İşbirlikçi Rejimlerin Normalleştirme İhaneti

Ekim 2020, Ribat

Arap dünyasındaki dikta rejimleri siyonist işgal rejimiyle zaten uzun süreden beri perde arkasından ilişkiler yürütüyorlardı. Bu ilişkilerini bazı alanlarda açığa çıkardıkları da oluyordu. Ancak siyonist işgal rejimini resmen tanıyarak onunla doğrudan diplomatik ilişkiler içine girme konusunda bu rejimle anlaşma imzalayan sadece 17 Eylül 1978'de Camp David Anlaşması'nı imzalayan Mısır ve 26 Ekim 1994'te Akabe Anlaşması olarak da isimlendirilen Vadi Araba Anlaşması'nı imzalayan Ürdün oldu. Ama tabii işgal rejimini "meşrulaştırma" sürecinin bir parçası olarak FKÖ'nün 13 Eylül 1993'te bu rejimle imzalamış olduğu Oslo İlkeler Anlaşması'nın ve onun uygulamaya taşınmasıyla ilgili diğer anlaşmaların da işgalciyle ilişkileri normalleştirmek isteyen ihanet rejimlerine önemli dayanaklar verdiği gerçeğini de gözardı edemeyiz.

21 Mayıs 2017 tarihinde Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da "Amerika ve İslâm Ülkeleri Zirvesi" adı verilen bir uluslararası toplantı gerçekleştirildi. Toplantı normalde Suudi Arabistan ile ABD arasındaki ilişkilerin düzene sokulmasını ve geliştirilmesini amaçlıyordu. Fakat Suud yönetimi kendisinin ABD'nin yeni başkanı Trump'ın önünde eğilişini gölgelemeleri için İslâm dünyasından da siyasi liderleri çağırmış ve düzenlediği toplantıya "ABD ve İslâm Ülkeleri Zirvesi" adını vermişti.

Trump'ın bu toplantıya katılmak amacıyla Riyad'a yaptığı ziyaret aynı zamanda ABD başkanlığı koltuğuna oturmasından sonra gerçekleştirdiği ilk dış ziyareti niteliği taşıyordu. O yüzden uluslararası alanda ve medya nezdinde de bayağı ilgi görmüştü.

Trump bu toplantıda Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlere siyonist işgal rejimiyle perde arkasından yürüttükleri ilişkileri perdenin önüne taşımak için bir normalleştirme süreci başlatmaları yönünde talimat verdi. Bunu da zirvedeki konuşmasında dile getirdi.

Son dönemde bu talebin yerine getirildiğini ve Arap dünyasında ve Afrika'da siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesi için önemli adımlar atıldığını görüyoruz.

Arap ülkeleri, özellikle de Körfez ülkeleri İsrail'le ilişkileri normalleştirmek için 2018'de adeta bir yarışa girdiler. İsrail başbakanı Netanyahu, Umman'ı ziyaret etti ve burada, o zaman saltanatta olan Sultan Kabus tarafından sıcak ilgiyle karşılandı. Sonra İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miri Regev, ardından İletişim Bakanı Eyüp Kara, Birleşik Arap Emirlikleri'ni (BAE) ziyaret etti. Katar'daki Dünya Artistik Cimnastik Şampiyonası'na İsrail Milli Takımı'nın katılması ve İsrail milli marşının çalınması da bu doğrultuda dikkat çeken bir gelişme oldu. Bu arada Bahreyn de Netanyahu'yu davet etti.

Arap liderlerin İsrail'le ilişkileri normalleştirmek için başlattıkları yarışa onlardan sonra Afrika'dan Çad Cumhurbaşkanı İdris Debi katıldı. İdris Debi, Kasım 2018'in sonunda siyonist işgal devletine bir ziyaret gerçekleştirdi. 25 Kasım 2018 tarihinde başlayan bu ziyaret üç gün sürdü. İşgal rejiminin başbakanı Benyamin Netanyahu bu ziyaretin kendileri açısından son derece önemli olduğunu dile getirerek kendisinin de Çad'a bir ziyarette bulunacağını açıkladı.

Netanyahu, 20 Ocak 2019'da Çad'ın başkenti N'Djamena'ya kalabalık bir ekiple birlikte ziyarette bulundu. Netanyahu'nun uçağıyla birlikte iki uçak dolusu güvenlik görevlisinin onu tehlikelere karşı korumak amacıyla Çad'a gitmesi dikkat çekti.

Bu olayın üzerinden fazla zaman geçmeden İsrail medyasının bazı Arap ülkeleriyle İsrail arasında geçmişte perde arkasında gerçekleşmiş ilişkileri gündeme taşıması dikkat çekti.

Siyonist işgalcilerin 13. Kanal adlı tv kanalı 2015'te nükleer teknolojinin kullanılması konusunda Batı ülkelerinin İran'la anlaşma yapmasından sonra İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile Abu Dabi yani BAE veliahtı Muhammed bin Zayed arasında bir yığın gizli görüşme gerçekleştiğini haber verdi.

Haberde görüşmelerin İran dosyasıyla ilgili ve ona karşı, bölgede siyasi bir atağın önüne geçilmesi amacına yönelik olduğu ileri sürüldü.

Haberde iki üst düzey Batılı diplomatın, Netanyahu ile BAE Veliahtı Muhammed bin Zayed'in İran'ın nükleer programına karşı durma konusunda ittifak halinde olduklarını söylediğine dikkat çekildi.

Haberde, ABD'nin eski Tel Aviv Büyükelçisi Daniel B. Shapiro'nun Netanyahu'nun danışmanlarının BAE'de bazı üst düzey yetkililerle düzenli bir şekilde irtibatlar kurduklarını, bu amaçla zaman zaman yüz yüze bazen de telefonla görüşmeler yaptıklarını söylediğine dikkat çekildi.

Normalde BAE henüz İsrail ile resmî diplomatik ilişkileri başlatmış değildi. Ancak perde arkasında önemli irtibatlar gerçekleştirdiğini siyonist işgal medyası gün yüzüne çıkardı. Fakat bunun da bir amacı vardı. ABD Başkanı Trump'ın, perde arkasında yürütülen ilişkilerin artık perdenin önüne taşınması talebinin yerine getirilmesi için zemin oluşturulmaya çalışılıyordu.

Dolayısıyla İsrail medyasının, Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin siyonist işgalle gizli ilişkilerini açığa çıkarmaya başlamasının hemen arkasından Trump'ın talepleri doğrultusunda 13-14 Şubat 2019 tarihlerinde Polonya'nın başkenti Varşova'da "Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Desteklemek" başlığıyla bir konferans düzenlenmesi tesadüfi değildi. Konferansın hedefinde görünüşte İran vardı ve Arap ülkeleri arasında İran'a karşı bir koalisyon oluşturulması amaçlanıyordu. Ama bu koalisyonun merkezine de İsrail'in oturtulması ve siyonist işgal rejimiyle Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinin belli bir plana bağlanması amaçlanıyordu. Arap ülkelerini temsilen konferansa katılan yöneticilerin işgal rejiminin başbakanı Netanyahu'yla aynı masaya oturmaları ve birlikte poz vermeleri bu açıdan dikkat çekiciydi.

Varşova Konferansı'na Dışişleri Bakanı sıfatıyla katılan İsrail Başbakanı Netanyahu bu vesileyle Arap ülkelerinin Dışişleri bakanlarıyla ve diğer üst düzey yöneticileriyle bir araya gelmek için yoğun çaba harcadı. Arap ülkeleri adına konferansa katılan bakanlar ve üst düzey yetkililer de onunla ilgilenmeyi ve yerine göre birlikte poz vermeyi ihmal etmediler.

Darbe öncesinde siyonist işgal rejimiyle normal ilişkilere girmeyi sürekli reddeden ve Filistin'deki direnişe destek veren Sudan'ın darbe sonrasında, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri ile cunta yönetimi arasında sağlanan anlaşmayla oluşturulan Devlet Konseyi'nin başkanlığına getirilen Abdülfettah Burhan, 3 Şubat 2020 tarihinde işgal rejiminin başbakanı Netanyahu ile Uganda'nın Entebbe şehrinde bir araya geldi. Burhan'ın Netanyahu'yla görüşmesini isteyenler başta Suudi Arabistan olmak üzere, onun cuntanın liderliğine geçirilmesine katkıda bulunan işbirlikçi rejimlerdi. Bu rejimler işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmek için zeminin oluşturulmasını sağlamak istiyorlardı. Burhan da onların önlerini açmak amacıyla böyle bir görüşme gerçekleştirdi. Uganda'da yapılan görüşme her bakımdan işgalci siyonist rejimin ve onun başbakanı Netanyahu'nun işine yaradığı, bir yandan da onunla ilişkileri normalleştirmek için yeni girişimlerde bulunma ihtiyacı duyan işbirlikçi Arap diktatörlerin önlerini açtığı, Sudan'a en ufak bir faydası olmadığı, bu ülkenin tamamen aleyhine olduğu halde Burhan görüşme konusunda kendini savunurken ülkesinin güvenliği için bu görüşmeyi yaptığı iddiasında bulunma arsızlığı göstermiştir. Ama onu bu arsızlığa iten en başta kendisinin başkanlık koltuğuna oturmasını sağlayan Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman olmuştur. Burhan yaptığı hareketin eleştirileceğini ve kendisine yönelik tepkilere neden olacağını bildiği halde kendisini öne çıkaran çete liderine itiraz edememiş ve siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesi politikalarının önünün açılması için verdiği talimatları yerine getirmek zorunda kalmıştır.

Diplomatik alanda bütün bu faaliyetler yürütülürken, kitlelerin yönlendirilmesi için kullanılan medya araçları vasıtasıyla da siyonist işgal rejimiyle doğrudan ilişki içine girilmesini gayet normal hatta işgalcileri sevimli göstermeye çalışan yayınlar yapıldı.

Merkezi Birleşik Arap Emirlikleri'nde bulunan ancak Suudi Arabistan sermayesiyle kurulmuş olan MBC medya grubuna ait MBC1 televizyon kanalı geçtiğimiz Ramazan ayının başlangıcında uluslararası siyonizmin propagandasını yapmak ve Filistin halkını aşağılamak, sadece Filistin toplumunu değil genelde bütün Arap toplumlarını hedef almak ve kötülemek amacıyla iki önemli tv dizisini yayına koydu. Bunlar Ummu Harun ve Mahrec7 dizileriydi. Suudilere ait MBC1 kanalının seyircilerine "Ramazan hizmeti (!)" de bu oldu.

Bütün bunların ardından BAE 13 Ağustos 2020 tarihinde, işgal rejimiyle karşılıklı diplomatik ilişkileri başlatma konusunda anlaştığını duyurdu. BAE'nin kararı ABD Başkanı Trump'ı çok sevindirdi ve hadiseyi dünya kamuoyuna ilk duyuran da o oldu. Ancak Filistin'de, Arap dünyasında ve genelde İslam dünyasında tepkilere neden oldu. Filistin'deki direniş hareketleri böyle bir anlaşmanın Filistin davasının arkadan bıçaklanması ve bu davaya büyük bir ihanet olduğunu dile getirdiler. Çünkü işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesi siyonist işgalin meşrulaştırılması ve Filistin halkına baskı konusunda işgalcinin daha fazla cesaretlendirilmesi anlamına geliyor.

Gerek ABD Başkanı Trump ve gerekse işgal rejiminin başbakanı Netanyahu, "normalleştirme" sürecinde BAE'yi başka Arap ülkelerinin izleyeceğini söyledi. Bazı Arap ülkelerinin BAE'nin kararını destekleyici tavırlar sergilemeleri de bu yönde işaretler veriyordu.

Çok geçmeden Suudi Arabistan'ın arka bahçesi niteliğinde ki Bahreyn de 12 Eylül tarihinde İsrail işgal devletiyle ilişkileri normalleştirme anlaşması yapmayı kabul ettiğini duyurdu.

Bahreyn'in bu açıklamayı yapması üzerine hemen hızlı bir şekilde ABD'nin başkenti Washington'da, Beyaz Saray'da hem BAE hem de Bahreyn'le İsrail işgal rejimi arasında karşılıklı diplomatik ilişkilerin başlatılması konusunda anlaşmalar imzalandı. Normalde BAE ile resmi anlaşmanın 22 Eylül tarihinde imzalanacağının açıklanmasına rağmen Bahreyn'in de anlaşmayı kabul ettiğini açıklaması üzerine onunki de öne alındı ve her iki işbirlikçi yönetimle birlikte aynı günde anlaşmalar imzalandı.

BAE, kendisinin ihanetinin üstünü örtmek için İsrail işgal rejiminin Batı Yaka'nın bazı bölgelerini ilhak planını dondurmasından yararlanmaya çalıştı. Ancak gerçekte işgal rejiminin bu planını dondurması BAE ile anlaşmasından önceydi. Ayrıca işgal rejimi bu planını tamamen iptal etmediğini, gündeminden çıkarmadığını sadece geçici bir süre için ertelediğini açıkladı. Dolayısıyla BAE'nin tutunduğu sap son derece zayıf ve tutarsız bir saptı.

ABD Başkanı Trump'ın telkinleriyle ve yönlendirmeleriyle imzalanan bu anlaşmalar siyonist işgal rejiminin Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru işgalinin ve hakimiyetinin meşrulaştırılması anlamına gelmektedir ve tabii ki Filistin'deki tüm direniş gruplarının da dile getirdiği üzere Filistin halkının ve davasının sırtından hançerlenmesi demektir. Bu yönetimler söz konusu anlaşmaları imzalamakla bütün ahlaki değerleri de ayaklar altına almışlardır. Ancak iplerini teslim ettikleri Trump yönetiminin talimatlarına itiraz edememeleri onları bu noktaya getirmiştir.