Kudüs Gerçeği ve Trump’ın Kararı

Ocak 2018, Vuslat

Kudüs’ün Tevhid Mücadelesindeki Önemi

Kudüs, Yüce Allah’ın vahiyle bildirdiği ilkeleri esas alan tevhit mücadelesi açısından tarihi bir merkezdir.

İbrahim (a.s.) kavminin kendisine düşmanlık etmesi ve tebliğ ettiği gerçekleri kabul etmemeleri üzerine onların ülkelerinden hicret edeceğini bildirmiş ve; "Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz o güçlüdür, hikmet sahibidir" demişti. (Ankebut, 29/26) Onun böyle demekteki amacı Rabbine kulluk görevini yerine getirmek için hicrette bulunacağını ifade etmekti. O yüzden tefsirlerde ifade edildiği üzere bu hicretini “Rabbine hicret” olarak nitelendirdi. Onun işte bu hicrette gittiği belde Filistin’de ve Kudüs’ün yakınındaki bir beldeydi.

İbrahim (a.s.) ile birlikte ona iman etmiş olan Lut (a.s.) da hicret etmişti. Bu ikisinin hicret ettiği yerle ilgili olarak da Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Onu da Lut'u da içinde alemler için bereketler verdiğimiz yere (ulaştırıp) kurtardık.” (Enbiya, 21/71)

Burada "içinde alemler için bereketler verdiğimiz yer" denirken kastedilen beldenin de Filistin olduğu tefsir kitaplarında dile getirilmektedir. Zaten tarih kaynaklarından öğrenildiğine göre Hz. İbrahim (a.s.) ateşten kurtarıldıktan sonra Filistin topraklarına hicret etmiş ve bir süre bugün el-Halil diye bilinen beldede ikamet etmiştir. Yine tarih kaynaklarından öğrendiğimize göre hem Hz. İbrahim (a.s.)'in hem de Hz. Lut'un birlikte yaşadıkları belde el-Halil ve civarıdır.

Sonraki dönemlerde de peygamberlerin mücadelelerinde buranın özel bir yerinin olduğunu görmekteyiz. Hz. Musa (a.s.) kavmine şöyle seslenmişti: “Ey halkım! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin; yoksa zarar edenler olursunuz." (Maide, 5/21)

Hz. Süleyman (a.s.)’ın kurduğu büyük devletin başkenti Kudüs’tü. Mescidi Aksa’nın tarihi kaynaklara geçen ilk şekli de onun tarafından bu şehre inşa edilmiştir. Bu mescidin inşasının babası Hz. Davud (a.s.) tarafından başlatıldığı ve Hz. Süleyman (a.s.) tarafından da tamamlandığı tarihi kaynaklarda belirtilir.

Hz. Meryem (a.s.)’in adandığı mabet de yine Mescidi Aksa’dır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: "Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. "Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?" derdi. O da: "Allah'ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir" derdi." (Ali İmran, 3/37)

Ancak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilen ilk şekli korunamamış, işgallerde yıkılmış, yerine yenisi inşa edilmişti.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in isra ve mirac hadisesinde Mescidi Aksa’nın bazı kalıntıları bulunuyordu. Bu konuda da Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsra, 17/1)

Buranın aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ümmetinin ilk kıblesi olduğu bilinmektedir. Rivayetlere göre Resûlullah (s.a.s.), Medine’ye hicret etmesinden sonra on altı veya on yedi ay Kudüs’teki Mescidi Aksa’ya doğru namaz kılmıştır. Ondan sonra kıble Kabe’ye doğru çevrilmiştir.

Bütün bu özelliklerinden dolayı İslâm ümmeti Kudüs ve Mescidi Aksa’ya tarih boyunca büyük önem vermiştir. Kudüs’ün fethinden sonra Mescidi Aksa’nın bugünkü şekliyle yeniden inşa edilmesi ise Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan tarafından gerçekleştirilmiştir.

Buranın öneminin dediğimiz gibi Allah’ın vahiyle bildirdiği hanif dine çağıran peygamberlerden Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçenlerin birçoğunun hayatında özel bir yerinin olması ve tarih boyunca tevhit mücadelesinde bir merkez olması açısından ele alınması gerekir. Dolayısıyla buraya sahip çıkmaları gerekenler de o peygamberlerin yolunu sürdüren mü’minlerdir.

İngiliz İşgalinin Üzerinden Geçen Yüz Yıl

Kudüs Hz. Ömer (r.a.) zamanında İslâm devleti tarafından fethedilmesinden sonra bir dönem haçlıların işgalinde kaldı. Bu işgal 1099’da gerçekleşti ve 1187’ye kadar yani toplam 88 yıl sürdü. Bunun dışında 1917’ye kadar sürekli Müslümanların devletlerinin yönetimleri altında kaldı. Ancak İttihat ve Terakki örgütünün darbesinden sonra Osmanlı’nın gerilemesi üzerine İngilizler 1917’de Filistin topraklarına girdiler ve 9 Aralık 1917 tarihinde de Kudüs’ü işgal ettiler. Bu sebeple geçtiğimiz Aralık ayının 9’unda Kudüs’ün İslâm hakimiyetinden çıkmasının üzerinden yüz yıl geçmiş oldu.

İngilizlerin bu toprakları işgaldeki amaçlarının uluslararası siyonizmin dünya yahudilerini bu topraklara toplamalarına imkan vermek ve burada bir devlet kurmalarını sağlamak olduğu meşhur Balfour Deklarasyonu’nda dile getirilmiştir. O zamanki İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’dan adını alan bu deklarasyonun yayınlanma tarihi ise 2 Kasım 1917’dir. Bu deklarasyonda şöyle deniyordu: "Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de Yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır. Şurası açıkça bilinmelidir ki haşmetli kral, Filistin'de bulunan Yahudiler dışındaki milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek veya Yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek hiçbir şey yapmayacaktır."

Siyonist İşgal Süreci

İngilizlerin Filistin topraklarını işgaldeki amaçları siyonistlerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmış yahudileri buraya toplamalarına ve burada devlet kurmalarına imkan vermek olduğundan siyonist terör örgütlerinin bir devlet ilan etme aşamasına gelmelerinden sonra çekilmeye başladılar. Bunun üzerine İsrail adında bir işgal devletinin kuruluşu ilan edildi ve bu devletin çatısı altında birleşen siyonist terör örgütleri hakimiyet alanlarına aldıkları toprakların miktarlarını artırmak amacıyla savaşa girdiler. Bu savaşta o zamanki Arap ülkeleri yöneticilerinin ihanetlerinden yararlanarak Kudüs’ün batı kısmını işgal ettiler. Batı kısım şehir merkezine dâhil değildi ve taşradandı. Ancak siyonistler işgal devletlerini kurmalarından sonra batı bölgedeki kırsal alana çok miktarda bina inşa ederek burada Batı Kudüs adını verdikleri bir şehir ortaya çıkardılar. Bu yüzden Kudüs’ün asıl merkezini ve tarihi mekânlarını içinde bulunduran kısmına Doğu Kudüs adı verildi. Bu kısım Ürdün Haşimi Krallığı’nın kontrolündeydi. Bu kısım da 1967 Haziran Savaşı’nda Ürdün Haşimi Krallığı’nın ihaneti sonucu siyonist işgal güçleri tarafından işgal edildi. İşgal rejimi daha sonra şehrin iki tarafını birleştirdiğini iddia ederek “Birleşik Kudüs” adıyla burayı başkent ilan etti.

Kudüs’le İlgili Tanımlamalar ve Tavırlar

BM, işgal rejiminin Batı Kudüs üzerindeki hakimiyetini resmen tanıdı. Ancak 1967’de Doğu Kudüs kısmını işgal etmesini ve daha sonra burayı “İsrail”e ilhak etmesini tanımadı ve bu bölge üzerindeki İsrail hâkimiyetini işgal olarak tanımladı. Bu yüzden Kudüs üzerindeki siyonist hâkimiyet konusunda üç farklı tanımlama bulunmaktadır.

Siyonist hakimiyeti tümüyle reddeden İslâmî direniş ve bu konuda onunla aynı yaklaşıma sahip bazı İslâm ülkeleriyle, genelde siyonist işgali reddeden kitlesel örgütler Kudüs’ün tümünün Filistin şehri olduğunu, bu şehrin batı kısmında da doğu kısmında da siyonist hâkimiyetin gayri meşru bir işgal olduğunu söylüyorlar.

BM’nin kararlarını ve tanımlamasını esas alanlar şehrin batı kısmının İsrail’e ait olduğunu, doğu kısmı üzerindeki İsrail varlığının ise işgal olduğunu, buranın Filistin’e ait olduğunu, Filistin meselesinin siyasi bir çözüme kavuşması için de iki devletli bir çözüme gidilmesi, Kudüs’ün de batı ve doğu olarak paylaştırılması gerektiğini söylüyorlar.

Siyonist işgal rejimi ve ona özellikle bu konuda açıktan destek verenler Kudüs’ün “birleşik” olarak “İsrail”e ait olduğunu iddia ediyorlar.

Trump’ın Kudüs’le İlgili Kararı Ne Anlama Geliyor?

ABD parlamentosu 1995’te Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasına ve Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasına dair bir yasa çıkardı. Ancak yasa bazı gerekçelerin de erteleme işlemi için değerlendirilmesine imkân tanıyordu. ABD yönetimleri de özellikle güvenlik gerekçesine dayanarak uygulama işlemini altı aylık sürelerle ertelediler.

Donald Trump başkan adaylığı sürecinde yürüttüğü propaganda faaliyetlerinde bu yasayı uygulamaya geçirme ve ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma vaadinde bulundu. Başkan seçilmesinden sonra, kendinden önceki erteleme işleminin süresinin dolmasından sonra yasa önüne getirildiğinde o da bir kez yine aynı gerekçeyle altı aylık süreyle erteledi. Ancak bu sürenin dolmasına yakın yaptığı açıklamalarda artık ertelemeyeceğini ima etmeye başladı. 6 Aralık 2017’de yaptığı açıklamada da Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ve ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması için hazırlıkların yapılması üzere talimat verdiğini duyurdu. Ancak daha sonra imzaladığı bir kararda büyükelçiliğin taşınması işleminin bir altı aylık süre için daha ertelenmesini kabul etti. Bununla birlikte Kudüs’ü resmen başkent olarak tanımış ve büyükelçiliğin taşınması için hazırlıkların başlatılmasını istemiş oluyordu.

ABD’nin bu kararı her şeyden önce Kudüs’ün tümü üzerindeki siyonist işgalin resmen tanınması anlamına gelmektedir. Aynı zamanda bu konudaki BM kararlarını da tanımamış olmaktadır.

Arap Ülkelerindeki Yönetimlerin İhanetleri

Trump’ın böyle bir karar almasında Arap ülkelerindeki yönetimlerin özellikle de Katar’a abluka uygulayan Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn’in desteğinin büyük rolü olduğu tahmin edilmektedir. Siyonistlerin medya organlarında da Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararının onun Riyad ziyareti esnasında alındığı dile getirildi. Bu ülkelerinin daha sonra sergilediği tavır da siyonist medyanın bu konudaki iddialarını teyit edici nitelikteydi.

İİT’nin Olağanüstü Kudüs Zirvesi

Trump’ın Kudüs’le ilgili kararını açıklamasından sonra İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’nın dönem başkanı olan Türkiye’nin çağrısıyla İslam ülkelerinin liderleri İstanbul’da Kudüs konulu bir olağanüstü zirve gerçekleştirdiler. Toplantıda Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması kararlaştırıldı. İslam ülkelerinin Kudüs konulu bir olağanüstü zirve gerçekleştirmesi ve bu meseleye ilgi göstermesi önemli bir gelişmeydi. Ancak alınan kararda “Doğu Kudüs” vurgusunun yapılması eleştirilere neden oldu. Çünkü her şeyden önce ABD, Kudüs’ü siyonist işgal rejiminin başkenti olarak tanıdığını ilan ederken Batı Kudüs vurgusu yapma ihtiyacı duymamıştı. İkinci olarak alınan karar bir siyasi çözüm anlamı taşımıyordu. Dolayısıyla bir sınır belirlenmesine de ihtiyaç yoktu ve bu aşamada sadece Kudüs denmesinden dolayı herhangi bir sorun yaşanması da söz konusu olmayacaktı. Doğu Kudüs denirken Filistinlilerin Kudüs üzerindeki haklarına da İslâm ülkeleri adına sınır çizilmiş oluyordu.

Filistin’de ve İslâm Dünyasında Tepkiler

ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’le ilgili kararı Filistin’de ve genelde İslâm dünyasında büyük tepkilere neden oldu. Bu tepkiler çeşitli eylemlerle, gösterilerle ve açıklamalarla yansıtıldı. Filistin’de işgal güçleriyle Filistin halkı arasında çatışmaların artmasına ve muhtelif olaylar yaşanmasına neden oldu.

Avrupa Ülkelerinin Tutumu

Avrupa ülkeleri BM’nin karar ve tanımlamalarını esas aldığından Trump’ın bu kararları ve tanımlamaları yok sayan kararına karşı çıktılar ve kendilerinin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımayacaklarını ortaya koydular. Bu nedenle siyonist işgal rejiminin Avrupa ülkelerinin ABD’nin izinden gidebilecekleri ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacakları beklentisi gerçekleşmedi.

ABD Kararını Uygulamakta Zorlanacaktır

Filistin halkının ve Müslüman halkların tepkilerinin devam etmesi ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını zorlaştıracaktır. Zaten ABD Dışişleri Bakanı Tillerson da büyükelçiliğin taşınması işleminin belki üç yıllık bir süre alabileceğini açıklayarak bu konuda acele etmekte zorluk çekeceklerini ima etmiş oldu. Tepkilerin devam etmesi belki ABD’nin bu konuda kararını uygulamasını üç yıldan da fazla geciktirmesine neden olacaktır. Ancak ABD’nin şimdilik bazı çapulcu ülkeleri devreye sokarak onların Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımalarını ve büyükelçiliklerini buraya taşımalarını sağlamak istediği anlaşılıyor. Fakat İslâm dünyasının tepkileri bu tür çapulcu ülkelerin cesaret etmesini de engelleyebilir.