Batı Yaka'yla İlgili İlhak Planı

Temmuz 2020, Vuslat

Filistin topraklarında siyonist işgal devletinin kuruluşunun ilan edilmesi 14 Mayıs 1948'dir. Özellikle bu yıl İsrail işgal devletinin kuruluşunun yıldönümü münasebetiyle medyada bu olay hakkında yaygın olarak "İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi" ifadesinin kullanılması dikkati çekiciydi. Gerçekte bu olay bağımsızlığın ilan edilmesi değil bizzat işgal güçleri tarafından korunan ve beslenen siyonist terör örgütlerinin birleşerek bir işgal devleti halini almasıydı.

Eğer ki o toprakların asıl sahipleri devletlerini kurmuş ve İngiliz işgalcileri yurtlarından çıkarmış olsaydı bu gerçekten "bağımsızlık ilanı" olarak tanımlanabilirdi. Ancak siyonist terör örgütleri hem o toprakların sahipleri değildi hem de zaten İngiliz işgalcilerin amacı bu örgütlerin bir devlete dönüşmelerini sağlamaktı. Dolayısıyla İngiliz işgal güçleri bu örgütlerin devletleşme sürecine girdiklerini görünce zaten kendi istekleriyle Filistin topraklarından çekilmeye ve siyonist işgal devletinin kurulmasının zeminini oluşturmaya başlamıştı.

Siyonist terör örgütlerinin devletleşmesi Filistin topraklarında bağımsızlık ilanı değil işgalin el değiştirmesidir. İngiliz işgali gitmiş siyonist işgal gelmiştir. O yüzden Filistin halkı bu işgale karşı da savaşmaya devam etti. Ancak ne yazık ki bu savaşta çevredeki Arap ülkelerinin ihanetleri siyonist işgalcilerin hakimiyet alanlarını genişletmelerini sağladı.

Siyonist işgal güçlerinin 1948'de ele geçirdiği bölgeler, BM kararlarında ve uluslararası platformda "İsrail" olarak tanımlandı. Ancak biz bu topraklardaki siyonist işgali meşru kabul etmediğimiz ve siyonistlerin bu topraklardaki siyasi hakimiyetlerini işgal olarak gördüğümüzden bu bölgeye "1948 toprakları" veya "1948'de işgal edilmiş bölge" diyoruz.

Emperyalizmin meşrulaştırma mekanizması görevi gören BM de Filistin topraklarında bir siyonist işgal devletinin kurulmasına zemin hazırlamak amacıyla 29 Kasım 1947'de çıkardığı 181 sayılı Genel Kurul kararıyla Filistin topraklarını yahudilerle Filistinliler arasında paylaştırmıştı. Yukarıda da belirttiğimiz üzere yahudilere verilen topraklar üzerinde "İsrail" diye bir devlet kuruldu ve bu devlet kuruluşunu ilan etmesiyle birlikte başlattığı savaşta Arap dünyasındaki yönetimlerin ihanetlerinden yararlanarak hakimiyet alanını biraz daha genişletti. Ancak 181 sayılı BM Genel Kurulu kararında Filistinlilere bırakılan topraklar üzerinde bir Filistin devletinin kurulmasına fırsat verilmedi. Bu toprakların Ürdün tarafında kalan Batı Yaka ve Kudüs bölgesi Ürdün'ün vesayetine verildi. Mısır tarafında kalan Gazze ise Mısır'ın vesayetine verildi. Sonradan yaşanan gelişmeler, buralarda Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurmalarına fırsat verilmemesindeki amacın zaman içinde buraların da siyonistlere teslim edilmesi olduğu konusunda ortaya çıkan şüpheleri haklı çıkaran bir durumdur.

İşgal devleti, kuruluşundan 19 yıl sonra 5 Haziran 1967'de başlattığı savaşta Mısır'dan Gazze'yi, Ürdün'den de Kudüs ve Batı Yaka bölgelerini tamamen çatışmasız bir şekilde işgal etmiştir. Çatışmasız bir şekilde diyoruz; çünkü Mısır askerleri hiçbir direniş göstermeden Gazze'yi teslim edip kaçtıkları gibi Ürdün askerleri de aynı şekilde Kudüs ve Batı Yaka bölgelerini teslim edip kaçmışlardır. Bu savaşta işgal rejimi Mısır'dan ayrıca Sina Yarımadası'nı, Suriye'den de Golan tepelerini çatışmasız bir şekilde almıştır. Buraların tümünü ele geçirmesi sadece altı gün sürdüğü için bu savaşa Altı Gün Savaşı adı verilmiştir.

BM Güvenlik Konseyi siyonist devletin bu işgal olayından sonra 22 Kasım 1967 tarihinde, siyonist rejimin Altı Gün Savaşı olarak da isimlendirilen Haziran 1967 Savaşı'nda ele geçirdiği bölgelerdeki hakimiyetini "işgal" olarak tanımlayan ve gayrimeşru olduğunu vurgulayan 242 sayılı kararını çıkardı. BM Güvenlik Konseyi'nin bu kararı Filistinlilerin lehine bir içerik taşıyordu ama maalesef uygulanması ve siyonist işgalcilerin işgal ettikleri topraklardan çıkarılmaları için pratikte hiçbir şey yapılmadı.

Siyonist işgal rejimi gerek Gazze'de, gerekse Kudüs ve Batı Yaka bölgesinde işgalden hemen sonra yahudileştirme faaliyetleri başlattı, Filistinlilerin arazilerini zorla gasp ederek yahudi yerleşim merkezleri inşa etti. Batı Yaka topraklarında ayrıca yahudiler için kibbutz adını verdiği tarım çiftlikleri kurdu. BM kararlarında bu yerleşim merkezlerinin inşasının ve Filistinlilerin özel mülklerinin zorla ellerinden alınarak yahudiler için değerlendirilmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğu vurgulanmıştır. Ancak bu yöndeki kararların uygulanması ve siyonist gaspçılığın durdurulması için de aktif olarak herhangi bir şey yapılmamıştır.

Filistin'deki bağımsızlık mücadelesini yürüten direniş örgütlerini bir çatı altında birleştirmek amacıyla 1964'te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü ana tüzüğünde Filistin'in bir bütün olduğunu, siyonistlerin 1948'de işgal ettikleri topraklardaki hakimiyetlerinin de bir işgal olduğunu, vatanın tamamı işgalden kurtarılıncaya kadar mücadelenin devam edeceğini vurguluyordu. Ancak maalesef 1991'de başlatılan Madrid sürecinde bu konudaki ilkelerinden vazgeçerek, 13 Eylül 1993'te imzaladığı Oslo İlkeler Anlaşması'yla 1948'de işgal edilmiş topraklar üzerindeki siyonist hakimiyeti tanıdı. Üstelik bu anlaşma 1967'de işgal edilmiş topraklardaki siyonist hakimiyetin son bulmasını da garanti etmiyordu. Bu bölgedeki idari düzenlemeyle ilgili ilk anlaşma 4 Mayıs 1994 tarihinde imzalanan Kahire Anlaşması'dır. Bu anlaşma ise sadece Gazze'de yahudi yerleşim alanları dışında kalan bölgelerde ve Batı Yaka'nın Eriha şehrinde bir özerk yönetim kurulmasına imkan veriyordu. O yüzden bu anlaşmaya Gazze-Eriha Anlaşması adı da verilmiştir.

Kudüs ve Batı Yaka'nın diğer bölgeleriyle ilgili pazarlıklar ise sonraya bırakıldı.

Daha sonra imzalanan anlaşmalarda siyonist işgal rejimi Kudüs meselesinin masaya yatırılmasına asla razı olmadı. Batı Yaka bölgesinin toprakları ise üç kategoriye ayrıldı. Birincisi A kategorisine giren topraklardır ki bunlar hem güvenlik hem de idari yönden Filistin özerk yönetimine verilen bölgelerdir. İkincisi B kategorisine girenlerdir ki buraların güvenlik açısından İsrail kontrolünde olması, idari yönden ise Filistin özerk yönetimine bırakılması kararlaştırılmıştır. Üçüncüsü de C kategorisine girenlerdir ki buralar da hem güvenlik yönünden hem de idari açıdan İsrail'e bırakılmıştır. Buralar genellikle yahudi yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgeler, yahudiler için çiftliklerin kurulduğu yerler ve işgal güçlerinin askeri amaçla kullandığı alanlardı. Ayrıca bu bölgelerin coğrafi olarak derli toplu değil dağınık vaziyette olduğunu belirtelim.

İşgal rejimi anlaşmalarda Gazze'deki yahudi yerleşim merkezlerini Filistin Yönetimi'ne bırakmadı. Ama Filistin direnişi karşısında daha fazla tahammül edemeyeceğini anlayınca bu bölgedeki tüm yerleşim birimlerini kendi elleriyle yıkarak 2005'te bölgeden tamamen çekilmek zorunda kaldı.

FKÖ çatısı altında faaliyet yürüten bazı sol gruplar bu anlaşmalara itiraz ettikleri için onunla ilişkilerini dondurdular. O yüzden FKÖ etkinliğini büyük ölçüde kaybetti. Var olan yapısıyla da Filistin'deki direniş gruplarını birleştiren çatı kuruluş değil anlaşmalara imza atanların ileri gelenlerinin mensup olduğu Fetih hareketinin bir siyasi yapılanması görünümü vermeye başladı.

1967'de işgal edilmiş topraklardaki İslami hareketin iki kanadını oluşturan Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ve İslami Cihad Hareketi zaten FKÖ çatısı altında yer almıyorlardı. Bunlar Filistin topraklarının bir bütün olduğu, siyonist işgalin tamamen gayri meşru olduğu ve tüm Filistin toprakları özgürleşinceye kadar mücadelenin devam etmesi gerektiği söylemlerini de sürdürdüler.

FKÖ'nün işgal rejimiyle imzaladığı anlaşmalar ihtilafların tümünü neticeye bağlayan ve statüye son şeklini veren anlaşmalar değildi. O yüzden pazarlıklar kesintili olarak devam ediyordu. Filistin özerk yönetimi tarafı Kudüs'ün 1967'de işgal edilmiş olan ve Doğu Kudüs olarak nitelendirilen kısmının kendisine verilmesini ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına imkan tanınmasını istiyordu. Ancak işgal devleti, en temel ihtilaf konusu olan Kudüs'ü hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadığı, Batı Yaka bölgesine inşa ettiği yahudi yerleşim merkezlerinin de kalması üzerinde ısrar ettiği için görüşmeler uzun süreden beridir kesintiye uğramıştı.

Tam bu dönemde ABD Başkanı Trump, Filistin meselesine nihai çözüm bulmak amacıyla bir plan hazırlatma iddiasıyla kendisinin yahudi damadı Jared Kushner'in başkanlığında bir heyet oluşturdu. Hazırlanan plan "Yüzyılın Anlaşması" planı olarak kamuoyuna lanse edildi.

İki yıldan fazla süre edebiyatı yapılan ve daha sonra resmiyette "Ortadoğu Barış Planı" adı verilen Yüzyılın Anlaşması Planı 28 Ocak 2020 Salı akşamı, ABD Başkanı Donald Trump tarafından, siyonist işgal rejiminin başbakanı Benyamin Netanyahu'nun da katıldığı basın toplantısında dünya kamuoyuna açıklandı. Plan 181 sayfalık İngilizce metinden oluşuyordu.

Planın en önemli özelliği Kudüs üzerindeki siyonist hakimiyetin meşru kabul edilmesi ve Batı Yaka'daki yahudi yerleşim merkezlerinin ve buralarla bağlantılı bölgelerin İsrail'e ait olduğunun, İsrail'in buraları resmen "kendi toprakları"na ilhak etme hakkının olduğunun iddia edilmesiydi.

Plan, ihtilaflı tarafların ayrı ayrı görüşlerinin alınması ve taleplerinin değerlendirilmesi suretiyle hazırlanmadığı için kesinlikle bir çözüm değil tamamen dayatma planıydı. Siyonist işgal rejiminin tezleri Filistin tarafına dayatılıyor ve Filistin tarafından işgalcilerin bütün taleplerini kabul etmesi isteniyordu.

Bu plandan cesaret alan işgal rejimi daha sonra Batı Yaka'nın başta Ürdün Vadisi (Gavru Ürdün) bölgesi olmak üzere muhtelif kısımlarını İsrail'e ilhak edeceğini açıkladı.

İşgal rejiminin başbakanı Netanyahu, Mavi - Beyaz İttifakı'nın lideri Benny Gantz'la kurduğu koalisyon hükümetinin programının ana maddeleri arasına da bu konuyu koydu. O yüzden içinde bulunduğumuz Temmuz ayında Batı Yaka'nın bazı bölgelerini ilhak için girişimde bulunması söz konusu. İşgal rejimi bu konuda ABD Başkanı Trump'tan tam destek aldığından onun bu yılın Kasım ayında gerçekleştirilecek seçimleri kaybetmesi ihtimaline karşı ilhak işlemini ABD seçimleri öncesinde tamamlamayı amaçlıyor.

İşgal yönetiminin hedefinde aslında Batı Yaka'da C kategorisine giren bölgelerin tamamını İsrail'e ilhak etmek var. Ancak bu kategoriye giren bölgeler Batı Yaka'nın %60'a yakın bir kısmını oluşturuyor. Dolayısıyla bu bölgelerin tümünü bir kerede ilhak etmesinin dikkatleri çok fazla çekeceğini ve geniş çaplı tepkilere neden olabileceğini düşünüyor. O yüzden şimdiye kadar izlediği tedricilik politikasını bu konuda da izlemesi ve önce Ürdün Vadisi (Gavru Ürdün) bölgesini ilhak etmekle başlaması, sonra yahudi yerleşim merkezlerinin önemli bir kısmını ilhak etmesi, en sonunda da C kategorisine giren tüm bölgeler üzerinde resmen İsrail egemenliğini ilan etmesi ihtimali var.

İşgal devletinin ilhak planını hayata geçirme konusunda kesin tavır sergilemesi üzerine Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, şimdiye kadar imzalanmış anlaşmaların tümünden çekildiğini açıkladı. Ancak bunun fiiliyatta bir karşılığı yok. Dolayısıyla bu anlaşmalardan çekilme kararı işgal rejimini korkutmuyor ve geri adım atmaya zorlamıyor. Aynı şekilde İsrail'in topladığı vergileri almayacağını açıklaması da işgal rejimini korkutacak bir adım değil. Çünkü maalesef imzalanan anlaşmalarda yetkiler işgal rejimine verilmiş ve Filistinlilerin vergilerinin önemli bir kısmını işgal rejimi topluyor. İşgalci kendi kesesinden bir şey vermiyor. Dolayısıyla asıl önemli olan işgalcinin topladığı vergileri almamak değil ona hiç vergi vermemek ve doğrudan Filistin Yönetimi'ne vermektir.

İşgal rejimini geri adım atmaya zorlayacak olan dünya kamuoyunun tepkisi, İslam dünyasının ortak bir tavır sergilemesi ve Filistin'deki direniş gruplarının işgale karşı fiili mücadeleyi daha etkili hale getirmek için birlikte hareket etmek amacıyla bir koordinasyon oluşturmaları olacaktır.