Afganistan Bilmecesi

Aralık 2001, Vuslat

ABD, 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirilen saldırılar sonrasında, Afganistan'da yaşayan Usame bin Ladin'i hedef gösterince Afganistan konusu dünya gündeminin birinci maddesi haline geldi. ABD'nin bu konudaki iddialarının tamamen tutarsız olduğunu ve ispat edilemediğini daha önceki yazılarımızda dile getirmiştik. ABD, iddialarının tamamen tutarsız ve delilsiz olmasına rağmen geçtiğimiz Ekim ayında Afganistan'a yönelik olarak insanlık dışı bir saldırı başlattı. Amerika'nın bu saldırıyı başlatmaktaki asıl amacı Taliban yönetimini devirmekten çok 11 Eylül saldırıları karşısında sarsılan halkını tatmin etmek, kendisini dünyanın en güçlü devleti olarak göstermek, kendisine rakip olarak çıkma teşebbüsünde bulunanlara karşı bir güç gösterimi yapmak, Çin'i yakın denetime almak, Asya'da bir askeri inisiyatif oluşturmak ve tüm İslam alemindeki İslami gelişmelere karşı baskı oluşturmak amacıyla İslami oluşumlara göz dağı vermekti.

Fakat Afganistan'ın bir de 1992'den buyana devam etmekte olan bir "iç savaş" meselesi bulunuyordu. Bu savaş 1996'da Taliban hareketinin ortaya çıkmasından sonra bir başka mecraya doğru çekilmişti. İslam alemi Afganistan'da özellikle 1992'de Rus işgaline ve onun getirdiği komünist rejime karşı büyük zafer elde edilmesinin ardından ortaya çıkan iç savaş yüzünden büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Dolayısıyla 1996'da ortaya çıkıp hızlı bir ilerleyişle Kabil'i ele geçiren Taliban yönetimine de büyük ölçüde bigane kalmayı tercih etti. Ayrıca Taliban hareketi hakkında net bir görüş belirleyebilmek için yeterli bilgi sahibi olamadı. Dolayısıyla Taliban hareketi konusunda İslam aleminde bir belirsizlik hakim oldu. Öte yandan, bu ülkedeki değişik gruplar kendi aralarında bir ittifak oluşturarak Taliban karşısında ortak bir cephe oluşturdular. Taliban muhalifi gruplar kendi aralarındaki ittifakı Afganistan'ın Kurtuluşu İçin Birleşik Ulusal İslami Cephe kısaca Birleşik Cephe olarak adlandırdılar. Ancak ittifakın daha çok ülkenin kuzey kesiminde etkili olması sebebiyle medya organlarında genellikle Kuzey İttifakı olarak adlandırıldı. Dolayısıyla dünya kamuoyunda da bu adla tanındı.

Kuzey İttifakı veya ittifak mensuplarının kendi adlandırmalarıyla Birleşik Cephe ile Taliban arasında çatışma, Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesinden sonra da sürekli devam etti. Ancak Müslüman kamuoyu bu kavgaya bir post kavgası olarak baktı. Bu sebeple zaman içerisinde Afganistan meselesi unutulmaya terk edildi. ABD'nin vahşi saldırısıyla birlikte bu mesele yeniden dünya kamuoyunun gündeminde birinci sırayı alınca mesele değişik boyutlarıyla tartışılır oldu. Ancak bu kez hadisenin temel eksenini ABD saldırısı oluşturduğundan, tüm İslam aleminde haklı olarak ABD vahşetine karşı bir hiddet ve tepki kendini gösterdi. Bu hiddet ve tepki saldırıda hedef gösterilen Taliban'a sahip çıkılmasını da beraberinde getirdi. Bu durum hadisenin üçüncü boyutunu oluşturan Kuzey İttifakı (Birleşik Cephe) hakkında olumsuz kanaatlerin oluşmasına da yol açtı. Çünkü ABD'nin vahşi saldırılarına maruz kalan Taliban bir yandan da Kuzey İttifakı güçlerinin saldırılarıyla karşı karşıyaydı. Üstelik ABD sık sık, Taliban yönetiminin düşürülmesi konusunda Kuzey İttifakı'ndan yararlanılması fikirlerine dayanan teoriler geliştiriyor, bu doğrultuda toplantılar yapıyor, medya organlarına haberler yayıyor, açıklamalarda bulunuyordu. Bu durum ister istemez tüm Müslüman kamuoyunda söz konusu ittifakın, ABD'nin Afganistan'da oynamak istediği oyunun bir parçası, bir aleti olarak görülmesi sonucunu doğurdu. Bu ittifak hakkında olumsuz kanaatlerin oluşmasının önemli bir sebebi de bu ittifakın isminin eski komünist rejimin kalıntılarından olan Reşid Dostum'un ismiyle özdeşleştirilmesi oldu. Öyle ki, özellikle Türkiye kamuoyunda Kuzey İttifakı denilince sadece Reşid Dostum'un adı akla gelir oldu. Dolayısıyla halk bu ittifaka Reşid Dostum'un başını çektiği bir cephe olarak bakmaya başladı. Bu yüzden söz konusu ittifakın attığı her adım ABD planlarının uygulamaya geçirilmesi konusunda atılan bir adım olarak görüldü. Sonuçta Taliban yönetiminin Kabil'i terk etmesinden sonra söz konusu ittifakın bu şehri ele geçirmesi ABD'nin Afganistan'da kontrolü ele geçirmesi olarak değerlendirildi. Kabil'in ele geçirilmesinden sonra şehirde yaşanan bazı olumsuz gelişmeler de bu ittifaka mal edilince insanların özellikle de İslami duyarlılık sahiplerinin zihinlerinde bu ittifak hakkında son derece olumsuz kanaatler oluştu.

Bütün bu gelişmeleri medyanın verdiği pencereden değerlendirdiğiniz zaman Afganistan'da yaşanan gelişmeleri gerçekten üzücü ve oldukça olumsuz gelişmeler olarak değerlendirmeniz tabiidir. Ancak gerçekler medya organlarının kamuoyuna yansıttığından bayağı farklıdır. Her şeyden önce günümüz medyası olayları yansıtırken çoğu zaman renkleri değiştirerek materyalleri öne çıkarıyor. Örneğin ortada bir taş vardır ama o taşın rengi siyahtır. Bu taşın varlığı bir anlam ifade etmektedir. Ama rengi de en az varlığı kadar bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla o taş hakkında bir kanaat belirlerken varlığından haberdar olunduğu kadar renginin de bilinmesi gereklidir. Medya ise o taşın varlığından söz ediyor ama rengini beyaz olarak gösteriyor. İnsanlar da taşın varlığı hakkındaki haberlerin doğru olduğuna bakarak rengi hakkındaki iddiaların da doğruluğuna inanmaktadırlar. Rengi hakkında yanıltılmış olabileceklerini pek hesaba katmıyorlar. Günümüz medyasının yanıltma metodu işte böyledir. Yani haberlerde kullanılan malzemeler tümüyle uydurma olmuyor ama o malzemelerin sıfatları hakkındaki iddialarla, yahut sıfatlarının verilişi esnasında kullanılan kavramlarla yahut kurulan irtibatlarla manipülasyon işlemi gerçekleştirilmektedir. Asıl önemli olanlar da bu sıfatlar, kullanılan kavramlar ve kurulan irtibatlar olduğundan manipülasyon işlemi son derece başarılı bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden günümüz medyasının oldukça kurnazca hazırlanan manipülasyon işlemlerinden etkilenmemek için, hadiseleri arka planlarıyla birlikte incelemek ayrıca doğru bilgilere ulaşmanın yollarını araştırmak gerekmektedir. Biz de bu yazımızda Afganistan'la ilgili son gelişmeler hakkında bazı önemli noktalara parmak basmak istiyoruz:

Birinci olarak: Amerika'nın Afganistan'a yönelik vahşi saldırıları ile Afganistan'da o saldırıların devam ettiği ortamda yaşanan gelişmeleri birbirinden bağımsız olarak ele almak gerekmektedir. Gerçi bunlar tümüyle birbirinden bağımsız değildir. Belki biri diğerinin sonucu gibi görülebilir. Ama öyle olması bütün her şeyin aynı kefeye konulmasını gerektirmez. Yani Amerika'nın vahşi saldırılarına tepki göstermemiz, ABD'nin planlarına ve hesaplarına ters bazı gelişmelerin vuku bulduğunu görmemizi engellemez. ABD saldırısına tepki göstermemiz imani ve insani bir görevimizdir. Ama şu da bir gerçek ki, ABD mevcut durum itibariyle Afganistan'da planladığını elde edememiştir. Belki ileride gelişmeleri kendi istediği mecraya doğru kaydırabilmek için yeni oyunların peşine düşebilir. Ama dünya Müslümanlarının hadiselere isabetli bir yaklaşımla yaklaşmaları ve Afganistan'daki Müslüman halka sahip çıkmaları durumunda bu oyunların tutmasının engellenmesi mümkündür.

İkinci olarak: Birleşik Cephe'nin yani yaygın olan adıyla Kuzey İttifakı'nın ABD ile işbirliği yaptığı doğru değildir. Fakat ABD'nin saldırıları sonucunda ortaya çıkan durum Taliban yönetimini zayıf düşürmüş, Taliban yönetiminin bu zaafından yararlanan ittifak güçleri de hızlı bir ilerlemeyle Kabil'i ele geçirmişlerdir. Fakat şunu belirtelim ki Taliban yönetiminin böyle kısa süre içinde yıpranıp dağılmasının tek sebebi ABD'nin saldırıları ve Kuzey İttifakı'nın sıkıştırması değildir. Her şeyden önce Taliban hareketi 1996'da ABD ve Pakistan'ın desteğiyle hızlı bir ilerleme kaydetmiş ve Kabil'i ele geçirmişti. Büyük ölçüde de Pakistan'ın sağladığı askeri ve stratejik ve Suudi Arabistan'ın sağladığı maddi destekle ayakta duruyordu. Son olaylarla birlikte bu destekler ve yardımlar son buldu. Dolayısıyla Taliban yönetimi güçsüz düştü. Maddi gücün kaybı, maddi yollarla Taliban saflarına çekilen askeri komutanların önemli bir kesiminin de bu hareketten çekilmesine yol açtı. Taliban izlediği baskıcı tutum sebebiyle halk desteğinden büyük ölçüde mahrumdu. Bütün bu sebepler dolayısıyla Taliban, kısa sürede gücünü ve savletini kaybetti. Karşısındaki muhalif güçler ise bunu bir fırsat olarak değerlendirip Taliban hareketinin ülkedeki hakimiyetine son vermek için ilerlediler. Ama bu ilerlemenin ABD ve İngiltere ile işbirliği sonucu gerçekleştiği iddiası doğru değildir. Çünkü ABD bu ittifakın Kabil'i ele geçirmesine sıcak bakmıyordu. Hatta bu yönde birtakım talimatlar da verdi. Eğer herhangi bir anlaşma söz konusu olsaydı bu talimatların gereği de yerine getirilirdi. Ayrıca ittifak içinde yer alan İslami oluşumların liderleri Amerika'nın Afganistan'a yönelik saldırılarını onaylamadıklarını, bu saldırıya karşı olduklarını dile getirmişlerdir. Ancak onların bu konudaki açıklamaları pek medyaya yansımadı. Sadece Reşid Dostum, ABD saldırısını onayladığını ve ABD ile işbirliğine hazır olduğunu ifade eden açıklamalar yaptı.

Üçüncü olarak: Reşid Dostum'un adının Kuzey İttifakı'nın adıyla özdeşleştirilmesi ve medya organlarında onun adının sürekli öne çıkarılması bir oyundur. İttifak içinde asıl etkili olan oluşumlar, daha önce Rus işgaline ve komünist rejime karşı mücadele veren mücahit gruplarıdır. Bu gruplardan Hikmetyar'ın Hizbi İslami'si gibi bazı gruplar söz konusu ittifakın dışında kalmışlardı. Fakat Rabbani'nin liderliğindeki Cemiyeti İslami, Abdurabbirresul Seyyaf'ın liderliğindeki Afganistan'ın Kurtuluşu İçin İslami Birlik (İttihadi İslami), Mevlevi Yunus Halis liderliğindeki Hizbi İslâmiyi Halis, Afganistan'daki Şiilerin bir hareketi olan Hizb-i Vahdet, bir başka Şii örgütü Şii İslami Hareketi ittifakın bel kemiğini oluşturan oluşumlardır.

Dördüncü olarak: Taliban'ın Kabil'den çekilmesinden sonra bu şehirde birkaç gün otorite boşluğu ortaya çıktı. Çünkü Taliban muhalifi gruplar henüz şehirde otoriteyi sağlamış değillerdi. İşte bu otorite boşluğu günlerinde bazı kişiler tasvibi mümkün olmayan çirkin işler yaptılar. Ama medya organları bu fiilleri Kuzey İttifakı'na mal etti. Fakat şehirde otoritenin sağlanmasından sonra bu fiillerin önüne geçildi. Ben şahsi olarak yaptığım görüşmelerde de, ittifak içindeki İslami oluşumların liderlerinin söz konusu olayları kesinlikle onaylamadıklarını, şehirde otorite sağlanmasından sonra bu tür fiilleri işleyenlere ağır cezalar verileceğini öğrenmiştim. Nitekim bu bilgiyi almamdan sonra o tür manzaralarla ve fiillerle ilgili haberler gelmedi.

Beşinci olarak: Daha önce de söylediğimiz gibi ABD, Afganistan'da istediğini elde edememiştir. Dolayısıyla bu ülkede yeni bir fitnenin materyallerini oluşturmak için uğraşacağı kesindir. Bu fitnenin alt yapısını oluşturmak için de öncelikle medya vasıtasıyla dünya kamuoyunu hazırlamaya çalışabilir. Bu yüzden Afganistan'la ilgili haberlere sürekli ihtiyatlı yaklaşmak ve gelişmeleri çok iyi tahlil etmek gerekmektedir.

Burada yazdıklarımız aslında Afganistan'da yaşanan son gelişmelerin bütün yönleriyle anlaşılmasına yetecek bilgiler değildir. Fakat sayfalarımız ancak bu kadarını ele almamıza yetmektedir. Allah'ın izniyle konunun daha etraflı bir şekilde anlaşılmasını sağlayabilmek için bir kitap hazırlıyoruz. İnşallah bir mani çıkmazsa bu yazı yayınlandığında belki o kitap da yayınlanmış olabilir. Okuyucularımızdan bu konuyu daha detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenlerin o kitaptan istifade etmelerinin faydalı olacağını umuyorum. Bu kitap hakkında bilgiyi ve Afganistan'daki gelişmelerle ilgili diğer yazılarımızı Web sitemizde bulmanız mümkün olacaktır.

Filistin'de Yine "Barış" Yutturmacası

Filistin topraklarında, Eylül 2000'in sonunda başlayan Aksa İntifadası o günden buyana kesintisiz bir şekilde devam ediyor. İsrail işgal devleti bu direnişin önüne geçebilmek için şiddet ve zulmün her çeşidine başvurdu. Çünkü bu direniş İsrail işgal devletinde maddi yönden önemli kayıplara sebep olduğu gibi bu devletin geleceği açısından önemli riskler arz eden gelişmelere de sebep olmuştur. Bu gelişmelerin başında gelen ise Filistin topraklarına yerleştirilen yahudi göçmenlerdeki güven kaybıdır. Bu güven kaybı Filistin topraklarına yeni yahudi yerleşimcilerin yerleştirilmesini engellediği gibi daha önce yerleştirilmiş olanların da basite alınamayacak bir kesiminin geriye dönmelerine veya kendilerini daha güvende hissedecekleri ülkelere göç etmelerine sebep olmuştur. İşte bu durum İsrail işgal devletinin geleceği açısından önemli endişelere yol açmaktadır. Bundan dolayı İsrail işgal devletinin geleceğinin kurtarılması için yeniden bir imaj değişikliğine ihtiyaç duyulmaktadır. Son zamanlarda "Ortadoğu'da yeniden barış" nakaratının tekrar gündeme getirilmesinin sebebi işte budur.

İsrail işgal devletinin hayatta kalmasının sağlanması için iki farklı imaj kullanılmaktadır. Bunlardan birisi baskı, şiddet, korku ve terör imajı ki bundan daha çok psikolojik savaş politikalarında yararlanılmaktadır. İkinci imaj ise "barış, diyalog" imajıdır. Bu iki imajdan birinin yıpranması durumunda diğeri allanıp pullanıp öne sürülmektedir. Filistin'deki Aksa İntifadası'nın durdurulması için uzun süreden beridir Ariel Şaron'un "Beyrut Kasabı" adıyla özdeşleşen saldırı ve terör imajından yararlanılıyordu. Ama istenilen sonuç elde edilemedi. Bilakis belirttiğimiz şekilde İsrail işgal devletinin geleceği açısından riskler arz eden sonuçlarla karşı karşıya gelindi. İkinci imaj için ise uzun süreden beridir Şimon Peres'ten yararlanılıyor. Bu sıralarda onun ağırlıklı bir şekilde öne sürüldüğünü görüyoruz. Oysa Peres, Şaron'un Ulusal Birlik hükümetine ortak olduğu gibi aynı zamanda onun hükümetinde Dışişleri bakanı sıfatını taşımaktadır. Dolayısıyla Şaron'un bütün insanlık dışı saldırılarında, vahşi terör politikasında onun da parmağı vardır ve o da suç ortağıdır. Zaten İsrail işgal devletinin yaşatılması için kullanılan ve sözünü ettiğimiz iki kanadın her ikisi de aynı amaca hizmet ederler. Aralarındaki tek fark imaj farkıdır ki o da sadece dışa yansıyan şekildir. Özde ve uygulamada herhangi bir fark söz konusu değildir.

Sonuç itibariyle Filistin direnişinin durdurulması ve İsrail işgal devletinin geleceğinin kurtarılması için yeni bir "barış" oyunun oynandığını görüyoruz. Ancak Filistin halkı artık bu tür oyunlara iyice alıştığından, uluslararası platformda gündeme getirilen "barış" numaralarından bir şey beklemiyor. Aslında Filistin topraklarında İsrail işgal devleti kendini hiçbir zaman rahat hissedemeyecektir. Özellikle İslami hareketlerin her geçen gün güçlenmesi İsrail işgal devletini bayağı endişelendirmektedir. ABD'nin jandarmalığından yararlanarak İslami oluşumların tümü üzerinde şiddetli bir baskı uygulanmasını sağlamak için uğraşması da bu yüzdendir. Ama onların hesaplarının her zaman tutacağını, oyunlarının başarıyla oynanacağını sanmamalıyız. Gelişmeler, ABD'nin gözlerde büyütüldüğü kadar olmadığını gözler önüne sermiştir. İslami bilinçlenme hareketi de artık bir vakıadır ve bunun önüne geçilmesi mümkün olmayacaktır.