Suudi Arabistan - İsrail Yakınlaşması

Nisan 2020, Vuslat

Bugün ABD Başkanı Trump’ın İslâm dünyasıyla ilgili kirli planlarının uygulamaya geçirilmesi için bütün imkânlarını seferber eden ve bu amaçla kendi baskı gücünü kullanan Suudi Arabistan, mayasında ihanet olan bir devlettir. İngiliz emperyalizmiyle işbirliği içinde hilafet devletine karşı başlatılan isyanlarla kuruldu.

Arap dünyasında zulüm rejimlerine karşı halkların başkaldırı hareketlerinin önünün kesilmesi için sürekli dikta rejimlerine arka çıktı. Çünkü kendi yönetiminin de bir dikta rejimi olduğunu ve halk direnişinin devam etmesi durumunda selin kendi üzerine doğru geleceğini biliyordu.

Mısır diktasının devrilmesinden sonra Arap dünyasında zulmün büyük ağabeyi oldu. Suud diktatörlüğü zulmün büyük ağabeyliği görevini aktif olarak yürütme işini önce Bahreyn diktasına sahip çıkarak, onun devrilmesini engellemek için devreye girerek ifa etti. Denizden kurduğu köprüyü oradaki diktatörü korumak için tanklar ve zırhlı araçlar göndermede kullandı. Bu araçlarla ülkeyi adeta işgal etti.

Halkların kazanımlarının geri alınması amacıyla başlatılan fitne savaşlarını çeşitli şekillerde finanse etti. Mısır’daki Sisi darbesinin zeminini hazırlayan Baltacı fitnesini organize eden BAE, finanse eden ise Suudi Arabistan’dır. Aynı şekilde Libya’daki Halife Haftar fitnesinin yönlendirilmesi işini üstlenen BAE, para kaynaklarının temin edilmesi işini üstlenen ise Suudi Arabistan olmuştur. Suud rejimi bugün de yine arkasına aldığı BAE ile birlikte Yemen’de Husi örgütüne karşı olduğunu söylediği ancak gerçekte bütün Yemen halkına kan kusturan bir savaş vermektedir.

Bütün bu politikaların belirlenmesinde ve özellikle de Arap dünyasındaki halk hareketlerinin kazanımlarının geri alınması çabalarında şu anki kral Selman bin Abdülaziz'in önemli bir rolü olduğunu belirtmemiz gerekir. Bunu belirtme ihtiyacı duymamız onun, bugün ülkede dizginleri elinde tutan oğlu Muhammed bin Selman'dan çok daha iyi bir çizgide durmadığının bilinmesi içindir.

Bugün Suudi Arabistan'da resmi olarak kral, Selman bin Abdülaziz'dir. Oğlu Muhammed bin Selman ise veliaht prenstir. Normalde onun veliaht prens yapılması bir saray darbesiyle gerçekleşti. Şu anda ülkenin bütün iç ve dış politikalarına yön veren kişi de bu veliaht prenstir. Babası Kral Selman kenarda bir vitrin süsünden öte bir role sahip değildir.

Aşırı siyonist çizgisiyle öne çıkan Haaretz gazetesinin yazarlarından Tsvaya Greenfield, Muhammed bin Selman'ın elli yıldır bekledikleri lider olduğunu dile getirdi.

Arap dünyasında Kudüs davasına, Filistin davasına ihanet eden pek çok siyasi lider ortaya çıktı. Bunların çeşitli ihanetleri oldu. Gazze'nin on dört yıldan beri abluka altında olmasının nedeni sadece siyonist işgal rejiminin uygulamaları değil aynı zamanda Arap dünyasındaki siyasi liderlerin ihanetleridir. Ama dikkat edilirse siyonist yazar onların hiçbirini Muhammed bin Selman'la aynı yere koymuyor ve onun için; "Bu adam bizim elli yıldan beri beklediğimiz liderdi" diyor. Onun bu tespitinde haklı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bugün Muhammed bin Selman'ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ın İsrail yanlısı politikaları ve uygulamaları belki siyonist liderlerin politikalarıyla ve uygulamalarıyla yarışır durumdadır.

Sudan'da El-Beşir yönetimine karşı gerçekleştirilen darbeden sonra oluşturulan cuntanın başına Abdülfettah Burhan'ın getirilmesinde Suudi Arabistan'ın perde arkasından yaptığı müdahalelerin önemli bir rolü olmuştur.

Darbe öncesinde siyonist işgal rejimiyle normal ilişkilere girmeyi sürekli reddeden ve Filistin'deki direnişe destek veren Sudan'ın darbe sonrasında, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri ile cunta yönetimi arasında sağlanan anlaşmayla oluşturulan Devlet Konseyi'nin başkanlığına getirilen Abdülfettah Burhan, 3 Şubat 2020 tarihinde işgal rejiminin başbakanı Netanyahu ile Uganda'nın Entebbe şehrinde bir araya geldi. Burhan'ın Netanyahu'yla görüşmesini isteyenler başta Suudi Arabistan olmak üzere, onun cuntanın liderliğine geçirilmesine katkıda bulunan işbirlikçi rejimlerdi. Bu rejimler işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmek için zeminin oluşturulmasını sağlamak istiyorlar. Burhan da onların önlerini açmak amacıyla böyle bir görüşme gerçekleştirdi. Uganda'da yapılan görüşme her bakımdan işgalci siyonist rejimin ve onun başbakanı Netanyahu'nun işine yaradığı, bir yandan da onunla ilişkileri normalleştirmek için yeni girişimlerde bulunma ihtiyacı duyan işbirlikçi Arap diktatörlerin önlerini açtığı, Sudan'a en ufak bir faydası olmadığı, bu ülkenin tamamen aleyhine olduğu halde Burhan görüşme konusunda kendini savunurken ülkesinin güvenliği için bu görüşmeyi yaptığı iddiasında bulunma arsızlığı göstermiştir. Ama onu bu arsızlığa iten en başta kendisinin başkanlık koltuğuna oturmasını sağlayan Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman olmuştur. Burhan yaptığı hareketin eleştirileceğini ve kendisine yönelik tepkilere neden olacağını bildiği halde kendisini öne çıkaran çete liderine itiraz edememiş ve siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesi politikalarının önünün açılması için verdiği talimatları yerine getirmek zorunda kalmıştır.

ABD'nin Filistin halkının mücadelesini tarihe gömmeyi ve siyonist işgalin kazıklarını sağlamlaştırmayı amaçlayan Yüzyılın Anlaşması planını öne çıkarabilmesinde de Suudi Arabistan'la bu konuda yaptığı işbirliğinin önemli rolü olmuştur. ABD, bu planı hazırlama aşamasında ihtilafın bir tarafı durumundaki Filistin halkını temsil konumunda olan bir kişiyle irtibat kurmadığı halde Suudi Arabistan rejimiyle ve özellikle de, söz konusu planı hazırlayan ekibin başkanı ve ABD Başkanı Trump'ın da damadı olan yahudi asıllı Jared Kushner'in yakın dostu Muhammed bin Selman'la sürekli irtibat halinde olmuştur.

İşte bu Suudi Arabistan, ülkesinde yaşayan Filistinlileri, kendi halklarının mücadelelerine sahip çıkmalarından ve onların yoksullarına yardım etmelerinden dolayı "teröre destek verme" suçlamasıyla bir yıldan fazla bir süredir zindanda tutuyor. Bu insanlara karşı Suudi Arabistan'ın sergilediği tavır işgalci siyonist rejimin sergilediği tavırdan hiç farklı değil.

Avrupa Akdeniz İnsan Hakları Gözlem Merkezi 6 Eylül 2019 tarihinde yaptığı açıklamada Suudi Arabistan'da onlarca Filistinlinin, zorbaca uygulamalar sonucu kayıplara karıştığını onlardan aylardan beri haber alınamadığını, bunların genellikle zindanlarda tutulduğunun tahmin edildiğini dile getirerek Suud yönetiminden bu insanların nerede oldukları hakkında bir an önce bilgi vermesini ve onları en kısa zamanda serbest bırakmasını istedi.

Merkezi İsviçre'nin Cenevre kentinde olan Avrupa Akdeniz İnsan Hakları Gözlem Merkezi yaptığı açıklamada tutuklanan Filistinlilerin kesin sayısının bilinemediğini ancak o tarihe kadar ortalıktan kaybolan 60 Filistinlinin isminin tespit edildiğini dile getirdi. Açıklamada son birkaç ay içinde çocukları Suudi Arabistan'da ikamet ederken veya bu ülkeyi ziyaret ettikleri sırada tutuklanan yahut zorbalığa maruz kalarak ortadan kaybolan 11 Filistinli ailenin şahitliğine başvurulduğu belirtildi. Tutuklananlar arasında öğrenciler, akademisyenler ve iş adamları vardı.

Suud rejiminin zindanda tuttuğu Filistinliler arasında Hamas'ın Suudi Arabistan ile irtibatını takip eden ve bu hareketin ileri gelenlerinden olan 81 yaşındaki Dr. Muhammed Salih El-Hudari de vardı. Hamas, onun özgürlüğüne kavuşturulmasını sağlamak için resmi düzeyde bazı girişimlerde bulunduğu için Eylül 2019'a kadar onunla ilgili haberleri gündeme getirmedi. Yaptığı girişimlerin sonuç vermesini ve Hudari'yle birlikte diğer Filistinlilerin de özgürlüklerine kavuşmalarını umuyordu. Ama maalesef yaptığı girişimlerden sonuç alamayınca konuyla ilgili açıklama yaptı ve olayı medya gündemine taşıdı. Hamas'ın bu amaçla 9 Eylül 2019'da yaptığı açıklamada otuz yıldan beridir Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde oturan Dr. Muhammed El-Hudari'nin beş aydan beri tutuklu olduğunu dile getirdi.

Hamas konuyla ilgili olarak yayınladığı bildirisinde Suudi Arabistan'ın iç istihbarat teşkilatı Mebahis'in Dr. El-Hudari'yi 4 Nisan 2019 tarihinde gözaltına aldığını ve onun yirmi yıldan beri Hamas ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri takipten sorumlu olduğunu dile getirerek, onun tutuklanmasını garip ve kınanması gereken bir hareket olarak nitelendirdi.

Suud yönetimi bir yıla yakın bir süre sorgusuz ve sualsiz bir şekilde hapiste tuttuğu, Filistin davasıyla irtibatlı 68 kişiyi yargılamaya 8 Mart 2020 tarihinde başladı. Mahkeme önüne çıkarılanların arasında Ürdünlüler de vardı. Ancak hepsine yöneltilen suçlama Filistin'deki direnişe yardımcı olmak.

Şu an Suud rejiminin Filistin'deki hak ve özgürlük mücadelesine bakışı İsrail işgal rejiminin bakışı ile aynı. İşgal edilmiş topraklarını kurtarmak, gasp edilmiş haklarını geri almak, yurtlarından çıkarılan insanlarının geri dönmelerini sağlamak amacıyla mücadele edenlerin bu mücadelelerini terör olarak nitelendiriyor. Dolayısıyla onlara her ne şekilde olursa olsun yardımcı olunmasını, destek verilmesini, onların mücadelelerini savunan yayınlar yapılmasını teröre destek olarak nitelendiriyor. İşgalci siyonist rejimi meşru kabul etmek için her gün yeni bir adım atan ve perde arkasında bu rejimle ilişkileri fiilen sürdüren Suud rejiminin Filistin direnişi karşısındaki tavrı İsrail'in tavrından belki biraz daha katı. Bu durum karşısında bugün Hicaz topraklarına hükmeden yönetimin gerçekte Suudi Arabistan mı yoksa Suudi İsrail mi olduğunu sorma hakkımızın olduğunu düşünüyorum.

Savcı yargılanan kişilere muhtelif suçlamalarda bulundu. Ama bunların bazıları tamamen göstermelik. Bilgi çarpıtması vs. Asıl yönelttiği suçlama "teröre destek vermek, terör örgütüyle birlikte çalışmak ve ona maddi yardımda bulunmak."

Savcının böyle bir suçlama yapmasının dayanağı ise Suud yönetiminin Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas)'ı terör listesine almış olması.

Mahkemenin gerçekte bu kişilerin yasaya aykırı bir faaliyet yaptıklarını ispat etmesine yarayacak bir dayanağı yok. Bu insanların destekleri de kendi halklarının bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerine arka çıkmaktan, onların mücadelelerinin haklı, işgalin gayrimeşru olduğunu söylemekten ve mağdur durumda olan insanlarının sıkıntılarını hafifletmek için onlara insani yardımda bulunmaktan başka bir şey değil. Ancak Suud rejiminin gayri meşru işgale karşı verilen haklı ve meşru mücadeleyi terör olarak nitelendirmesi bu mücadelenin savunduğu halktan herhangi bir kişiye insanî yardım yapılmasını bile teröre yardım ve destek olarak nitelendirmesi için yeterli oluyor.

Mahkeme, yargılanan Filistinliler ve Ürdünlüler için üç yıl ile yirmi yıl arasında değişen hapis cezaları istedi. Bir sonraki duruşmanın Ramazan ayının ortasında gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.