Özgün İrade'nin ABD'nin Yüzyılın Anlaşması planıyla ilgili sorularına cevaplar

Mart 2020

Türkiye'nin ‘Barış Planı’na tepkisi sahici mi? Konjonktürel mi? Duygusal mı?

Trump'ın Yüzyılın Anlaşması Planı olarak takdim ettiği resmiyette ise Ortadoğu Barış Planı olarak adlandırılan plan Filistin tarafının tamamen yok sayıldığı İsrail işgal rejiminin istek ve şartlarını formüle etmiş niteliktedir. Planın hazırlanması aşamasında Filistin tarafını temsil eden bir tek kişinin bile görüşü alınmamış, tamamen siyonist işgalcilerin istekleri esas alınmıştır. Dolayısıyla bu bir anlaşma değil dayatma planı niteliğindedir. Türkiye resmi açıklamalarında bu planın bir çözüm getiremeyeceğini, çünkü Filistin tarafının haklarını tamamen gözardı ettiğini ortaya koydu. Türkiye'nin bu konuda sergilediği tavır Filistin tarafının isteklerinin ve haklarının da gözönünde bulundurulması gerektiğine vurgu yapmaktadır ve sahici olmamasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Türkiye'nin resmi tavrı Filistin'in haklarının verilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Burada bir tavır söz konusudur ve bu tavır Filistin tarafının haklarını önemsemektedir. İşin içinde duygusallık olabilir. Ama bu duygusallık Filistin tarafının meşru haklarını önemseme duygusundan kaynaklandığı için gerçekçi ve samimidir. Türkiye pratikte de mümkün olduğu kadar Filistin tarafının isteklerini öne çıkaran ve İsrail işgal rejiminin işgalci tutumuna, yahudi yerleşim merkezlerini meşrulaştırma çabalarına karşı tavır sergilemekle bu konuda Filistin tarafının haklarını desteklediğini ortaya koymuştur.

İslam ülkelerinin ‘Barış Planı’na karşı bir "‘Barış Planı’ var mı?

Filistin davası açısından öncelikli olan gasp edilmiş hakların geri alınması ve işgal edilmiş toprakların yeniden sahiplerine iadesinin sağlanmasıdır. Dolayısıyla bu konuda Filistin direnişinin belli ilkeleri vardır ve bu ilkelerden taviz verilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. İlkeler konusunda direniş grupları arasında bazı farklı bakış açıları bulunmaktadır. Ama halkın baskın çoğunluğunu temsil eden kesimlerin ilkeleri gasp edilmiş hakların ve işgal edilmiş toprakların tamamının geri alınması temeline dayanmakta ve bundan taviz verilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla Filistin direnişi açısından öncelikli olan işgal rejimiyle barış içinde yaşamak değil bu rejimin haksızlıklarının son bulması ve meşru hakların elde edilmesidir. İslam ülkelerinin de öncelikli olarak yapması gereken alternatif bir barış planı hazırlamak değil Filistin halkının haklı ve meşru mücadelesine destek vermektir. Eğer ki İslam dünyası bu halka gerçek anlamda bir destek verseydi Filistin halkının gasp edilmiş haklarının alınması konusunda bugün daha iyi bir noktaya gelinmiş olacaktı. Ancak ne yazık ki İslam dünyasının büyük bir kısmı Filistin halkını bu konuda yalnız bırakmıştır. Küresel emperyalizm ise bu konuda işgal rejiminin şartlarını Filistin halkına dayatarak bu amaçla geliştirdiği formülleri "barış" planı diye kamuoyuna dayatmaktadır. Hakların ve toprakların gaspının devam ettiği şartlarda işgalci siyonistle "barış" içinde yaşamanın Filistin halkına kazandıracağı bir şey yoktur ve bu Filistin davası açısından bir amaç da değildir. Filistin davası için amaç hakların alınması, işgale son verilmesi, işgal edilmiş toprakların kurtarılmasıdır. İslam dünyasının yapması gereken de küresel emperyalizmin planlarına alternatif ve siyonist işgali başka yönden meşrulaştıran planlar geliştirmek değil Filistin halkının gasp edilmiş haklarını geri alması için verdiği meşru mücadelede ona destek vermektir. Filistin halkının bu konuda belli ilkeleri ve bu ilkelere dayanan idealleri de mevcuttur. Bu ilkeler ve ideallar geliştirilecek çözüm formülünün çerçevesini belirleyebilir.

Var olan paradigmamız "Sorunlarımızın Çözümü" ve "Birlikteliğimiz" için yeterli mi?

Genel anlamda İslam dünyasının veya Müslüman toplulukların başta Filistin sorunu olmak üzere, temel sorunlarının çözümü için bir modellerinin, formüllerinin ve esas alabilecekleri değerlerinin olduğunu söylemek zor. Bu konuda bir birliktelik de söz konusu değil. Zaten şu an sorunların çözümsüz kalmasının temel nedenlerinden biri de budur. Ana esaslar üzerinde birlikteliği sağlayacak bir paradigmanın olduğunu söyleme imkanımız yok. Eğer bu oluşur ve birliktelik sağlanırsa Müslüman toplumlar bugünkünden çok daha güçlü olacaklardır. Bunun için de ayrıldığımız hususları değil ittifak ettiğimiz hususları öne çıkarmamız son derece önemlidir. En azından Müslüman toplumların ortak değerlerini bir hareket noktası olarak ele almak mümkündür. Ama ne yazık ki birçokları ortak değerleri değil kendilerini farklı kılan muhalif yaklaşımları hareket noktası olarak almakta, herkesin kendinin bulunduğu noktaya yanaşmasını beklemektedir.