Amerika'dan Yine Terör Atağı

21 Mayıs 2002 Salı, Cuma dergisi

ABD'nin dahili istihbarat örgütü FBI'ın bu sıralar yeniden yoğun ve etkili bir şekilde "terör" atağına geçtiği görülüyor. Bir yandan Amerikan kamuoyunu endişelendirici terör planlarını gündeme getirirken bir yandan da başta Türkiye olmak üzere muhtelif ülkelere ihbarlarda bulunarak insanları ve yönetimleri endişeye sokmaya çalışıyor. Tabii bu ihbarlarla ilgili müşahhas herhangi bir şey ortaya konmuyor. Zaten geçmişte medya yoluyla ABD'nin ve siyonist işgal devletinin istihbarat örgütlerinin oldukça fazla abartılmasının ve onların uzaydan insanların beyinlerini kontrol eden mekanizmalar geliştirdiklerine dair haberler yayılmasının amacı da bu örgütlerin verdiği haberlerin, yaptığı ihbarların oldukça ciddiye alınmasını sağlamaktı. Bu yolla yerine göre istihbarat örgütleri de ABD'nin yönlendirme politikasında etkileyici araç olarak kullanılacaktı. İşte bugün, dün söz konusu istihbarat örgütlerinin etrafında yapılan yoğun propaganda faaliyetlerinin meyvelerinin toplanmasına çalışılıyor. Bu doğrultuda zihinlere yerleştirilen "FBI, CIA ve MOSSAD ihbar ediyorsa mutlaka bir bildikleri vardır" ön yargısı kullanılarak politika geliştirilmeye çalışılıyor. Yani bu örgütlerin verdiği bilgilerin ve yaptığı ihbarların, müşahhas delil gerektirmeyen, mantıktaki tanımlamasıyla "a priori" değer olarak kabul ettirilmesi isteniyor.

İhbarlarda yine malzeme hazır: el-Kaide örgütü. Artık bu örgüt "terör" kavramı etrafında geliştirilen tüm teorilerin, varsayımların, politikaların malzemesi. "Teröre karşı savaş" başlığı altında geliştirilen tüm politikaların ve gerçekleştirilen tüm insanlık dışı saldırıların gerekçesi. Artık bu örgütün eli kolu dünyanın her tarafına uzanıyor. Dolayısıyla anti-terör politikalarını haklı çıkarmaya yetecek özelliklere sahip! Burada dikkat çeken bir nokta da ortaya atılan iddialarda sıkça "Ortadoğu kökenli" nitelemesinin kullanılması. Bu nitelemenin arkasında, ABD üzerinde etkili olan siyonist lobinin kokusunu hemen seziyorsunuz. Çünkü "Ortadoğu kökenli" nitelemesiyle birinci derecede Müslüman, ikinci derecede Arap, üçüncü derecede de Filistinli kimliğinin yıpratılması ve insanların nazarında "tehlikeli" olarak kabul ettirilmesi hedeflenmektedir. Böyle bir şey ise siyonist işgalcilerin yürüttükleri saldırgan politikalara bakışın yumuşatılması amacı için değerlendirilmektedir. Tabii söz konusu kimliklerin yıpratılması ve hedef gösterilmesi ABD'nin son dönemde seçmiş olduğu Anti-İslam politikanın da bir amacıdır. "Müslüman" veya "Arap" kimliğinin doğrudan hedef gösterilmesinin tepki toplayacağı ve izlenen politikalarının gerçek yüzünü biraz daha net bir şekilde ortaya çıkaracağı için böyle bir yola başvurulmaktadır. Burada bizim hassasiyetle üzerinde durduğumuz "isimler ve kavramlar" konusunun ehemmiyeti ortaya çıkmaktadır. İslami camiadan bile birçoklarının bu konuya önem vermediğini ve kendilerine telkin edilen isimleri ve kavramları aynen benimseyerek kullandıklarını görüyoruz. Oysa bu isimler ve kavramlarla birlikte başkalarının politikalarının önünün açıldığı, insanların zihinlerindeki anlayışların şekillendirildiği, topluma hakim anlayışın yönünün belirlendiği dikkatten kaçırılıyor. Filistin topraklarının "İsrail" olarak nitelendirilmesi, istişhadi eylemlerin veya bir diğer isimlendirmeyle şehadet eylemlerinin "intihar saldırıları" olarak isimlendirilmesi, herhangi bir Filistin şehrinden "İsrail'in filanca şehri" diye söz edilmesi böyledir. Bunlar sadece örnek. Önemli olan isimlendirmelerde ve kavramları belirlemede kendi değerlerimize, sahip çıkmamız gereken anlayışın ilkelerine bağlı kalabilmemizdir. Bunu yapabilmemiz için de isimleri ve kavramları basite almamamız gerekir.

Teröre Dayandırılan Sömürgecilik

ABD, dünya çapında güç olduktan sonra sürekli sömürgeci ve saldırgan bir politika izlemiştir. Fakat bu saldırgan politikalarını haklı gösterebilmek için kendine göre birtakım gerekçeler geliştirmeye çalışmıştır. Komünist bloğun hayatta olduğu ve komünist propagandanın etkili bir şekilde devam ettiği dönemde gerekçeler genellikle bu ideoloji etrafında geliştiriliyordu. O dönemde anti-komünist politikaların ve saldırıların haklı ve makul gösterilebilmesi için çoğu zaman abartmalı iddialara da başvuruluyordu. Örneğin insanların topluca katledilip yağ fabrikalarına gönderildiği iddiaları. Bu arada komünist devletlerin totaliter ve şiddeti öne çıkaran politikalar izlemeleri de ABD'nin anti-komünist politikalar geliştirmesini ve bu politikalara dayandırılan saldırılar gerçekleştirmesini kolaylaştırıyordu. Komünist tehdit aynı zamanda zayıf ülkelerin ABD'nin kucağına oturmalarını ve ona mahkum olmalarını da kolaylaştırıyordu.

Bilindiği üzere ABD, komünist bloğun çökmesinden ve komünist ideolojinin etkisini kaybetmesinden sonra karşısına düşman olarak İslami oluşumları ve onlarla bağlantılı olarak İslam'ı yerleştirdi. Fakat bu oluşumları "İslami" kimliklerinden dolayı düşman seçmesinin kendisinin saldırgan politikalarını haklı çıkarmayacağını, bilakis bu kimliğe yönelen saldırıların tepkiyle karşılanacağını hesap etti. Bu yüzden "terör" olgusundan yararlanmak istedi. Tabii bu arada bazı güdümlü terör ve şiddet olaylarının "İslami" kimlik adına gerçekleştirildiğinin dünya kamuoyuna açıklanması da ABD'nin işini kolaylaştırdı. Zaman içinde "terör" olgusuna karşı yürütüldüğü iddia edilen savaşın bir global savaşa dönüştürülmesi planlandı ve bunun gerekçelerinin hazırlanmasına ihtiyaç duyuldu. İşte böyle bir arayışın devam ettiği sırada "11 Eylül saldırıları" diye tarihe geçen saldırılar gerçekleştirildi. Bu saldırıların arka planı konusunda zihinleri karıştıran pek çok bilgi ve belge ortaya çıkmıştır. Bu bilgi ve belgeler söz konusu saldırıların arkasında birtakım karanlık istihbarat örgütlerinin yani "derin devletler"in olduğu şüphesi uyandırmaktadır. Hatta bu bilgi ve belgeler ABD kamuoyunda da yoğun olarak tartışılmaktadır. Fakat bunların zihinlerde şüpheler uyandırmasının engellenmesi için daha çok işin ihmal cihetine ağırlık veriliyor. Yani el-Kaide örgütünün bu tür saldırılar düzenleyeceğinin önceden haber alınmasına rağmen ABD istihbaratının ve yönetiminin ihmalkar davrandığı iddiaları gündeme getiriliyor. Oysa bilgiler hadisenin sadece bir ihmalle izah edilemeyeceğini, "derin devlet"in bizzat işin içinde olduğu şüphesinin de söz konusu olduğunu gösteriyor. Hal böyle olmakla birlikte şimdi ABD sürekli söz konusu saldırıların etrafında politikalar geliştirmeye ve böylece kendisinin saldırgan tutumu için gerekçeler oluşturmaya çalışıyor.

Yeniden "Terör" Furyası

Son zamanlarda yeniden FBI kaynaklı bir "terör" rüzgarının estirilmesinin, yani yeni terör planlarından söz edilmesinin sebebi birtakım ihbarlar alınması değildir. Bunun başka amaçları var. Bizim gördüğümüz kadarıyla böyle bir terör rüzgarı estirilmesinin iki temel sebebi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ABD'nin anti-terör başlığı altında yürütmek istediği global savaşın Irak merhalesinde tıkanıp kalmasıdır. Şimdi ABD, yeni terör teorileri geliştirmek, bu doğrultuda yeni planlar "ortaya çıkarmak (!?)" suretiyle söz konusu savaşın ve Amerika'nın güçlü bir dünya hakimiyeti kurmasına imkan sağlayacak politikaların önünü açmak istiyor. İkinci sebep ise İsrail'in karşı karşıya olduğu durumdur. İsrail, 29 Mart 2002 tarihinde başlattığı insanlık dışı saldırılarda uluslararası platformda bayağı yıprandı. Bazı ülkeler İsrail'e askeri ambargo uygulama ihtiyacı duymaya başladılar. Kamuoyunda İsrail ürünlerine yönelik boykot etkili olmaya başladı. Bu ve benzeri gelişmelerden dolayı İsrail ekonomisi gittikçe kötüye gidiyor. Bu kötü gidişin kurtarılması için ABD'den yardımın artırılmasına çalışılıyor. Fakat bu yardım da biraz ABD'yi sıkıntıya sokuyor. İşte bu noktada İsrail'in rahatlatılması ve İsrail'e yönelen tepkilerin azaltılması isteniyor. Bunun için İsrail'le savaş halindeki güçler hakkında zihinlerde kötü intibalar ve kanaatler oluşturulmasına uğraşılıyor. Bu arada İsrail işgal devleti gerçekleştirdiği saldırılardan hedeflediği sonucu elde edebilmiş değildir. Son gelişmeler Filistin'de işgale karşı mücadelenin son bulmadığını ve son bulmasının da söz konusu olamayacağını ortaya çıkardı. Bu durum karşısında İsrail, "koruyucu duvar" adını verdiği bir aylık vahşi operasyonu sürdürmek yerine 29 Mart 2002 öncesindeki gibi gündelik saldırılarla, ev yıkımlarıyla, nokta operasyonları adını verdiği cinayetlerle savaşı sürdürmek istiyor. İşte bu savaşta kendini haklı gösterebilmek için de ABD ile ortak propaganda atağı yapmak ve İsrail'e karşı savaş veren güçleri yıpratmak istiyor. Hedefe el-Kaide örgütünün yerleştirilmesi o kadar önemli değildir. Önemli olan yıpratılması istenen değerler, kimlikler, kavramlar ve oluşumlardır.

ABD ve Terör

ABD, kendisinin baskıcı ve dayatmacı politikasını uygulamaya geçirmede ve geri kalmış ülkeleri kendine mahkum etmede ekonomik zaaflardan sonra en çok "terör" kavramından yararlanmaktadır. Bu amaçla her yıl "Terör Örgütleri" ve "Terörü Destekleyen Ülkeler" listeleri yayınlıyor. Ayrılıkçı hareketlerden işine gelenleri bağımsızlık yanlısı hareket olarak lanse ederken, işine gelmeyenleri terör örgütü olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Terörün standartlarının belirlenmemiş olması, izafi bir kavram olarak bırakılması da Amerika'nın işini kolaylaştırıyor.

ABD, söz konusu listeleri çoğunlukla kendi dümen suyuna girmeyen ülkeleri karalamak ve zora sokmak için kullanmaktadır. Listelerin hazırlanmasında "terör" kavramı tamamen çağdaş sömürgeci anlayışa göre ele alındığından "terör örgütleri" listesi bu anlayış doğrultusunda şekillendirilmektedir. ABD, terörü destekleyen ülkeler listesini hazırlarken de haklı gerekçelere dayanmamakta kendisiyle problemi olan, kendi dümen suyuna girmeyen ülkeleri hedef seçmektedir. Sudan ve İran'ın bu listeye konulmasının sebebi İslami bir tercih yapmış ve Amerikan emperyalizmine karşı bağımsız bir çizgiyi benimsemiş olmalarıdır. Bu ülkelerin İslami açıdan gidişatlarının tahlili ayrı bir konudur. Ama tercihleri ABD tarafından baskıya maruz kalmaları için yeterli sebep olmaktadır. Suriye'nin listeye alınmasının birinci sebebi İsrail işgal rejimiyle onun istediği şartlarla anlaşma imzalamamış olmasıdır. Hatta ABD son yıllarda Suriye yönetimine İsrail'le anlaşması halinde ülkelerinin kara listeden çıkarılacağını bildirerek, bu yönetimle İsrail adına pazarlıklara da girdi. Bu durum ABD'nin "terör" kavramını ve bu kavram etrafında geliştirilen politikaları ne amaçla kullandığını göstermesi açısından ibret vericidir. Küba ve Kuzey Kore'nin listeye alınmasının sebebi ise terörü desteklemelerinden çok Amerikan emperyalizmine karşı komünist kimlikli de olsa bağımsız bir çizgi izlemeleridir. Buna karşılık terörü desteklediklerinin bilinmesine rağmen ABD'nin çıkar hesaplarına hizmet eden ülkelerin listeye alınmaması dikkat çekmektedir.

Aslında terörle ilgili gerçekler medyaya tam ve çarpıtılmadan yansıtılmış olsaydı, terörü desteklemekle kalmayıp aynı zamanda onu geçerli bir yol olarak benimseyen ülkelerin başında ABD ve İsrail'in geldiği görülecekti. Biz daha önce ABD'nin terör eylemlerinden bazılarına çeşitli vesilelerle temas etmiştik. İsrail terörünü ise gelişmelere paralel olarak sürekli gündeme getirmeye çalışıyoruz.