkıntıya giren işgalci siyonist devletin Vezzani projesi sebebiyle Lübnan tarafında yeni bir cephe açmaya cesaret edemeyeceği açıktır. Bu itibarla Lübnan hükümetinin Vezzani projesini hayata geçirmeyi böyle bir zamana denk getirmesi akıllıca bir işti.

Hizbullah'ın bu tehditleri karşısında bir şey yapamayacağını anlayan siyonist devletin başbakanı Amerika'ya giderek durumu Bush'a bildirdi. Lübnan'ın ihtişamlı bir törenle Vezzani projesini hayata geçirmesinden birkaç saat sonra çağdaş emperyalizmin başı ABD'nin lideri Bush, siyonist işgal devletinin başbakanı Şaron'la Amerika'da bir ortak basın toplantısı düzenledi. Bush bu toplantısında Şaron'a methiyeler yağdırdıktan sonra, Irak'ın İsrail'e saldırması durumunda İsrail'in de cevap verme hakkının olacağını söyledi. Ardından da Hizbullah'a veriştirmeye başladı. Ağzındaki sakız yine "terör" suçlamasıydı. İşgalci saldırgan siyonistlerin bir başka devletin sularını zorla gasp etmesi normaldi de, bu devletin resmen tanıdığı bir bağımsız direniş örgütünün bu suların gasp edilmesine artık müsaade etmeyeceklerine dair açıklama yapması terördü. Onlarca katliama imza atmış ve boğazına kadar kana gömülmüş Şaron'un insani yönden övgüye değer biri olduğunu söyleyen de Bush değil miydi? Bush, söz konusu basın toplantısında Hizbullah'ın İsrail'e saldırması durumunda kendilerinin İsrail'e destek vereceklerini söyledi. Ama bu destek vaadine rağmen İsrail yine de tükürdüğünü yalamaktan ve "savaş sebebi sayarız" tehditlerini, ağzından çıkardığı gibi yutmaktan başka bir çare bulamadı.

Aslında yukarıda da ifade ettiğimiz üzere İsrail işgal devleti sanıldığı gibi güçlü bir devlet değildir. Arkasında ABD gibi dünyaya meydan okuyan bir emperyalist güç olmasına rağmen, kararlı bir direniş karşısında beyaz bayrak çekmekten başka bir yol bulamamaktadır. Şu an için onu güçlü kılan uluslararası siyonizmin elindeki paranın siyasi iktidarları satın almış olması ve yine bununla doğrudan bağlantılı teknik üstünlüktür. Ama bu avantajlarını kaybedeceği günlerin yakın olduğuna inanıyoruz. O zaman siyonistlerin şişirilmiş birer balon oldukları, sadece şeytanca ifsad politikalarını ve bu konudaki tarihi tecrübelerini kullanarak insanları birbirine düşürmek suretiyle toplumlar üzerinde hakimiyetler kurdukları görülecektir.

Endonezya Emperyalist Terörün Kıskacında

Geçtiğimiz ay içinde dünya gündemine oturan en önemli gelişmelerden biri de Endonezya'nın Bali adasında meydana gelen patlamalardı. Bu patlamalardan sonra ABD yeniden terör kartını kullanmaya başladı. Olayların sıcaklığının devam ettiği ve insanların dikkatlerinin o yöne doğru yöneldiği sırada, hiçbir araştırma yapılmaksızın hemen İslami oluşumlara yüklenilmesi hadisenin senaryosunun önceden hazırlandığını gösteriyordu.

Gelişmeler, Endonezya'daki patlamaların Amerika'nın İslam dünyasına yönelik olarak başlattığı çağdaş haçlı seferinin gerekçelerinin güçlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiş bir komplo olması ihtimalinin yüksek olduğuna işaret etmektedir. Her şeyden önce söz konusu patlamalarda kullanılan bombaların bir örgüt tarafından temin edilmesi mümkün görünmüyor. Çünkü bu tür bombaların Endonezya'daki hiçbir örgütte bulunması ihtimali yok. Onun ötesinde bazı emareler bu bombaların ABD kaynaklı olduğunu gösteriyor. Ayrıca Endonezya'daki herhangi bir İslami oluşumun böyle bir patlamadan herhangi bir beklentisinin olması mümkün değil. Kaldı ki Endonezya'daki örgütlerin şimdiye kadar devlet yönetimiyle çatışmaları olmuş olsa da, sivil insanları ve yabancı turistleri hedef alan herhangi bir eylemleri olmamış. Ayrıca söz konusu örgütler belli bir amaç doğrultusunda bu tür bir eylem gerçekleştirseler, sahipleniyorlar. Öte yandan ABD'nin olayları kendi hesapları ve planları için kullanma konusunda telaşlanması, bu amaçla yoğun bir çaba içine girmesi, bu eylemlerin onun istihbarat elemanları tarafından gerçekleştirilmiş olması ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Hadiseleri stratejik hedefler açısından tahlil ettiğiniz zaman da varacağınız sonuç budur.

Avustralya ve ABD Emperyalizmi

ABD, aslında İslami örgütlerle değil doğrudan doğruya İslam'la savaşmaktadır. Fakat, bu niyetini ve stratejisini açıklaması durumunda bütün İslam dünyasının hatta insani değerlere saygılı bütün herkesin tepkisi ile karşı karşıya kalacağını bilmektedir. Bundan dolayı da yürüttüğü haçlı seferini "teröre karşı savaş" olarak dünyaya yutturmaya çalışıyor. Bu konudaki iddialarını birtakım gerekçelere dayandırmak amacıyla da İslami oluşumları terör örgütü gibi lanse etmeye çalışıyor. Dolayısıyla kendisi birtakım terör eylemleri planlayarak ve gerçekleştirerek bu oluşumları karalamaya, bu oluşumlar hakkındaki iddialarını delillendirmeye çalışıyor.

Gerçekte ABD, doğrudan İslam'a karşı savaş açtığından İslami faaliyetlere fırsat verilmesinden, İslami eğitim, yayın ve araştırma çalışmalarına müsamaha gösterilmesinden rahatsız oluyor. Avustralya ise bu tür faaliyetlere en çok müsamaha gösteren ülkelerden biridir. İşte Avustralya'nın bu tutumu ABD'yi rahatsız ediyordu. Bali adasındaki operasyonlarda hedef alınanların birçoğunun Avustralya kökenli olması ise bu konudaki siyasi planların uygulamaya geçirilmesi için gerekçe olarak kullanılmak istenmektedir. Söz konusu olaylardan sonra ABD güdümündeki medya organları, yoğun bir şekilde Avustralya'ya yönelik yönlendirme faaliyetlerine başladılar. Avustralya'nın artık İslami faaliyetlere eskisi gibi müsamaha göstermeyeceğini, Müslümanların bazı okullarını kapatacağını iddia etmeye başladılar. Tabii bu iddialar yönlendirme amacı taşıyordu. ABD tarafından kullanılan medyanın yönlendirmeleri Avustralya'da Müslümanlara ve İslami kurumlara yönelik birtakım saldırıların gerçekleşmesine de sebep oldu. Bir sebep-sonuç ilişkisi kurarsak bu gelişme de Bali adasındaki patlamaların arkasında ABD'nin olması ihtimalini güçlendirir.

Yüzde Yüzlük Saddam

Amerika'nın Irak'a yönelik tehditlerinin yoğunluk kazandığı günlerde Irak'ta başkanın görev süresinin yedi yıllığına uzatılması için referandum gerçekleştirildi. Bilindiği üzere Saddam bu referandumda oyların yüzde yüzünü alarak yeniden seçildi. Saddam, bu yüzde yüzlük oy oranıyla yeniden seçilince, ABD karşısında kendini daha güçlü hissettiğini ifade etti. Aslında Irak'la ilgili mesele Saddam'ın şahsıyla ilgili değildir. ABD'nin meselesinin Saddam'la olduğunu sanmıyoruz. ABD'nin meselesi bölgeyle ve genel olarak İslam coğrafyasıyla ilgili hesaplarından ve siyonist lobinin taleplerinden kaynaklanmaktadır. Bizim de ABD'nin saldırı planlarına karşı çıkmamız, Saddam saltanatının yıkılacağı korkusundan kaynaklanmıyor tabii ki. Bizim endişemiz ABD saldırılarının ve ona bağlı olarak gerçekleştirilecek planların getireceği felaketlerden ileri gelmektedir. Saddam aslında dün olduğu gibi bugün de bir zalim ve gaddardır. Halepçe katliamına imza atan Saddam o günden bugüne hiç değişmemiştir. Ben şahsen Irak toplumundan pek çok insanla görüştüm. Saddam'a sıcak bakan, onun saltanatını onaylayan bir tek kişiye bile rastlamadım. Hepsi de Saddam'dan nefret ediyordu. Kısacası benim şahsi görüşmelerime dayanan anketlerim Irak halkının belki yüzde yüzlük oranla Saddam diktasına ve vahşetine karşı olduğunu ortaya koydu. Ama Saddam'ın kendi referandumunda o, yüzde yüzlük oranla seçildi. Bu sonucun inandırıcı olmaktan öte tamamen gülünç olduğunu herkes tahmin edebilir. Bu sonuç aslında onun diktatörce yönetiminin yüzde yüz oranında devam ettiğini ortaya koymaktadır.