Amerika'nın Irak'a Operasyon Planı

Ağustos 2002, Vuslat dergisi

Geçtiğimiz ay dünya gündeminin birinci maddesi ABD'nin Irak'a operasyon planlarıydı. Bu konu Türkiye'yi yakından ilgilendirmektedir. Fakat Türkiye'de henüz bir gündem bilinci oluşmadığından bu konu biraz dikkatlerden uzak kaldı. Çünkü Türkiye kamuoyu çoğu zaman medyanın oluşturduğu yapay gündem maddelerinin peşinden sürüklenmektedir. Geçtiğimiz ay da, top meydanlarındaki yarı şampiyonluğun ardından gelen siyasi kriz havasının etkisinde kaldı. Oysa ortada öyle çok ciddi bir gelişme yoktu. Bittiği kesinlik kazanan bir partiden güya "yeni" bir parti çıkarılması için birtakım dolaplar çevriliyordu. Bu amaç için biten partide bir sallantı oluşturuldu. Çünkü artık ayakta kalması mümkün görünmeyen o partinin binasının yıkılıp yerine yeni bir binanın inşa edilmesi gerekiyordu. Tabii bu arada ABD de Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren söz konusu operasyon planıyla ilgili oldukça önemli ataklar ve girişimler gerçekleştirdi. Biz de bu ayki yazımızda ağırlıklı olarak bu konu üzerinde durmak istiyoruz.

Güney Asya'daki Fitneden Sonra Yeniden Irak

ABD'nin Afganistan'a yönelik saldırısı aslında genelde İslam coğrafyasına karşı yeni bir haçlı seferinin başlatılmasıydı. Bu sefer de bazı ülkeler hedef seçilmişti. Hedef seçilen ülkelerden biri de Irak'tı. Irak'ın niçin hedef seçildiği aşağıda vereceğimiz bilgilerle biraz daha açıklık kazanacak. Fakat önce ABD'nin Irak'a operasyon serüveninden kısaca söz edelim. ABD, Afganistan'dan sonra ikinci hedef seçtiği Irak'a yüklenmeye başladı ve bu ülkeye operasyon planına destek bulmak için muhtelif diplomatik ataklar yaptı. Fakat Irak konusunda Afganistan'a yönelik saldırısında bulduğu desteği bulamadı. Hatta İngiltere ile yalnız kaldı diyebiliriz. Bunun üzerine önce yine hedef seçilen ülkeler arasında yer alan Pakistan'ı silkelemek amacıyla Güney Asya'da fitne çıkarmaya başladı. Bu fitnesinin amacı da Hindistan'ı Pakistan'a saldırtmak ve bölgede çok sayıda insanın ölümüne sebep olacak büyük bir savaşın şartlarını hazırlamaktı. Fakat Hindistan içinde bulunduğu şartlar sebebiyle savaşa girmemeyi tercih etti. ABD'nin bu tür savaşlarda çevirdiği oyunları hesaba katmış ve Türkiye'nin başına gelenlerden ibret almış olmalı ki, bu ülkenin vaadlerine de pek itibar etmedi. Dolayısıyla Güney Asya'yla ilgili oyunlar tutmadı. Bunun üzerine ABD yeniden Irak dosyasını raftan indirerek bu ülkeye yönelik bir operasyon planından yoğun şekilde söz etmeye başladı.

Saddam İşin Gerekçesi

ABD, Afganistan'a saldırırken "teröre karşı savaş" gerekçesini kullandı. Oysa gerekçenin malzemelerinin oluşturulmasında ABD'nin bizzat kendi parmağının olduğu söylentileri hala dolaşıyor ve bu konudaki şüpheleri giderecek net ve kesin bilgiler ortaya çıkarılmış değil. Irak'a yönelik insanlık dışı operasyon planının gerekçesi olarak da Saddam kullanılıyor. Bu gerekçenin kullanılmasının amacı tabii ki operasyona bir yandan haklılık kazandırmak, bir yandan da yönelecek tepkileri zayıflatmak. Çünkü Saddam, zulmüyle ün salmış bir yönetici. Oysa Saddam'ın zulmünden de, onun zulmünün gerekçe olarak kullanılması suretiyle uygulanan ambargodan da, yine aynı gerekçeyle gerçekleştirilen saldırılardan da birinci derecede Irak halkı zarar görmektedir.

İslam Coğrafyasında Askeri Noktalar Oluşturma Hesapları

ABD, uluslararası platformda bazı sıkıntılar yaşıyor. AB ile rekabeti onu ekonomik alanda biraz zayıflattı. Bu arada aşırı tüketimin ve borçlanmanın sebep olduğu sıkıntılar var. Bu ve benzeri sıkıntılar onun dünya üzerindeki sultasını tedrici bir şekilde zayıflatıyor. İşte buna karşılık yeni birtakım tedbirler almak ve İslam coğrafyasında yeni askeri noktalar, karakollar oluşturmak istiyor. Bu karakollar vasıtasıyla siyasi yönetimleri de kendine mahkum etmek ve bağlamak için çaba sarf ediyor. Bunu yaparken bir yandan da önünde engel teşkil eden veya pürüz çıkaran yönetimleri de tasfiye etmeyi veya dize getirmeyi hedefliyor. Özellikle İslam alemindeki yönetimlerin tercih alanlarını biraz daha daraltmaya çalışıyor. Tabii ABD'nin böyle bir tutum içine girmesinde son dönemlerde yaşanan "siyasetle mi kuvvetle mi?" tartışmasında ağır basan görüşün etkisi var. Bu tartışmada kuvvetin kullanılmasının daha isabetli olacağı, İslam coğrafyasındaki yönetimlerin tercih alanlarının geniş tutulması ve onlara siyasi hesaplarla yanaşılması durumunda onların ABD tahakkümünden uzak kalmayı tercih edecekleri, bunun da ABD ekonomisindeki çöküşü hızlandıracağı görüşü ağır basmıştı. ABD yönetimi şimdi "teröre karşı savaş" başlığı altında İslam coğrafyasında bazı noktalara yönelik saldırılar gerçekleştirmek ve bu saldırıların ardından bazı yerlere askeri yönden iyice yerleşmek, oralarda uzak karakollar oluşturmak, sonra da o karakollar vasıtasıyla siyasi mekanizmaları kontrol altında tutmak istiyor. Bu savaşlar yoluyla bir yandan da: "Ya bizden yanasınız ya da terörden!" mesajı vererek siyasi yönetimlerin kendisine mahkumiyetlerini de artırmaya çalışıyor.

ABD Yine Yalnız

ABD, Afganistan'a saldırı sonrasında başlattığı Irak karşıtı atakta destek bulamadığından operasyon dosyasını geçici olarak rafa kaldırmıştı. Güney Asya ile ilgili hesapları da tutmadı. Şimdi Irak dosyasını yeniden raftan indirdi. Ama bu kez de İngiltere ile birlikte yalnız kaldığını, çok fazla destek toplayamadığını görüyoruz. Bunda belki Avrupa ile hesaplarının tutmamasının ve ABD yayılmacılığının doğurduğu endişelerin etkileri vardır.

Ürdün Prensine Koltuk Vaadi

ABD, Irak'a karşı operasyon planında, Avrupa ülkelerinden, Rusya'dan ve Uzakdoğu ülkelerinden pek fazla destek göremeyince bölge ülkelerinin desteğine biraz daha fazla önem vermeye başladı. Bu açıdan özellikle Irak'a komşu durumdaki Kuveyt, Ürdün ve Türkiye'nin ortaya koyacağı tavır daha bir ehemmiyet kazandı. Şimdi ABD bu üç ülkenin askeri ve lojistik destek vermesini sağlamak amacıyla çeşitli numaralar çeviriyor. Bu numaraların içinde oldukça ilginç olanları da var. Yayılan haberlere göre ABD, Irak diktatörü Saddam'ın düşürülmesi durumunda Ürdün prensi Hasan'ı onun yerine geçirme vaadinde bulunmuş. Normalde Hasan, ağabeyi Hüseyin'in ölümünden sonra onun yerine geçerek ülkesinin kralı olacaktı. Fakat ABD ona yeterince güvenmediğinden, Amerika'da kan kanseri tedavisi gören ama hayatından iyice ümit kesilen Hüseyin'i son günlerinde hasta yatağından kaldırıp ülkesine gönderdi ve kardeşi Hasan'ı veliahtlıktan azlederek oğlu Abdullah'ı veliaht tayin ettiğini açıklamasını sağladı. Şimdi de Ürdün'ün Irak operasyonuna destek vermesi için Hasan'a Irak yönetimini vaad ediyor. Bir ülkenin başına ithal bir başkan veya kral geçirilmesi durumunda o ülkenin halkının böyle bir şeyi kabullenemeyeceği ve Hasan'ın Irak'ta tutunamayacağı kesin. Umarız az çok akıllı olduğu söylenen Hasan da bu numarayı yutmaz.

Arap Dünyasından Destek Yok

Arap dünyası ABD operasyonuna sıcak yaklaşmıyor ve destek vermek de istemiyor. Bu yüzden de, bu ülkelerdeki yönetimler ABD'ye mahkum olmalarına rağmen Irak operasyonuna destek vermeme yönünde tavırlar ortaya koyuyorlar. ABD, Arap ülkelerinin bu tavırlarından rahatsız. Bu yüzden de zaman zaman bu ülkelerin yönetimlerini yıpratma amacına yönelik ataklar yapmaya çalışıyor. Suudi Arabistan prensinin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair iddialar atması bunlardan biriydi.

Arap Birliği de Karşı

ABD'nin Irak operasyonuna Arap ülkelerindeki yönetimler gibi bu ülkelerin bir ortak sekreteryası vazifesi gören Arap Birliği teşkilatı da karşı. Bu teşkilat yaptığı açıklamada operasyona karşı olduğunu ve destek vermeyeceğini açıkladı. Gerek Arap ülkelerinin yönetimlerinin ve gerekse Arap Birliği teşkilatının tavırları operasyon açısından birinci derecede önem arz eden Kuveyt ve Ürdün'ün tavırları açısından da belirleyici etken olmaktadır. Arap ülkelerinin ve Arap Birliği teşkilatının tavırlarında ise Arap dünyasındaki halkların ABD operasyonuna şiddetle karşı olmasının önemli rolü var. Irak halkının yıllardan beridir uygulanan ambargo sebebiyle perişan hale getirilmiş olmasından kaynaklanan duygusal durum ABD operasyonuna yönelik tepkilerin daha da şiddetlenmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden herhangi bir Arap ülkesinin ABD operasyonuna destek vermesi durumunda halkıyla iyice karşı karşıya geleceği kesindir. Buna rağmen yine de ABD'ye mahkum olmasından dolayı halkıyla karşı karşıya gelmeyi göze alarak Bush baskısına boyun eğenler çıkabilir.

Türkiye'nin Tutumu Belirleyici Olacak

Gerek Avrupa ülkelerinin ve Rusya'nın, gerekse Arap ülkelerinin ABD'nin operasyon planına karşı olumsuz tavır takınmaları sebebiyle Türkiye'nin tavrı daha bir ehemmiyet kazanmıştır. ABD, teknolojisine çok fazla güvense de herhangi bir askeri operasyonda tümüyle de yalnız kalmaktan çekinmektedir. Ayrıca ABD için saldırı operasyonundan ziyade operasyon sonrası hayata geçirilmesi istenen planlar ehemmiyet arz etmektedir. Bu yüzden bölge ülkelerinden hiçbir destek alamayan operasyon sonrasında bu planların uygulamaya geçirilmesi kolay olmayacaktır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı Amerika, Türkiye'nin tavrına birinci derecede önem vermekte, Türkiye'yi operasyona her yönden destek vermeye razı etmek için çeşitli diplomatik ataklar yapmaktadır. Bu arada, Türkiye'nin Irak'la ilgili bazı menfaatlerini ikna çabalarının malzemesi olarak kullanmaya çalışmaktadır. Bir yandan da Türkiye'nin endişelerini bertaraf etmek için birtakım taahhütlerde bulunmaktadır. Fakat Türkiye'nin, Amerika'nın vaadlerini de taahhütlerini de artık yeterince tanımış olması gerekmektedir.

Kuzey Irak'la İlgili Hesaplar

Amerika'nın Irak operasyonu için öne çıkardığı gerekçe Saddam ve kimyasal silahlar. Oysa bunlardan, saldırıya haklılık payı kazandırılması amacıyla yararlanıldığını artık herkesin anlamış olması gerekir. Bizim gördüğümüz kadarıyla ABD'nin bölgeyle ilgili çok daha önemli hesapları ve planları var. Bunlardan birinin İslam coğrafyasını kontrol altına almak amacıyla birtakım uzak karakollar ve askeri noktalar oluşturmak olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bir önemli planı da Irak topraklarını bölmektir. ABD Savunma bakan yardımcısı Paul Wolfowitz, Türkiye'nin Kuzey Irak'la ilgili endişelerini anladıklarını ve kendilerinin de zaten bu bölgede bir Kürt devleti kurdurma gibi bir amaçlarının olmadığını söyledi. Ancak bu sözler tamamen Türkiye'yi operasyona yardımcı olmaya razı etmek için söylenmiş, hiçbir garantisi olmayan sözlerdi. Nitekim Wolfowitz'in Türkiye'de bu sözleri sarf etmesinin üzerinden fazla bir zaman geçmeden Savunma bakanı Donald Rumsfeld, ABD'nin Kürdistan'a F-16'lar yerleştireceğini ve burayı stratejik amaçla kullanacağını açıkça ifade etti. Bu sözler bölgede ayrı bir yönetim oluşturma ve orayı da stratejik amaçlı olarak kullanma hesabını çok açık şekilde ortaya koyuyordu. Rumsfeld'in bu sözleri Wolfowitz'in taahhütleriyle tamamen çelişki arz ediyordu ve asıl gerçekler Rumsfeld'in üstü kapalı sözlerinde gizliydi. Ondan kısa süre önce de Savunma Bakanlığı Pentagon'un başdanışmanı, eski Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle bir konuşmasında, 'Kürdistan Dışişleri Bakanı' ifadesini kullanmıştı. Bu ifade planla ilgili bir ipucu veriyordu. Ne var ki bu plan kesinlikle Kürt meselesine bir çözüm getirmeyecek, Kürt halkının problemlerini ortadan kaldırmayacaktır. Amerika'nın yapmak istediği bölgede uzaktan kumanda edilebilecek, güdümlü bir yönetim oluşturmak, sonra bu bölgeyi bir askeri nokta gibi kullanmaktır. Bu da bizim yukarıda üzerinde durduğumuz askeri noktalar ve karakollar oluşturma hesabıyla ilgilidir. Nitekim Donald Rumsfeld basın mensuplarına yaptığı açıklamada bu gerçeği üstü kapalı bir şekilde dile getirerek, oraya F-16'ların yerleştirileceğini ve oradan Afganistan'a operasyonlar düzenleneceğini söylemiştir. Oysa Afganistan'a yönelik operasyonlar için Kuzey Irak bölgesinin kullanılacağı hiç de inandırıcı değildir. Çünkü şu anda zaten Afganistan'da ABD'nin askeri güçleri mevcut olduğu gibi, Afganistan'a daha yakın noktalarda da askeri üsleri bulunmaktadır. Bizim kanaatimize göre buraya askeri güç yerleştirilmesinin amacı özellikle İran'a karşı bir tehdit gücü oluşturmak ve aynı zamanda Körfez bölgesini buradan kontrol etmektir. Bu yolla Körfez bölgesindeki ülkelerde meydana gelebilecek siyasi değişimlere karşı şimdiden askeri tehdit gücü oluşturmayı hedeflemektedir. Unutmamak gerekir ki kontrol altına alınması amaçlanan ülkelerden biri de Türkiye'dir.

Kuzey Irak'la ilgili planın bir yönünü de "Alternatif İsrail" hesapları oluşturmaktadır. Bu konu daha önce İsrail gazetelerinde gündeme getirildi ve biz de bir dosyamızda tafsilatlı bir şekilde ele aldık. (Bkz. "Kuzey Irak Nereden Çıktı?") Söz konusu yayınlardan anladığımıza göre uluslararası siyonizm Filistin'deki güvenlik probleminden dolayı o toprakları terk eden yahudiler için daha güvenli bir "Alternatif İsrail" bulma hesabı yapmaktadır ve bunun için en uygun ortamın Kuzey Irak yani Irak Kürdistanı olduğunu düşünmektedir. Bu konudaki uzun vadeli planların uygulamaya konulabilmesi için de bölgede ayrı bir yönetimin veya otoritenin oluşturulmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bölgenin şu an içinde bulunduğu durumun da siyonist teşkilatlara ve sermaye sahiplerine çeşitli avantajlar sağlayacağı düşünülmektedir.

Kürt Liderler Olumlu Bakmıyorlar

Kuzey Irak'ta halen dizginleri ellerinde tutan iki hareket bulunmaktadır. ABD'nin bunları göz ardı ederek bölgede bir otorite oluşturması zordur. Tümüyle halktan uzak, tayin edilmiş kişilerin otoritesi altında bir yönetim oluşturulması durumunda bölge halkıyla karşı karşıya gelecektir. Böyle bir şey de gerilla savaşını beraberinde getirir ki o da operasyon sonrası planların uygulamaya geçirilmesini zorlaştırır. Bu yüzden, söz konusu iki hareketin kabul edeceği ve üzerinde ittifak edecekleri bir formül bulmaya çalışmakta, dolayısıyla bu hareketlerin liderlerini zaman zaman Amerika'ya çağırarak görüşmeler yapmaktadır. Ancak söz konusu hareketlerin liderlerinin yaptığı açıklamalardan, ABD'nin planına sıcak bakmadıklarını, Kuzey Irak'ta ABD güdümlü bir yönetim kurmak istemediklerini anlıyoruz. Temennimiz yaptıkları açıklamalarda samimi olmaları, daha önce Amerika'nın oltasına takılanların durumlarından ibret almaları ve oyuna gelmemeleridir.

İsrail İçin Havanın Karartılması İsteniyor

Amerika'nın operasyon planının İsrail'in geleceğiyle de yakından ilgili olduğu kesindir. Körfez bölgesinde bir askeri karakol oluşturulmasının amaçlarından birisi İsrail işgal devletine oradan yönelecek tehditlere set çekmektir. Planın bu sıralarda gündeme getirilmesinin İsrail işgal devletiyle ilgili güncel bir hesabı da bulunmaktadır. O da işgal devletinin Filistin davasını tasfiye amacıyla gerçekleştirmek istediği saldırılar için havayı karartmaktır. Çünkü Körfez'de ciddi bir operasyon olması durumunda dünya kamuoyunun dikkatleri bu operasyona yönelecek, Filistin'de yaşanan gelişmeler büyük ölçüde dikkatlerden kaçacaktır. İşgal devleti de bu dumanlı havayı fırsat olarak değerlendirip yeni saldırılar gerçekleştirmek suretiyle Filistin direnişini yıpratma çabası içine girecektir. İsrail işgal devletinin saldırganlık konusunda hiçbir ölçü ve değer tanımadığı, iki aylık bebekleri bile kundaklarında uyurken öldürmekten çekinmediği bilinmektedir. Onun için önemli olan dünya kamuoyunun dikkatlerinin kendisinin üzerine yönelmemesi, bundan dolayı kitlesel tepkilerle ve bu tepkilerin doğuracağı diplomatik baskılarla karşılaşmamaktır. Onu engelleyecek bir diğer etken de direniş ve mücadeledir. Yoksa imzalanan anlaşmaların, BM'de alınan kararların vs. onun için hiçbir değer ve itibarı yoktur.

Planlar Türkiye İçin de Tehlike Arz Ediyor

ABD'nin Irak operasyonunun arkasında duran hesapları, operasyon sonrasında hayata geçirmek istediği planları ve uluslararası siyonizmin bu operasyondan elde etmek istediği çıkarlar Türkiye için de tehlike arz etmektedir. Meselenin sadece bir Kürt devletine indirgenmesi tehlikenin asıl boyutlarının görülememesi anlamına gelir. Asıl önemli olan tehlike siyonizmin "Alternatif İsrail" hesaplarından ve Türkiye topraklarının önemli bir bölümünün "Vaadedilmiş Topraklar" kapsamında görülmesinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra ABD'nin Kuzey Irak'ı bir uzak karakol olarak kullanması ve oraya askeri tehdit gücü yerleştirmesi durumunda Türkiye'nin gerçek anlamda bir siyasi bağımsızlıktan söz etmesi zor olacaktır. O zaman Türkiye, ABD tarafından sadece ekonomik değil askeri yönden de kuşatılmış olacak, bu ülkedeki halkın siyasi iradesinin yönetime yansıması oldukça zor olacaktır.

Aynı Delikten Bir Kez Daha Isırılmak

ABD, Türkiye'deki yönetimi sürekli birtakım vaadlerle aldattı. Bundan önceki Körfez Savaşı'nda bir koyup üç alma hesapları yapıldı, ama konulanların onda birini bile almak mümkün olmadığı gibi takınılan tavır sebebiyle devam edip giden bir ekonomik kayıp meydana geldi. ISAF komutanlığının devralınması için yapılan vaadlerin yerine getirilmemesi ise en sıcak ve en taze tecrübe olarak duruyor karşımızda. Hal böyleyken aynı delikten tekrar tekrar ısırılmanın bir anlamı olmasa gerek. Artık geçmişten ibret alınması, Amerikan hilesinin de yeterince tanınmış olması, onun ipiyle bir kez daha kuyuya inilmemesi gerekir. Türkiye'nin başına gelenlerden Hindistan ibret aldı ve ABD'nin ipiyle kuyuya inmekten, Pakistan'a karşı savaşa girişmekten çekindi. Türkiye'deki yönetimin öncelikle ibret alması ve geçmişte olanlardan ders çıkarması gerekir.

İş Irak'la Bitmeyecek

Amerika'nın İslam coğrafyasına yönelik haçlı seferi Afganistan'dan başlatıldı. Şimdi Irak'la devam ettirilmesi isteniyor. Fakat iş Irak'la bitirilmeyecek. Yukarıda da söylediğimiz üzere Kuzey Irak'a yerleştirilecek F-16'ların ilk hedefi İran olacaktır. Zaten Amerika'nın başlattığı son haçlı seferinin hedefleri arasında İran'ın da olduğu daha önce açıklanmıştı. ABD'nin niyeti işi İran'la bitirmek de değildir. Bu açıdan ABD'nin Irak'a yönelik operasyon planının başarılı olması İslam coğrafyasını hedef alan tehlikenin gittikçe büyümesi anlamına gelecektir.

İnsanlığın Bu Vahşete Dur Demesi Gerekir

Amerikan saldırıları tam anlamıyla vahşettir. Bu saldırılarda hiçbir ölçü ve sınır dikkate alınmamaktadır. Bu vahşetin İslam coğrafyasını ve genelde tüm dünyayı sıkı bir kontrol altına alması vahşetin insanlığı rehin alması anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu vahşete dur denilmesi gerekmektedir. Bugün Irak halkını tehdit eden gelişmeler yarın bizi bir sonraki gün başka bir halkı rehin alacaktır. Bu yüzden Amerikan vahşetine karşı çıkmak bir insanlık görevidir.

İsrail Saldırganlığı Devam Ediyor

Türkiye kamuoyu genellikle medyanın oluşturduğu suni gündemlere yöneltilirken, dünya kamuoyu da son zamanlarda dikkatini ABD'nin Irak operasyonu planlarına çevirdi. Bu yüzden Filistin konusu kısmen gündemden düştü. Fakat İsrail işgal devletinin vahşi saldırıları ve insanlık dışı zulüm uygulamaları devam etmektedir. Özellikle Batı Yaka'da, daha önceki göstermelik anlaşmalarla özerk yönetimin kontrolüne verilmiş olan şehirler şimdi zindan şehirlere dönüştürülmüş durumda. Çünkü işgal devleti bu şehirlerin her tarafına işgal güçlerini yerleştirdi. Bu işgal güçleri vasıtasıyla sokağa çıkma yasağı uyguluyor. Bununla da yetinmeyerek evlerine hapsettiği insanları gece yarısı baskınlarıyla huzursuz ediyor. Ara sıra insanların zorunlu ihtiyaçlarını temin etmeleri için dışarı çıkmalarına izin veriliyor. Fakat Filistinliler bu sırada da kendilerini güven içinde hissedemiyorlar. Çünkü işgalci saldırganlar, Filistinliler bu izin saatlerinde dışarı çıktıkları zaman da otomatik silahlarla veya tanklarla saldırı düzenleyebiliyorlar. Bu durum siyonist saldırganların Filistin'deki varlığı ve hakimiyeti devam ettiği sürece bir barıştan söz etmenin boş bir hayalle uğraşmaktan başka bir anlam taşımadığını göstermektedir.

Gazze Katliamı ve Salah Şehâde'nin Şehit Edilmesi

İşgalcilerin geçtiğimiz ay içinde gerçekleştirdikleri en büyük saldırılardan biri Gazze'ye yönelik vahşi saldırıydı. Bu saldırıda 11'i çocuk, 3'ü kadın olmak üzere 17 kişi şehit edilirken yaklaşık 150 kişi de yaralandı. Ölenlerden biri 2 aylık biri de 18 aylık bebekti. İşgalciler 22 Temmuz Pazartesi'yi 23 Temmuz Salı'ya bağlayan gece, ABD'nin ikram ettiği F-16 tipi savaş uçaklarını kullanarak gece yarısından sonra meskun evlere yönelik saldırı düzenlediler. Bizzat işgalcilerin kendi açıklamalarına göre saldırıda 1 tonluk bombalar kullanıldı. Saldırıda dört bina tamamen yerle bir edilirken, etraftaki birçok bina da büyük ölçüde maddi zarar gördü.

Saldırıda şehit olanlardan biri de Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'ın askeri kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri'nin kurucusu ve lideri olarak bilinen Şeyh Salah Şehâde'ydi. Ebu Mustafa künyesiyle tanınan Şeyh Salah Şehâde, 1952'de eş-Şati mülteci kampında dünyaya gelmişti. Ailesi, siyonist saldırganların 1948'de işgal etmiş oldukları Yafa şehrinden buraya göç etmişti. İskenderiye'de Sosyal İlişkiler Enstitüsü'nde tahsil yaptığı sırada İslami çizgiyi benimseyen Salah Şehâde o tarihten buyana İslami faaliyetlerde ve Filistin'in işgalden kurtarılması mücadelesinde önemli etkinliklerde bulunmuş biriydi. İşgalcilerin saldırısında Şeyh Salah ile birlikte eşi Leyla Hamis ve 15 yaşındaki kızı İman da şehit oldu.

HAMAS'ın askeri kanadı İzzettin Kassam Birlikleri saldırıdan sonra yaptığı açıklamada, işgalci saldırganlara oldukça sert ve acıklı bir cevap verileceği bildirildi. HAMAS'ın muhtelif ileri gelenleri de yaptıkları açıklamalarda siyonistlere yaptıkları saldırıların ve işledikleri cinayetlerinin cezasının mutlaka verileceği ifade edildi. İşgalcilerin saldırılarına sadece HAMAS tarafından değil Filistin'deki tüm direniş gruplarından tepki gösterildi ve mutlaka intikam alınacağı ifade edildi.

İsrail işgal devleti saldırıda ABD'nin verdiği savaş uçaklarını ve savaş teknolojisini kullandı. Fakat bundan daha ilginç olanı saldırıdan hemen bir gün sonra ABD Temsilciler Meclisi'nin, İsrail'e "terörle mücadele etmesi için (!)" 200 milyon dolar ek askeri yardım yapılması teklifini onaylamasıydı. Bu yardım kararıyla bir bakıma İsrail'in vahşi saldırısı mükafatlandırılmış oldu. ABD'nin anlayışına göre 2 aylık, 18 aylık bebeklerin, daha terör kavramının ne anlama bile geldiğini bilmeyen çocukların yataklarında uyurken öldürülmesi terörle mücadele anlamına geliyordu. Bu durum ABD'nin saldırganlık konusunda siyonistlerden farklı bir çizgide olmadığını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Böyle bir anlayışın dünyayı sultası ve tahakkümü altına almasının insanlık için ne kadar büyük bir tehlike arz ettiğini anlamak zor değildir. İnsanlığın artık bu vahşete karşı başını kaldırıp kendi geleceğini düşünmesi gerekmektedir. Bugün Irak ve Filistin halkını kıskaca alan bu vahşetin yarın kimleri kıskacına alacağı ve geleceklerinin teminatı olarak gördükleri çocuklarını yataklarında öldüreceği bilinemez.

Afganistan'da Sular Durulmadı

Afganistan'da Taliban yönetimi sona erdi, ancak henüz sular durulmuş değil. Kabil'de oluşturulmuş olan yeni yönetim de henüz ülkenin tamamını otoritesi altına alabilmiş değil. Bu yüzden henüz ülke bir güven ve istikrar ortamına kavuşamadı. Otorite eksikliğinden kaynaklanan güven probleminin yanı sıra ABD askeri güçlerinin varlığı da Afganistanlılar açısından önemli bir tehdit niteliği taşımaktadır. Geçtiğimiz ay yaşanan bir olay bu gerçeği gözler önüne serdi. Bu olay ise ABD askeri güçlerinin bir düğün evini bombalamasıydı. Bu bombalamada düğüne katılanlardan 40 kişi ölürken 100'den fazla kişi de yaralandı. ABD yönetimi bu bombalama olayıyla ilgili son derece çelişkili açıklamalar yaptı. Önce düğüne katılanların törende havaya ateş etmeleri sebebiyle ABD askeri güçlerinin tereddüt ettikleri ve bu yüzden bombalama yapıldığı söylendi. Sonra da bazı kişilerin yanlış ihbarda bulunmaları sebebiyle bombalama yapıldığı iddia edildi. Bu açıklamalar birbiriyle çelişkili olsa da her ikisi de ikna edici olmaktan son derece uzak saçma iddialardır. Çünkü sürekli silahların konuştuğu bir yerde havaya ateş edilmesi hemen şüpheye kapılınmasına ve ağır bombalarla bombalama yapılmasına gerekçe teşkil etmez. İkinci iddiayla ilgili olarak da şunu söyleyebiliriz ki: Basit bir ihbarla büyük bir bombalama yapılmasını izah etmek mümkün olamaz. Burada bir kasıt dikkati çekmektedir. Bu durumda insan ister istemez: "Yoksa ABD, Afganistan'da kana doymadı mı?" sorusunu sorma ihtiyacı duyuyor. ABD, bir ara öldürülenler için kişi başına 200 dolar olmak üzere tazminat vereceğini açıkladı, sonra bundan vazgeçti. Zaten verseydi de, Amerika'da bir kişinin yanlışlıkla öldürülmesi hatta bir uzvunun kopması durumunda milyonlarca dolar tazminat ödenirken Afganistanlılara 200 dolar ödenmesi onların onurlarıyla alay etmek anlamına gelecekti.

Afganistan'da geçen ay içinde yaşanan önemli bir olay da Hamid Karzai'nin yardımcısı Hacı Abdülkadir'in öldürülmesiydi. Abdülkadir'in kardeşi Abdulhak da daha önce Taliban tarafından casuslukla suçlanarak idam edilmişti. Bu iki kardeşin her ikisi de Sovyet işgaline karşı büyük gayretler sarf etmiş ve öne çıkmış askeri önderlerdi. Taliban'ın Abdulhak'a yönelttiği suçlama ve gerçekleştirdiği idam da bir zulümdü. Hacı Abdülkadir, Doğu Şura Meclisi adlı grubun başkanlığını yapıyordu. Komünist rejimin çökmesinden sonra Celalabad eyaletine bağlı Necidhar'a vali tayin edilmişti. Hacı Abdülkadir'e yönelik cinayet henüz aydınlatılmış değil. Verilen bilgiler cinayetin son derece profesyonelce gerçekleştirildiğini gösteriyor. Cinayetin son derece ustaca işlenmiş olması zihinlerde bazı tereddütlerin oluşmasına sebep oluyor. Cinayet, ABD'nin Afganistanlıları yeniden birbirine düşürmek, biraz daha kan akıtılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirmiş olduğu bir provokasyon cinayeti de olabilir. Yapılan bazı açıklamalarda cinayetin ideolojik değil de normal adli bir vak'a olabileceği de ileri sürüldü. Bu açıklama bir yandan provokasyon planlarını boşa çıkarmak bir yandan da bazı siyasi hesaplardan dolayı cinayetin arkasında duran gizli ellerin gizli kalmasını sağlamak için söylenmiş olabilir. Hadise yeterince aydınlatılmadığından kesin bir şey söyleme imkanımız yok.