İsrail'le İlişkileri 'Normalleştirme' İhaneti

Eylül 2020, Vuslat

İsrail, Filistin toprakları üzerinde kurulmuş bir işgal devletidir. Bu işgal devletinin kurulması için zemini ve şartları Batı emperyalizmi hazırlamıştır. Ancak İslam dünyasının parçalanması ve Müslüman toplumların ümmet kimliğini kaybetmesi de emperyalizmin İsrail işgal devletinin mayasını oluşturan siyonizmin şekillendirdiği terör örgütlerinin zaman içinde bir devlete dönüşmesine ve Filistin toprakları üzerinde bir işgal devleti kurmalarına imkân sağlamıştır.

Siyonist terör örgütlerinin bir terör devletine dönüşebilmeleri için yeterli altyapıyı oluşturduklarına inanıldığında, Filistin topraklarını onlar için işgal etmiş olan İngiliz işgal güçleri bu topraklardan çekilmeye başladı. Onların çekilmesiyle birlikte siyonist terör örgütleri bu topraklar üzerinde gayri meşru bir işgal devletinin kuruluşunu ilan etti. Bu olay Filistinliler açısından sadece işgalin el değiştirmesiydi. Dolayısıyla Filistin'in siyonist terör örgütlerinin kurduğu işgal devleti tarafından 1948'de ele geçirilmiş bölgesi de İsrail toprakları değil gayri meşru bir şekilde işgal edilmiş Filistin topraklarıdır. Bu topraklar üzerindeki siyonist işgal bütünüyle gayri meşrudur.

Arap dünyasında ortaya çıkmış olan ulusal devletler başlangıçta Filistin davasını bir ulusal dava olarak öne çıkarıp siyonist işgali tanımama yönünde bir politika benimsemişlerdi. Tabii bu konudaki samimiyetleri ve gerçekçilikleri sorgulanabilir. Bazıları Arap dünyasındaki genel tavrı benimsiyormuş gibi görünürken bir yandan da perde arkasından küresel emperyalizmin gösterdiği kanalları kullanarak işgalci siyonistlerle dolaylı veya doğrudan ilişkilere girebiliyorlardı.

Aslında, siyonist terör örgütlerinin 1948 Savaşı'nda ele geçiremedikleri ve bir kısmı Mısır'ın bir kısmı Ürdün'ün vesayetine verilmiş olan Filistin topraklarının siyonist işgal devleti tarafından 1967'de ele geçirilmesine fırsat verilmesi ve işgal devletinin saldırıları karşısında söze gelir bir direnç gösterilmemesi de böyle bir ihanetten kaynaklanıyordu.

Fakat Arap dünyasının genelinde kabul edilen resmi tavır Filistin toprakları üzerindeki siyonist işgali onaylamama, işgalin tamamını gayri meşru olarak görme, onu resmen tanımama, dolayısıyla onunla diplomatik ilişki içine girmeme yani işgalciyle ilişkileri normalleştirmeme yönündeydi.

6 Gün Savaşı olarak tarihe geçen Haziran 1967 Savaşı'nda siyonist işgal devletinin Filistin'in Mısır vesayetindeki Gazze bölgesini ve Ürdün vesayetindeki Doğu Kudüs ve Batı Yaka (Batı Şeria) bölgesini işgal etmesinden sonra Arap Birliği teşkilatı Sudan'ın başkenti Hartum'da 1 Eylül 1967 tarihinde toplanarak meşhur "3 Hayır" deklarasyonunu yayınlamıştı. Bunlar: İsrail'le barışa hayır, İsrail'i tanımaya hayır, İsrail'le müzakereye hayır idi. Bu "üç hayır" deklarasyonu aynı zamanda "Hartum Deklarasyonu" olarak da Arap dünyasının ortak tavrı olarak tarihe geçmiştir.

Ancak bu konuda sergilenen resmi tavır perde arkasında bazı ilişkilerin kurulmasına engel teşkil etmedi. Bu sır ilişkilerinin kurulmasında ise özellikle ABD'nin İsrail'i himaye ve meşrulaştırma çabalarının Arap dünyası üzerindeki baskılarının etkisi vardı.

Arap dünyasının İsrail'le ilişkileri normalleştirmeme konusundaki ortak tavrı Mısır'ın eski cumhurbaşkanı Enver Sadat'ın siyonist işgal rejimiyle 17 Eylül 1978'de Camp David Anlaşması olarak tarihe geçen meşhur anlaşmayı imzalamasıyla bozuldu. Bu anlaşma Sadat'ın hayatına mal oldu. Çünkü Mısır ordusunun subaylarından ve tören kıtasında yer alan Üsteğmen Halid El-İslambuli'nin onu 6 Ekim 1981 tarihinde geçit töreni esnasında öldürmesindeki etken işgal devletiyle yaptığı anlaşmaya ve bu devletle diplomatik ilişkileri başlatmasına tepkiydi.

Mısır'ın Camp David Anlaşması imzalamasından sonra Arap Birliği teşkilatının diğer üyeleri onun üyeliğini dondurma kararı aldılar. Arap Birliği teşkilatının merkezi de Kahire'den Tunus'a taşındı. Mısır'ın yeniden teşkilata dönmesi ancak on yıl sonra, 1989 yılında gerçekleşmiştir.

Fakat Camp David Anlaşması bir yandan da Arap dünyasında siyonist işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmenin, onu resmen tanımanın ve onun Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru işgalini meşru saymanın yolunu açan olay oldu.

1987 intifadası karşısında sıkışan İsrail işgal rejiminin Filistin Kurtuluş Örgütü'yle köprüleri inşa etmeye çalışması ve o zaman liderliğini Yasir Arafat'ın yaptığı FKÖ'nün de buna karşılık vermesi ise İsrail işgal rejimiyle yeniden masaya oturulmasına ve pazarlığa girilmesine kapı açan gelişme oldu.

13 Eylül 1993 tarihinde FKÖ ile İsrail işgal rejimi arasında Gazze-Eriha Anlaşması olarak da tarihe geçen Oslo İlkeler Anlaşması imzalandı. FKÖ bu anlaşmayla her şeyden önce siyonist işgal rejimini resmen tanıyarak ve onun 1967 Haziran Savaşı öncesinde işgal ettiği topraklardaki hakimiyetini onaylayarak kendi ilkelerinden vazgeçtiğini ilan etmiş oldu. Bu anlaşma aynı zamanda Filistin tarafı adına imzalandığı için Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlerin işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmesi açısından da bir dayanak oluşturacak nitelikteydi. O yüzden Filistin'de, Yasir Arafat'ın liderliğindeki Fetih hareketi dışındaki direniş gruplarının, özellikle de Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ve İslami Cihad Hareketi gibi İslamî oluşumların sert tepkilerine neden oldu.

FKÖ'nün işgal rejimiyle anlaşma imzalaması ve gayri meşru işgalini tanıması Arap dünyasında, İsrail'le ilişkileri normalleştirme hareketinin de hız kazanmasına neden oldu ve o zaman başında Kral Hüseyin'in bulunduğu Ürdün, 26 Ağustos 1994 tarihinde Vadi Araba Anlaşması'nı imzalayarak İsrail işgal rejimini resmen tanıdı ve onunla diplomatik ilişkileri fiilen başlattı.

Bir yandan işgal rejimini resmen tanıma anlamındaki bu anlaşmalar imzalanırken diğer yandan onu resmen tanımayan muhtelif ülkelerin perde arkasındaki siyasi ilişkileri veya çok fazla gizli tutulmasına ihtiyaç duyulmayan kültürel ve ekonomik ilişkileri, işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirme sürecine ivme kazandırdı. Bu ivmenin daha da hız kazanmasında ise özellikle ABD Başkanı Trump'ın 21 Mayıs 2017'de Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlenen zirvede Arap ülkelerinin liderleriyle bir araya gelmesi vesilesiyle verdiği talimatların önemli rolü olduğu gerçeğini hatırlatmamız gerekir.

Trump'ın katıldığı Riyad Zirvesi, Arap haber kaynaklarında Amerikan - Arap İslam Zirvesi olarak isimlendirildi. Fakat sadece Arap ülkelerine de münhasır değildi. Elliden fazla İslâm ülkesinin yöneticilerinden katılanlar olduğu için genelde Amerikan - İslâm Zirvesi olarak isimlendirildi.

Trump'ın böyle bir zirvenin organize edilmesi konusunda Suudi Arabistan'ı kullanmasının en önemli amaçlarından biri Arap ülkeleriyle işgalci siyonist rejim arasındaki ilişkileri biraz daha gün yüzüne çıkarmak suretiyle bir normalleştirme süreci başlatmaktı. Fakat bu süreçte her ne şekilde olursa olsun Filistin direnişine ve özellikle de İslâmî direnişe destek olmalarını, ona sahip çıkmalarını istemiyordu. Bu yüzden Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'ı peşinen mahkûm durumuna sokmak amacıyla bu hareketin terör örgütü olduğu iddiasında bulundu. Onun bu konudaki iddiasına ve çirkin ithamına herhangi bir itirazda bulunulmaması ise söz konusu liderlerin Filistin davasıyla ilgili söylemlerinde ve açıklamalarında ne kadar samimiyetsiz olduklarını ortaya koyması açısından dikkat çekiciydi. Trump'ın Riyad sonrasında da zaten istikameti işgalci siyonistlere yönelikti ve Riyad'dan aldığı intibaları siyonist dostlarına iletecekti.

Riyad Zirvesi gerçekte Suudi Arabistan'ın davetiyle Trump'ın önünde toplanan Arap diktatörlerin ABD'nin yeni başkanına beyat ilan etmeleri, onun talimatları doğrultusunda çalışmaya hazır olduklarını beyan etmeleri anlamına geliyordu.

Trump bu zirvede Arap dünyasının diktatörlerine siyonist işgal rejimiyle ilişkilerini artık perdenin önüne taşımaları ve onunla ilişkileri normalleştirmek için gereken adımları atmaları talimatı verdi.

Bu talimattan sonra Arap dünyasındaki dikta rejimleri bir yandan siyonist işgal yönetimiyle ilişkileri normalleştirmenin altyapısını oluşturmak amacıyla yoğun çalışma başlatırken bir yandan da Filistin'deki direnişi mahkum etmek, onu terör kategorisine sokmak ve böylece bu direnişten uzak olduklarını ortaya koymak için faaliyetlerine hız verdiler.

Yönettikleri toplumları işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmeye zihnen hazırlamak amacıyla yoğun bir propaganda faaliyeti başlattılar. Bu faaliyette başı çeken ise Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. Sonunda BAE şartların oluştuğuna kanaat ederek 13 Ağustos 2020 tarihinde karşılıklı ilişkileri başlatma konusunda İsrail işgal rejimiyle anlaştığını bildirdi.

Anlaşmayı dünyaya ilk duyuran da bunun talimatını vermiş olan ABD Başkanı Donald Trump oldu. Trump, "iki büyük dostumuz" diye nitelediği BAE ile İsrail'in anlaşmasını büyük bir atak olarak nitelendirdi ve bunu daha başka Arap ülkelerinin de işgalci siyonist devletle ilişkileri normalleştirme için yapacakları anlaşmaların takip edeceğini ileri sürdü.

BAE'nin işgal rejimiyle ilişkileri başlatma kararı vermesi tabii ki Filistin davasına büyük bir ihanetti. Çünkü bu, her şeyden önce Filistin toprakları üzerindeki gayrimeşru işgali meşrulaştırma anlamına geliyordu. O yüzden başta Filistin'de, özelde Arap dünyasında ve genelde bütün İslam dünyasında tepkilere neden oldu. Ancak onun öyle bir noktaya gelmesinde ne yazık ki daha önce ihanet edenlerin ve gayri meşru işgali meşrulaştırma anlamına gelen anlaşmaların altına imza atanların da önemli katkıları vardı.

BAE, kendisinin ihanetinin üstünü örtmek için İsrail işgal rejiminin Batı Yaka'nın bazı bölgelerini ilhak planını dondurmasından yararlanmaya çalıştı. Ancak gerçekte işgal rejiminin bu planını dondurması BAE ile anlaşmasından önceydi. Ayrıca işgal rejimi bu planını tamamen iptal etmediğini, gündeminden çıkarmadığını sadece geçici bir süre için ertelediğini açıkladı. Dolayısıyla BAE'nin tutunduğu sap son derece zayıf ve tutarsız bir saptı.

ABD Başkanı Trump şimdi BAE'nin ihanetini Arap dünyasındaki diğer dikta rejimlerinin ihanetlerinin izlemesini bekliyor. Bazı Arap ülkelerinin de Trump'tan aldıkları talimatları yerine getirmek için şartları oluşturmaya çalıştıkları biliniyor. Ancak BAE'nin ihanetine karşı tepkilerden dolayı ısınan havanın biraz soğumasını bekliyor olabilirler. Bununla birlikte bazı Arap ülkelerinde kitlesel zeminin buna müsaade etmeyeceği de tahmin ediliyor. Sudan'daki cunta yönetiminin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün İsrail'e el sallamasından sonra Dışişleri Bakanlığı'nın sözcünün kendi kişisel kararıyla açıklama yaptığını duyurma ve onu görevden alma ihtiyacı duymasının nedeni halktan geleceğini tahmin ettiği tepkiden çekinmesi olabilir.