ABD Güdümlü Resmi Şiddet

14 Ocak 2002 Pazartesi, Cuma

Arafat'ın Polislerinin 20-21 Aralık 2001 Tarihlerinde Cibaliye Mülteci Kampında Saçtıkları Dehşet
Arafat'ın polisleri tarafından yaralanan gençlerden biri

"İşgalci saldırganlar tarafından şehit edilen üç aylık bebek Ziyauddin et-Tumeyzi

"İhtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun. Gözünüz esirgemesin ve acımayın." (Hezekiel, bab: 9, ayet: 5-6)

Sabra ve Şatilla Katliamından geriye kalan görüntüler.

"Gömülmeyecekler, toprağın yüzünde gübre gibi olacaklar. Leşleri de yerlerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacaklar." (Yeremya, bab: 26, ayet: 4)

Son günlerde ABD güdümlü resmi şiddetin değişik ülkelerde tırmanışı dikkat çekmektedir. Bu şiddet en çok Pakistan cumhurbaşkanı Perviz Müşerref'in bir konuşma yapması ve bu konuşmaya paralel olarak Keşmir merkezli İslami oluşumlar başta olmak üzere muhtelif İslami grupların mensuplarını hedef alan tutuklamalar gerçekleştirilmesiyle, medreselere baskınlar düzenlenmesiyle ve camilerin etrafında sıkı bir denetim başlatılmasıyla yankılanmaya başladı. Ancak ABD merkezli resmi şiddetin bu olayla birlikte başlamadığını hatırlatmak istiyoruz. Ondan önce siyonist işgalcileri rahatlatma amacıyla özerk yönetim tarafından benzer bir resmi şiddet başlatılmıştı ve bu şiddet halen devam ediyor. İlginçtir ki Pakistan yönetiminin uyguladığı resmi şiddetin çerçevesiyle, Filistin özerk yönetiminin uyguladığı şiddetin çerçevesi birbirine çok benzemektedir. Bu da her iki şiddetin de tek merkezden yönlendirilmesi ihtimalinin kuvvetli olduğunu ortaya koymaktadır. Biz de bu haftaki yazımızda bu konunun ayrıntısına biraz girmek istiyoruz.

Zilletin Doğurduğu Şiddet

Bundan bir süre önce Hindistan'da parlamento binasına yönelik bir baskın düzenlenmiş, bir çatışma olmuş ve bazı kişiler hayatını kaybetmişti. Fakat ne kadar ilginçtir ki, Hindistan bu olay karşısında tamamen ABD'nin 11 Eylül olayları sonrasında sergilediği politikanın aynısını sergiledi. Her şeyden önce daha olayların mahiyeti, baskını gerçekleştirenlerin kimliği bile araştırılmadan hemen bu olayın arkasında Pakistan'ın olduğunu iddia etti. Oysa Pakistan'ın Hindistan'la ikili bir probleminin olmasına rağmen Hindistan karşısında bu tür eylemleri bir metot olarak kullandığı hiç görülmemişti. Üstelik Afganistan'da ortaya çıkan gelişmeler sebebiyle Pakistan birçok yönden sıkıntılı duruma düşmüştü ve zor bir merhaleden geçiyordu. Dolayısıyla böyle zor bir merhalede Hindistan'la arasındaki meseleyi kaşıyarak başına iş açmak istemezdi. Üçüncü olarak da Pakistan daha kısa bir süre önce Hindistan'la bir yumuşama ve yakınlaşma merhalesi başlatmak için kendi isteğiyle önemli adımlar atmıştı. Hatta tüm Pakistan halkının ulusal bir mesele olarak gördüğü Keşmir konusunda bile ciddi tavizler vermiş, bu tavizlere karşı çıkanlara da askeri cunta yönetiminin demir yumruğunu göstermişti.

Ama Hindistan için önemli olan söylediklerinin doğru, yaptığı suçlamaların haklı olması değil olayların sıcaklığının devam ettiği sırada zihinlere bir iddianın yerleştirilmesiydi. Zira bu sıcak merhalede ortaya atılan iddialar adeta zihinlere kazılmakta, sonradan çıkarılması zor olmaktadır. ABD'nin 11 Eylül olayları sonrasında izlediği tutum da buydu. Öyle ki sonraki dönemde bu iddialarını ispat için söze gelir bir gayret sarfetme gereği bile duymamış, "benim böyle olduğuna inanmam yeterlidir" diyerek dünya kamuoyunun bilgilenme ve ikna olma hakkıyla alay etmişti. Hindistan, ABD'nin bu işte başarılı olduğuna inanmış olmalı ki kendi ülkesinde gerçekleştirilen parlamento baskını karşısında Pakistan'ı suçlama konusunda aynı metodu izledi.

Pakistan'ın ise bu gelişme karşısında başını dikkat tutarak: "Bizim bu eylemle hiçbir ilgimiz yok. Hindistan, tutarsız ve mesnetsiz iddialara yapışarak bizi suçlu göstermeye çalışmasın" diyerek vakarını muhafaza edebilirdi. Önce bu olayla bir ilişkisinin olmadığını söylemesine rağmen, ABD'nin ve Hindistan'ın üzerine gelmesi karşısında Keşmirli grupları sindirme amaçlı bir resmi şiddet başlatma ihtiyacı duydu. Pakistan'ın bu uygulaması her şeyden önce söz konusu eylemin arkasında Keşmirli grupların olabileceği iddiasına dolaylı bir şekilde geçerlilik kazandırmış oldu. İkinci olarak Keşmir'deki meşru bir bağımsızlık savaşını bir tür terör olarak gösterme amaçlı medyatik faaliyetin önünü açmış oldu. Üçüncü olarak da genel anlamda"teröre karşı savaş" başlığı altında hedef gösterilen İslami oluşumların hedefe yerleştirilmesi amacına yönelik çalışmalara o da kendi çapında katkıda bulunmuş oldu.

Pakistan'daki mevcut yönetim her ne kadar gücünü halktan almayan, tepeden inme bir cunta yönetimi olsa da bütün bunları isteyerek yaptığı kanaatinde değiliz. Bunları yapmasının temel sebebi ABD saldırganlığı karşısında başını dik tutmasına engel olan zillettir. Bunun da özünde halkıyla bütünleşememek, halkının değerlerinden uzaklaşmak yatmaktadır. Bu tutum onu halkından uzaklaştırıyor. Hal böyle olunca sultasını devam ettirebilmek için dış desteklere ihtiyaç duyuyor.

Pakistan lideri Perviz Müşerref, ABD ve Hindistan baskıları karşısında kendisine yeni destek kapıları bulabilmek için bir süre önce bir Çin ziyareti gerçekleştirdi. Ama global anlamda ABD'yi de ihmal etmesinin zor olacağını düşündü. Bu yüzden Hindistan karşısında da başını dik tutamadı. Hindistan karşısında başını dik tutamayınca bu kez onun "yakala" dediği kişileri yakalamaya, "dağıt" dediği kurumları dağıtmaya ihtiyaç duymaya başladı.

Benzer durumu Filistin özerk yönetiminin uyguladığı resmi şiddette görüyoruz. Bu yönetim de kendi halkından uzaklaşarak, direniş ve mücadele yolunu terk ederek kendisini adeta cendereye sokan birtakım anlaşmaların altına imza attı. Bu anlaşmaların uygulanması konusunda karşı taraf kendisini her yönden serbest hissederken özerk yönetim tarafı sürekli balyozu tepesinde hissediyor. Çünkü bu anlaşmalara sahip çıkan ABD, Filistin halkının kendi öz yurdundaki varlığını bile İsrail'in lütfuyla devam etmesi mümkün bir varlık, bu halkın varlık mücadelesini ise terör olarak değerlendiren bir ülkedir. Dolayısıyla ABD'ye göre İsrail'in anlaşmaların gereğini yerine getirmesi bir lütuf özerk yönetimin yerine getirmesi ise bir zorunluluk, kesin bir sorumluluktur. Özerk yönetim bu sorumluluğunu yerine getirme konusunda ihmal gösterdiği zaman anlaşmalardan doğan bütün haklarını kaybedebilir. İsrail'in ise istediği zaman anlaşmaları rafa kaldırma, dondurma hakkı vardır. Hatta İsrail'in anlaşmaları kısmen de olsa uygulaması, özerk yönetimin eksiksiz hatta biraz da yazılı metinlerdekinden fazlasıyla uygulamasına bağlıdır. İşte kendisini böylesine bir zillet ve cenderenin içine sokan özerk yönetim siyonist işgal devletinin saldırgan tutumu karşısında ona aynı dille cevap verme imkanı bulamayınca sultası altında tuttuğu halka ve onun direnişine öncülük edenlere yüklenmeye başladı. Bizzat özerk yönetimin yetkililerinin itiraflarına göre ABD tarafından verilen isim listelerine göre tutuklamalar yaptı. Biz bu konuyu ayrıntılı bir şekilde bir dosya halinde yazdığımızdan burada sadece konunun mantığına, özellikle de Pakistan'daki resmi şiddetle benzer taraflarına dikkat çekmekle yetinmek istiyoruz. (Bkz. Arafat İsrail'in Avcısı mı?)

İşte bu şiddet tamamen zilletten doğan bir şiddettir. Dolayısıyla uzaktan kumandalı belki de ve kuvvetli bir ihtimalle tek merkezden kumanda edilen bir resmi şiddet niteliği taşımaktadır. Burada dikkat çeken bir ortak yan da her iki hadisede de meşru ve haklı bir bağımsızlık mücadelesini haksız duruma düşürebilmek için "terör" yaftasından sonuna kadar istifade edilmesidir. Her iki olayda da ABD'nin haklının, mağdurun değil, kendisiyle menfaat ilişkisi içinde olan gadredicinin, işgalcinin, saldırganın, hilekarın yanında yer aldığını görüyoruz. İşte gerçek bu! Afganistan'a yönelik vahşi saldırısını "ebedi adalet" olarak isimlendirmeye kalkışan Amerika'nın adalet anlayışını burada gayet net ve bariz bir şekilde görüyoruz.

İsrail-Hindistan Yakınlaşması

İlginçtir ki, Filistin'de ve Pakistan'da birbirine birçok yönden zilletin doğurduğu resmi şiddet tırmanırken diğer yanda bu şiddete yön veren iki saldırgan gücün kendi aralarındaki işbirliğini güçlendirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Son günlerde medyaya yansıyan haberlerde Hindistan ile İsrail arasında bir yakınlaşma olduğuna dikkat çekiliyor. Aslında burada olayın yansıtılma tarzı biraz hatalıdır. Çünkü Hindistan ile İsrail arasında yakınlaşmayı bir yana bırakın dostluk ve işbirliği bile bayağı eskilere dayanmaktadır. Hatta Keşmir'deki Hindistan askeri güçlerine İsrail askeri uzmanlarının eğitim verdiğine dair haberler bundan önce değişik vesilelerle gündeme gelmişti. Fakat son olaylarla birlikte İsrail işgal devleti bir yandan fırsatı değerlendirerek bu işbirliğini pekiştirirken bir yandan da bunu biraz daha gün yüzüne çıkarmaya çalışmaktadır. Gün yüzüne çıkarmasının sebebi ise yaptığı zulüm ve haksızlıkların üstünü örtmek için, kendisine dünyadan yeni yeni ortaklar, dostlar, işbirlikçiler bulabildiği imajı vermektir.

ABD'den Müfredat

Eskiden genellikle: "Biz de Müslümanız, ama Müslümanlık bizden bunu istemiyor" diyenler dinimize müdahale ederlerdi. Şimdi ise doğrudan doğruya gayri müslimler dinimize müdahale etmeye başladı. Verilen haberlere göre ABD başta Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere birtakım İslam ülkelerine din eğitimi konusunda özel müfredat sunmak istiyormuş ve bu müfredatı kabul etmeleri durumunda özel müfredat yardımı yapma vaadinde bulunuyormuş. ABD'nin sunduğu müfredat programında Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin yer almayacağı bir eğitim verilmesi isteniyormuş.

Öncelikle şunu belirtelim ki Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah'ın himayesindedir. Yüzlerce yıldır bu kitabın bir tek kelimesini bile değiştirmeye veya çıkarmaya kimsenin gücü yetmemiştir. Müfredatta olup olmaması önemli değil. Kur'an bir bütün olarak mü'minlerin elinde olduğu sürece mü'minler de onu bir bütün olarak okuma ve öğrenme fırsatı elde edeceklerdir. Ama ABD'nin yapmak istediği Yüce Kur'an'ı hedefe yerleştirmek ve bu kitabın bazı ayetlerinin okutulmaması, esas alınmaması gereken ayetler olduğu imajı vermektir. Öncelikli olarak da cihadla ilgili ayetleri bu kategoriye sokmak istiyor. Oysa cihad bütün Müslüman toplumların kendi şahsiyet ve onurlarıyla yaşamalarının temel sebebidir. Bu yüzyılın başlarında Türkiye'de büyük fedakarlıklarla İstiklal Savaşı verilebilmiş olmasının temel sebebi bu toplumdaki cihad ruhu ve Yüce Kur'an'ın bu konudaki etkisidir. Bosna-Hersek'teki Sırp vahşetine karşı Müslüman halkın bağımsızlık ve hürriyet ruhlarının canlı tutulmasında birinci derecede cihad ruhu rol oynamıştır. Geçmişte haçlı selinin önünü kesen de cihad ruhuydu. Eğer bu ruh olmasaydı belki bugün İslam coğrafyasının pek çok bölgesinde kilise çanları çalıyor olacaktı. Kudüs'ün haçlı kirinden temizlenmesini de bu ruh sağlamıştır. Şu da bir gerçek ki, Müslümanlar imanlarını ve dinlerine olan bağlılıklarını korudukları sürece cihad ruhlarını da koruyacaklardır. Çağdaş haçlılar ve onlarla işbirliği halindeki siyonist saldırganlar ne kadar uğraşsalar da Müslümanlardaki cihad ruhunu öldürmeleri mümkün değildir.

Şunu da özellikle belirtelim ki İslam'daki cihad kesinlikle terör değildir. Cihadı terör olarak görenler de terörü cihad gibi sunmaya çalışanlar da yanılgı içindedirler. İslam'ın cihad hukuku, modern çağda kağıtlara yazılıp da uygulanmayan savaş hukukundan bile çok çok üstün özelliklere sahiptir.

ABD ve onun güdümlüleri, Kur'an-ı Kerim'deki cihad ayetleriyle uğraşacağına yahudilerin tahrif ettiği Tevrat'ta yer alan öldürme ve imha etme ile ilgili ayetleri bir gözden geçirseler daha yerinde olur. İşte birkaç örnek:

"Ve öldürülmüş olanları dışarı atılacaklar ve leşlerinin kokusu çıkacak ve kanları ile dağlar eriyecek." (İşaya, bab: 34, ayet: 3)

"Onları kasaplık koyunlar gibi ayır, ve öldürme günü için onları hazırla. Acıklı ölümlerle ölecekler, onlar için dövünen olmayacak." (Yeremya, bab: 16, ayet: 3-4)

"Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da gözleri önünde yere çalınacak ve karıları kirletilecek." (İşaya, bab: 13, ayet: 15)

"Orduların Rabbi şöyle diyor: İşte milletten millete bela çıkacak ve dünyanın uçlarından büyük kasırga kopacak. Ve o gün yerin bir ucundan yerin öteki ucuna kadar Rabbin öldürdüğü adamlar olacak. Onlar için dövünmeyecekler ve onlar toplatılıp gömülmeyecek. Toprağın yüzünde gübre olacaklar." (Yeremya, bab: 26, ayet: 32-35)

"Gömülmeyecekler, toprağın yüzünde gübre gibi olacaklar. Leşleri de yerlerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacaklar." (Yeremya, bab: 26, ayet: 4)

"Hem yiğidi hem kızı, emzikteki çocukla ak saçlı adamı, dışarıdan kılıç ve içeriden dehşet telef edecek." (Tesniye, bab: 32, ayet: 25)

"Sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın, ve seninle milletleri kıracağım. Ve seninle ülkeler helak edeceğim. Ve seninle atı ve binicisini kıracağım. Ve seninle cenk arabasını ve binicisini kıracağım ve seninle erkeği ve kadını kıracağım." (Yeremya, bab: 51, ayet: 19-23)

"Onların her şeylerini tamamen yok et, ve onları esirgeme; erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür." (Samuel, bab: 15, ayet: 3)

"İhtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun. Gözünüz esirgemesin ve acımayın." (Hezekiel, bab: 9, ayet: 5-6)

"Ve Allah'ın Rab onları senin önünde ele vereceği, ve sen onları vuracağın zaman onları tamamen yok edeceksin. Onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın." (Tesniye, bab: 7, ayet: 1-3)

"Ve yayları gençleri yere çalacak ve rahmin semeresine acımayacaklar, gözleri çocukları esirgemeyecek." (İşaya, bab: 13, ayet: 15-18)

"Burnunu ve kulaklarını kesip düşürecekler ve senden arta kalan kılıçla düşecek." (Hezekiel, bab: 23, ayet: 25)

"Ve her duvarlı şehri ve her seçme şehri vuracaksınız. Ve her iyi ağacı keseceksiniz. Ve bütün su kaynaklarını kapayacaksınız. Ve her iyi tarlayı taşlarla bozacaksınız." (İkinci Krallar, bab: 3, ayet: 19)