Yüzyılın Komplosu

Mart 2020, Vuslat

Donald Trump ABD'de başkan adayı olmasıyla birlikte, seçimi kazanması durumunda İsrail yanlısı bir politika izleyeceğini açıkça dile getirmişti. Bu yüzden Amerika'daki yahudi lobisi Hillary Clinton'un kazanması ihtimalini de göz önünde bulundurarak onunla ilişkileri iyi muhafaza etmeye çalışmasına rağmen gerçekte perde arkasında Trump'ı destekledi.

Gerçi İsrail işgal devletinin kurulmasından bu yana ABD sürekli İsrail taraftarı bir politika izlemiştir. Ancak bu konuda en belirgin adımları Trump döneminde attığını söyleyebiliriz. Çünkü Trump, İsrail'in aşırı siyonist kanadı temsil eden siyaset liderleri kadar siyonist ve İsrail yanlısı bir tutum sergilemiştir. Bazılarına göre bunda damadının yahudi olmasının ve bu vesileyle yahudi lobisiyle ilişkilerinin güçlü olmasının önemli etkisi vardı. Bu gerçekten onun İsrail yanlısı tutumunda etkin rol oynamış olabilir. Ancak bu konuda izlediği politika ve sergilediği tavır aynı zamanda onun bir tercihidir ve İslam coğrafyasının kalbine saplanmış bir hançer durumundaki İsrail'e her zaman büyük önem vermiş, ABD'nin kendi geleceği kadar İsrail'in geleceğini de önemsemek gerektiğini düşünmüştür.

Trump, İsrail yanlısı politikasını başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak 2017'den itibaren çok bariz bir şekilde sergilemeye başladı. ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan ancak uygulamaya geçirilmesi sürekli ertelenen yasasını ilk fırsatta hayata geçireceğini ve ABD'nin İsrail büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağını ilk günlerden itibaren dile getirmeye başladı. Çok geçmeden başkanlığının birinci yılında da bu vaadini yerine getirdi ve 6 Aralık 2017'de Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etti. Büyükelçiliği taşıma işlemini ise altı aylık süre için ertelediğini açıkladı. Fakat daha sonra taşıma işleminin özellikle İsrail'in kuruluş yıldönümüne denk getirilmesi amacıyla tarihi öne aldı ve 14 Mayıs 2018'de de bu işlemi gerçekleştirdi.

ABD, Filistin topraklarındaki siyonist işgalin meşrulaştırılmasını, Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimler tarafından resmen tanınmasını ve Filistin davasının da kalıcı bir şekilde tarihe gömülmesini sağlamak amacıyla yine başkanlığının birinci yılından itibaren Yüzyılın Anlaşması Planı adını verdiği bir plandan söz etmeye başladı. Daha sonra bu planın şekillendirilmesi için içeriğini belirlemek üzere yahudi asıllı damadı Jared Kushner'in başkanlığında bir ekip oluşturdu. Bu ekip iki yıldan fazla bir süre bu plan üzerinde çalıştı.

Planın hazırlanması aşamasında, Filistin'de toprakları gasp edilmiş, insanları göçe zorlanmış ve her bakımdan haksızlığa uğramış dolayısıyla yaşanan anlaşmazlığın, sorunun en önemli tarafı durumundaki Filistin halkını temsil konumunda olanlardan bir tek kişinin bile görüşü alınmadı. Planın hazırlanması işleminin ABD Başkanının oluşturduğu bir ekip tarafından yürütülmesi de fazla bir anlam ifade etmiyordu. Planın içeriğini tamamen İsrail tarafı hazırlıyor, dolayısıyla kendi isteklerini plana çözüm formülü şeklinde yerleştiriyordu. Ancak Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlerin desteğine ihtiyaç duyulduğundan ve onların sergileyeceği tavrın planın hayata geçirilmesi açısından önem arz ettiği düşünüldüğünden planı hazırlayan ekibin başındaki Jared Kushner zaman zaman bu rejimlerin başındaki diktatörlerle görüşmeler yapıyordu. Fakat bu görüşmelerin amacı da onların isteklerinin, taleplerinin plana yerleştirilmesine imkan sağlamak değil sadece bilgilendirme yapmaktı. Ancak hazırlama aşamasında kamuoyuna yönelik olarak herhangi bir bilgilendirme yapılmamasına özen gösteriliyordu.

Kamuoyuna yönelik bilgilendirme yapılmasa da İsrail'in telkinleriyle ve onun en büyük destekçisi durumundaki ABD'nin gözetiminde hazırlandığından mahiyeti ve amaçları az çok tahmin ediliyordu. Bu yüzden de Filistin'deki direniş grupları plana, gündeme gelmesinden itibaren karşı çıkmaya başladılar. Çünkü her şeyden önce hazırlanan bir anlaşma planında, sorunun en önemli tarafı durumundaki Filistin tarafının hiç görüşüne başvurulmaması, amacının İsrail işgal devletinin isteklerinin hayata geçirilmesini sağlamak olduğu konusunda yeterince fikir veriyordu.

İki yıldan fazla süre edebiyatı yapılan ve daha sonra resmiyette "Ortadoğu Barış Planı" adı verilen Yüzyılın Anlaşması Planı 28 Ocak 2020 Salı akşamı, ABD Başkanı Donald Trump tarafından, siyonist işgal rejiminin başbakanı Benyamin Netanyahu'nun da katıldığı basın toplantısında dünya kamuoyuna açıklandı. Plan 181 sayfalık İngilizce metinden oluşuyordu. ABD Başkanı basın toplantısında planın genel özellikleriyle ilgili bazı özet bilgiler verdi. Ancak hazırlanan metnin birer kopyası basın toplantısına katılan gazetecilere dağıtıldığından içeriği hakkındaki bütün detaylara ulaşılması imkanı elde edilmiş oldu.

Dediğimiz plan anlaşmazlığın iki tarafı arasındaki görüşmeler ve pazarlıklar neticesinde değil sadece bir tarafın istek ve taleplerinin formüle edilmesi suretiyle hazırlandığından gerçekte bir anlaşma değil tamamen telkin ve dayatma planıydı. Çünkü plan Filistinlilerin gasp edilmiş haklarının iade edilmesiyle ilgili ciddi anlamda bir şey ortaya koymazken, onların kendi öz vatanlarında hayatlarını sürdürmeye devam edebilmeleri ve bu toprakların çok kısıtlı bir bölümünde sembolik anlamda bir devlet kurabilmeleri için önlerine ne gibi şartların konduğunu, kendilerinden neler istendiğini gösteriyordu. Bu özelliğinden dolayı bir barış ve anlaşma planı değil tamamen bir dayatma planı niteliği taşıyordu.

Planın genel anlamda üç temel hedefi vardı. Birincisi Kudüs'ün tamamı üzerinde İsrail'in hakimiyetinin meşrulaştırılması ve buranın onun başkenti olarak kabul edilmesiydi. ABD Başkanı Trump, planın dünya kamuoyuna açıklandığı basın toplantısında yaptığı konuşmada Kudüs'ün bu planda İsrail'in "bölünmeyen" başkenti olduğunu dile getirdi. "Bölünmeyen" ifadesiyle kastedilen Kudüs'ün doğusuyla batısıyla tümüdür. Aynı toplantıda Trump'ın, Doğu Kudüs'te de Filistinlilerin kuracağı devletin başkentinin olacağını söylemesi tam bir kelime oyunuydu. Çünkü Kudüs'ün İsrail'in "bölünmeyen" başkenti olması durumunda, Filistinlilerin kuracağı devletin başkenti olmak üzere Doğu Kudüs'ün kenar semtlerinden veya mahallelerinden birinin verileceği, kutsal mekanların bulunduğu asıl tarihi Kudüs'ün ve burayı kuşatan mahallelerin ve onların çevresine inşa edilen yahudi yerleşim merkezlerinin İsrail'e bırakılmasının istendiği anlaşılır. Nitekim planın içeriği hakkında yapılan değerlendirmelerde de Kudüs'ün taşra mahallelerinden Ebu Dis'in veya Şuafat'ın Filistinliler tarafından başkent olarak kullanılmasına imkan tanınmasının amaçlandığı, Mescidi Aksa'yı ve diğer kutsal mekanları içine alan kısmının ise tümümün İsrail işgaline bırakılmasının istendiği dile getirildi.

Planın üzerinde durduğu ikinci önemli konu ise Batı Yaka bölgesinde Filistinlilerin ellerinden zorla gasp edilen alanların üzerine inşa edilen yahudi yerleşim merkezlerinin meşru sayılması ve buraların önemli bir kısmının İsrail'e ilhak edilmesi konusuydu. Planda İsrail işgal rejimine bırakılması istenen toprakları ve Filistin devletinin kurulabileceği toprakları gösteren bir harita da çıkarılmıştı. Bu haritaya göre kurulması düşünülen Filistin devletine bırakılması düşünülen toprakların miktarı 6 bin km2'ye düşürülürken, İsrail işgal devletinin hakimiyetine kalması istenen toprakların miktarı 22 bin km2 olarak gösteriliyordu. Batı Yaka bölgesinde C kategorisinde gösterilen bölgelerin %60'tan fazlası ve Batı Yaka bölgesinin en verimli topraklarını ihtiva eden Ürdün Vadisi'nin yani El-Ağvar bölgesinin İsrail'e bırakılması isteniyordu. Ürdün Vadisi bölgesinin İsrail'e bırakılması aynı zamanda Filistin'in Ürdün'le sınırının kapatılması, bu sınırların tamamen siyonist işgalin kontrolüne verilmesi anlamına geliyordu. Böylece Filistin'in Gazze'deki Mısır sınırı haricinde dış dünyayla hiçbir bağlantısı olmayacak, Batı Yaka bölgesinde sınırlar tamamen işgalci siyonistlerin kontrolüne verilmiş olacaktı.

Üçüncü önemli konu ise siyonist işgal sebebiyle evlerinden, yurtlarından çıkarılmış mültecilerin yeniden yurtlarına dönüş haklarının temelli olarak ortadan kaldırılmasıydı. Bugün sekiz milyon civarında Filistinli siyonist işgal yüzünden kendi topraklarının dışında mülteci hayatı sürdürmektedir. Bu mülteciler vatanlarına dönme konusunda ısrarlıdırlar. Ancak ABD'nin gözetiminde hazırlanan Yüzyılın Anlaşması Planı onların yurda dönüş haklarını tamamen geçersiz kılmak, onları ya bulundukları ülkelerin vatandaşlığına geçirmek ya da muhtelif Arap ülkelerine dağıtmak suretiyle İsrail'i rahatlatmak istiyordu. Bu konuyu sözünü ettiğimiz basın toplantısında İsrail Başbakanı Netanyahu da dile getirdi ve mülteciler meselesinin "İsrail sınırları dışında" halledilmesi gerektiğini iddia etti.

Plan aynı zamanda Filistinlilerin bir devlet kurabilmeleri için; "terör örgütleri" olarak nitelendirdiği direniş gruplarının elindeki silahların tamamının toplanmasını, direniş gruplarının elinde tutulan işgalci askerlerin özgürleştirilmelerini, ölmüş olanların cesetlerinin verilmesini ve kurulacak devletin işgal rejiminin güvenliğini sağlama almasını istiyordu. Yani kurulacak devletin kendi güvenliğinden çok işgal rejiminin güvenliği için çalışmasına öncelik veriyordu.

ABD ve işgal rejimi bu planı uygulamaya geçirme konusunda Filistin tarafını ikna amacıyla Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlerin sağlayacağı kredilerden ve yatırım projelerinden oluşan 50 milyar dolarlık bir finans kaynağını da teşvik aracı olarak kullanmaya çalıştı. Fakat ilginçtir ki bu teşvik aracını da yine kendisinin veya İsrail'in kasasından değil de Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlerin kasasından çıkaracağını ortaya koydu.

İhtilafın en önemli tarafı olan Filistin tarafını yok sayan ve sadece İsrail işgal rejiminin taleplerini ve şartlarını içeren bir planın hayata geçirilmesi pek mümkün görülmemektedir. Ayrıca Filistin tarafının bütün kesimlerinin bu plan karşısında ittifak halinde olmaları ve hep birlikte planı reddetmeleri de bu açıdan önemli bir husustur. Ancak ABD ve İsrail'in, Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimler vasıtasıyla Filistin tarafına baskı yapma yolunu da deneyeceği gelişmelerden anlaşılıyor. Suudi Arabistan'ın söz konusu planın gündeme getirilmesinden sonra Filistin'deki İslami direniş hareketlerini "terör" listesine alması ve ülkesindeki Filistinlilere yönelik tutuklama kampanyaları yürütmesi bu açıdan önemli işaretler taşımaktadır. Ayrıca Arap toplumlarından Filistinlilere yardım ulaştırılmasını engellemek ve böylece Filistin halkını söz konusu anlaşmaya zorlamak için tedbirler, Trump'ın ABD Başkanlığına geçmesinden sonra artırıldı. Ancak bütün bu baskıların Filistin halkını boyun eğmeye zorlamakta başarılı olamayacağına ve bu halkın özgürlük, bağımsızlık ve yurda dönüş mücadelesinin süreceğine inanıyoruz.