Filistin konusunda yeterince duyarlı mıyız?

Derin Tarih dergisi

Bugün geçmiştekinden daha iyi

Filistin davası konusundaki duyarlılığın Türkiye'de bugün otuz - kırk yıl öncesine nispetle çok daha iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bunda elbette bu konudaki bilgilendirme çalışmalarının önemli bir katkısı olmuştur. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarının Filistin davasına gösterdikleri ilginin, bu davayı gündemde tutma çabalarının da insanların bu davayı sahiplenmelerinde önemli etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer önemli etken ise resmî politikanın büyük ölçüde değişmesi ve bugün Filistin halkının meşru haklarını savunan, bu halka haklı mücadelesinde destek veren bir politika izlenmesidir. Çünkü yakın zamana kadar Türkiye'de resmî politikanın çizgisini siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin zarar görmemesi konusundaki duyarlılık belirliyordu. O yüzden Filistin halkının davası, hakları ve meşru mücadelesi konusunda bir duyarlılık yoktu.

Değişimde Mavi Marmara olayını da özel anlamda zikretmek gerekir. Mavi Marmara hadisesi Türkiye toplumunun Filistin davasını benimsemesi, siyonist işgale karşı ise tavır alması konusunda etkin bir rol oynamıştır.

Duyarlılığın iyi düzeyde olduğu söylenemez

Filistin davasını sahiplenme konusunda tüm olumlu gelişmelere rağmen yine de duyarlılığın çok iyi ve arzulanan düzeyde olduğu söylenemez. Yaklaşımlar ve bakış açıları büyük ölçüde değişmiş olmakla birlikte sahiplenme ve duyarlılık toplumun geneline yayılamamış, dar bir kesime özel kalmıştır. Meseleyle ilgili gelişmeleri yakından takip edenlerin ve bilgilenme konusunda gerekli gayreti gösterenlerin sayısı çok fazla değildir. Birçokların sahiplenmesi bilgiden yoksun bir taraflılık yani Filistin halkının tarafını tutma şeklindedir. Bu halkın ne gibi muamelelerle karşı karşıya kaldığını ve Filistin davasının ne gibi sabitelerinin olduğunu öğrenme konusunda herhangi bir gayretleri yoktur. Bazı kesimler de Filistin meselesine hâlâ Batının ve onu yönlendiren uluslararası siyonizmin penceresinden bakma konusunda ısrarlıdırlar.

Yanlış bilgilerin etkileri

Kasıtlı bir tarafgirliğin olmaması durumunda doğru bilgi doğru bir yaklaşım ve tutum sergilenmesine yanlış bilgi de yanlış bir yaklaşım ve tutum sergilenmesine neden olur. Kasıtlı bir tarafgirlik içinde olanlar ise meselenin doğrusunu bilseler bile kendi istek ve arzularına göre bilgiyi çarpıtır, tutumlarını doğruya göre belirleme ihtiyacı duymazlar. Filistin konusunda doğru bilgi âdil bir yaklaşımı Filistin halkının mazlum ve mağdur, küresel emperyalizmin desteğiyle onların topraklarını işgal edenlerin ise haksız oldukları gerçeğini kabullenmeyi gerektirir. Fakat Filistin meselesi uzun süre insanlarımıza yanlış bir şekilde tanıtıldı. Toplumumuz da yaklaşım ve tavrını bu yanlış bilgilere göre şekillendirdi. Onun için insanlarımızın bu konuda tutumlarını düzeltmelerine yardımcı olunması için zihinlerine kazınmış hatalı bilgilerin düzeltilmesine ihtiyaç var.

Filistin halkı toprak sattı mı?

Filistin konusunda zihinlere kazınan en önemli hatalı bilgilerden biri Filistin halkının toprak sattığı ve siyonist işgal musibetini de bu yolla kendi eliyle satın aldığı iddiasıdır. Bu iddiayı yayanlar da uluslararası siyonizmin yönlendirdiği veya ondan etkilenen medya organları olmuştur.

Yahudilerin Filistin'de toprak edinme çalışmaları Osmanlı'nın çok güçlü olduğu dönemlere kadar gider. Osmanlı içinde ilk yahudi lobisi oluşturan Nassilerin ileri gelenlerinden olan Yasef Nassi, Kanuni Sultan Süleyman'la arasındaki ilişkilerden yararlanarak Filistin'de Taberiye gölü civarında kıymetli bir arazi temin etmişti. Bu arazi ona bizzat Kanuni tarafından verilmişti. Yasef (Yusuf) Nassi aynı zamanda dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki yahudileri Filistin topraklarına toplama fikrini taşıyordu. Bu yüzden o, siyonizmin Teodor Hertzl'den önceki asıl fikir babası olarak bilinir. Taberiye gölü civarında toprak temin ettiğinde de bölgede büyük bir yahudi yerleşim merkezi kurma çabaları içine girdi ve yahudileri oraya göç etmeye çağırdı. O orada kuracağı yahudi yerleşim merkezine Sultan tarafından muhtariyet verileceğini umuyordu. Ancak idealini gerçekleştiremedi.

Osmanlı o dönemde yahudileri Filistin açısından bir tehlike olarak görmüyordu. Ancak Sultan II. Abdülhamid, Filistin'le ilgili tehlikeli bir ideallerinin olduğunu gördü ve onların buraya yerleşmelerini engelleyen tedbirler aldı. Toprak edinmelerini de yasakladı. Fakat İttihat ve Terakki darbesinden sonra yasaklar gevşetildi.

Bu dönemde Filistinli âlimler harekete geçti ve yahudilere toprak satmanın şer'i açıdan çok tehlikeli olduğuna dair fetvalar yayınladılar. Bu fetvalar etkisini gösterdi ve Filistinliler yahudilere kesinlikle toprak satmadılar. Yahudiler toprak temin etmek için bazı hilekâr emlakçılardan yararlanmaya çalıştılar. Ama onlardan da tespit edilenler halk tarafından cezalandırılıyordu. Yahudiler bu kez kendileri Filistin'de yaşamayan fakat burada arazileri bulunan birtakım mülk sahiplerine ulaşarak toprak edinmeye çalıştılar.

Ancak İngiliz işgalinden sonra devreye işgalcilerin oyunları girdi. İngiliz işgalciler ağır arazi vergileri istiyor, veremeyenlerin arazilerine el koyuyor ve sembolik fiyatlarla yahudilere satıyorlardı.

Bütün bu uygulamalara rağmen 1948'de İsrail işgal devleti kurulduğunda yahudilerin mülkiyetine geçen toplam arazi miktarı iki milyon dönümdü. Bu da yüzölçümü 28 bin km2 olan Filistin'in %7'sine tekabül ediyordu. Bunun 650 bin dönümünü Osmanlı Devleti döneminde mülk edinmişlerdir. Kalan kısmını dediğimiz gibi ya Filistin'de oturmayan mülk sahiplerinden ya da İngiliz işgal yönetiminin baskılarıyla istimlak edilen arazilerden satın almışlardır. Filistin halkı onlara toprak satmamıştır.

İlginç olan bir şey de İslâm âlemine yönelik propaganda faaliyetlerinde Filistinlilerin toprak sattıkları iddiasını kullanan siyonist lobilerin Batıya dönük propaganda faaliyetlerinde de Filistin'in aslında boş bir arazi olduğu, kendilerinin burayı ihya ettikleri iddiasına başvurmalarıdır.

Filistin Osmanlı'ya ihanet etti mi?

Özellikle Türkiye toplumunda Filistin davası aleyhine bir intiba oluşturulması için kullanılan iddialardan biri de Filistin'in Osmanlı'ya ihanet ettiği iddiasıdır. Bu söylentinin yayılması için de genellikle Arap isyanları dayanak olarak kullanılmıştır. Bunda da genelleştirme politikasının karşımıza çıktığını görürüz. Yani Arap dünyasının herhangi bir bölgesinde isyan çıkmasından dolayı bütün Arap toplumlarının mahkûm edilmesi tarzı bir genelleştirme. Üstelik sadece isyanın çıktığı dönemde yaşayanların değil kıyamete kadar gelecek bütün nesillerinin mahkûm edilmesi.

Osmanlı'nın hâkimiyeti altında olan coğrafya geniş bir coğrafyadır ve bu coğrafyada zaman zaman isyanlar olmuştur. Bu isyanlar sadece Arap dünyasına da münhasır değildir. Osmanlı'nın hâkimiyetinin zayıfladığı dönemde İngiliz sömürgecilerin bazı Arap aşiretleriyle ve liderleriyle ilişkiye girmelerinden dolayı da bağımsız devletler kurma idealiyle isyanlar çıkarıldı. Bunların en meşhurları da Yemen isyanları ve bugünkü Suudi Arabistan'ın içinde kalan Hicaz bölgesinde gerçekleştirilen Vehhabi isyanlarıdır. Bunların dışında da muhtelif isyanlar çıktı.

Fakat bu isyanların hiçbirinin Filistin'le herhangi bir ilgisi yoktur ve Filistin'de Osmanlı'ya karşı bir isyan olmamıştır. Filistin halkının İngilizlerle işbirliği yaptığı iddiası da gerçekleri yansıtmaz. Sadece İngilizlerin satın aldığı birkaç ajanın işbirliğinden söz edilebilir ki bu ajanlar da esasında Filistin halkına da ihanet etmişlerdi. Filistin halkı ise İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı'ya ihanet etmemiş bilakis Osmanlı ordusunun başarılı olması için ona destek vermiştir. Fakat Osmanlı'nın Filistin'i savunmak üzere gönderdiği ordu İngilizlerin hava gücünün bulunmasını kendilerinin ise hava saldırılarına karşı bir savunma sistemlerinin bulunmamasını gerekçe göstererek savaşmamayı ve Filistin'i ciddi bir direniş göstermeden İngilizlere teslim etmeyi tercih etmiştir. Bu gerçek ve o dönemde Filistin'deki orduyla İstanbul'daki yönetim arasında vuku bulan yazışmalar tarihi kayıtlara geçmiş fakat çok fazla gündeme getirilmemiştir. Bunun yerine önce İngiliz işgalcilerin ve sonra da siyonist işgal yönetiminin değirmenine su taşıyan bir kesim Filistin'in Osmanlı'yı arkadan vurduğu yalanını konuşmayı tercih etmiştir.

Filistin davası olarak değil Arap İsrail sorunu olarak algılanması

Filistin davasının uzun süre dışlanmasının ve benimsenmemesinin önemli bir sebebi de isimlendirmedir. Tanımlamayı içinde barındıran isim insanların bakış açısını ve yaklaşımını etkileyen önemli bir etkendir. Bu mesele uzun yıllar "Arap - İsrail sorunu" olarak adlandırıldı. Böyle adlandırılması da Türkiye toplumunu ilgilendirmediği, Türkiye halkıyla bir ilgisinin olmadığı kanaatinin yaygınlaşmasına neden oldu. Tabii bu ismin içinde barındırdığı tanımlamanın bir yandan da Arapların Osmanlı'yı arkadan vurduğu söylemleriyle beslenmesi ilgisizliğin daha da katlanmasına neden oldu. Çünkü kafalarda, Osmanlı'ya ihanet eden Arapların İsrail belasıyla cezalandırıldıkları ve hak ettiklerini buldukları kanaatinin oluşmasına neden oluyordu.

Oysa işin gerçeğinde ortada bir Arap - İsrail sorunu yoktu. Uzun yıllar kendilerini bu meselenin bir tarafı gibi gösteren Arap ülkelerinin yönetimleri perdenin arkasında siyonist işgalciyle işbirliği yapan perdenin önünde de meselenin tarafı gibi görünmenin siyasi çıkarlarından yararlanmaya çalışan yönetimlerdi. Bu konuyla ilgili siyasi hesaplarının kendileri için fazla bir anlam ifade etmediğini görmelerinden sonra da zaten ilişkilerini perdenin önüne taşıdılar. Bu normalleştirme süreci hâlen de devam ediyor ve Suudi Arabistan'a kadar ulaşmış durumdadır. Bugün Suudi Arabistan'ın Katar'ı sıkıştırmasının en önemli sebeplerinden biri Katar'ın Filistin direnişinin siyasi liderlerine kapılarını açması ve yıkılan Gazze'nin yeniden imarı için yardımda bulunmasıdır. Siyonist işgal rejimiyle normal ilişkiler içine girerek işgali meşrulaştırmaya hazırlanan Suudi Arabistan, Filistin direnişini açıktan terör olarak nitelendirebilmektedir.

Filistin hadisesinin en isabetli isimlendirmesi Filistin davasıdır. Bu olay sadece bir mesele değil tüm dünya Müslümanlarının sahiplenmesi gereken ve bütün Müslümanları ilgilendiren bir davadır. Mescidi Aksa, Kudüs ve Filistin davasıdır. Kudüs ve Mescidi Aksa bütün Müslümanların ortak namusudur. Buna hep birlikte sahip çıkmaları, oranın bekçiliğini yapanlara da destek vermeleri gerekir. Mescidi Aksa'nın, Kudüs'ün ve Filistin'in işgalden kurtarılması için verilen mücadele de terör değil tıpkı Türkiye'nin İstiklal Savaşı gibi haklı ve meşru bir direniştir.

Coğrafi sınırların kafalara da çizilmesi

Osmanlı'nın zayıflaması aşamasında İslâm coğrafyası etnik kimliklere göre küçük parçalara ayrıldı. Bu parçaların birbirinden ayrıştırılması için aralarına coğrafi sınırlar çizildi. Ancak bundan daha kötüsü aynı sınırların kafalara da çizilmesi oldu. İnsanlar sadece bu sınırlar içinde düşünmeye, bu sınırlar içinde olan bitenlerle ilgilenmeye ve bu sınırlar içinde kalan meseleleri sahiplenmeye diğerlerini sahiplenmemeye, başkalarına bırakmaya başladılar. Bu durum Türkiye'de de uzun süre devam etti. Düşünce, ilgi ve sahiplenme açısından sınırların aşılması çabalarının yeniden başlatılmasıyla birlikte kafalara çizilen sınırların da yavaş yavaş kaldırılmaya başladığı, bu sınırların aşıldığı bir gerçektir. Ancak bu konuda henüz arzulanan düzeye gelinmiş değildir. Kitlesel tabanın önemli bir kesiminin ilgi ve duyarlılığı yine coğrafi sınırların içinde kalmaktadır. Bu sadece Türkiye'nin değil İslâm âleminin genelinin bir gerçeğidir. O yüzden sınırların aşılması konusunda biraz daha gayretlerin artırılmasına ihtiyaç var.

Filistin davasının İslamî kimlikten uzaklaştırılması

Filistin davası aslında İslâmî kimlikli bir davadır. Filistin toprakları tarih boyunca tevhit mücadelesinin önemli merkezlerinden biri olmuştur ve Kur'an-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin birçoğunun burayla ilgilerinin olduğu görülür. Mescidi Aksa, İslâm'ın ilk kıblesi ve harem mescitlerin üçüncüsüdür. Filistin davası da İslâm ümmetinin tümünü ilgilendiren bir ortak davadır. Fakat bu dava özellikle Filistin'in içinde ortaya çıkan bazı grupların ve bunların bir çatı teşkilatı olan FKÖ'nün tutumundan dolayı Arapların ulusal meselesi olarak yansıtıldı. Bunda meselenin tarafı gibi görünen Arap ülkelerinin ulusçu tutumlarının da etkisi oldu. Ancak İslâmî hareketin Filistin'de öne çıkmasından ve bu davayı gerçek İslâmî kimliğine kavuşturmasından sonra normalde bu sorun aşılmıştır. Bununla birlikte olaylara dışarıdan bakanların önemli bir kısmı hâlâ bu meseleyi bir Arap ulusal sorunu olarak algılamakta, öyle yaklaşmaktadır. Bunun tamamen aşılabilmesi için Filistin davasının İslâmî kimliğine daha fazla vurgu yapılması gerekmektedir. Ayrıca Filistin meselesinin insanî boyutuna da ağırlık verilmesi gerekir. Çünkü burada siyonist işgal insanlık adına utanç verici zulümlere başvuruyor ve toprakları işgal edilen halk büyük mağduriyetlere maruz kalıyor.

Meselenin geniş zamana yayılması ve olayların rutinleşmesi

Filistin konusunda duyarlılığın zayıflamasının en önemli sebeplerinden biri de olayların çok geniş zamana yayılması ve iyice rutinleşmesidir. İnsanların gözleri ve kulakları Filistin topraklarında yaşanan olaylara ve uygulanan zulümlere fazla alıştığından ciddi anlamda bir tepki gösterilmiyor. Yaşananlar adeta doğal mecrasında cereyan eden olaylar gibi algılanıyor. Bunun aşılabilmesi için gözler ve kulaklar her ne kadar zulümle ilgili haberlere alışsa da mağdur edilenlerin zulme alışmalarının mümkün olmadığını, yapılanlara mutlaka bir tepki gösterilmesi gerektiğini insanlara anlatmaya ihtiyaç var. Eğer tepkiler etkili bir düzeyde olursa zulmedenler de kendilerini dizginleme ihtiyacı duyacaklardır.

Medyanın olayları Batı kaynaklarından aktarması sebebiyle kullanılan dil

Filistin meselesiyle ilgili yaklaşım ve tutumları etkileyen en önemli etkenlerden biri de medya unsurudur. Ne yazık ki Türkiye'deki medya kaynaklarının da birçoğu Filistin'le ilgili gelişmeleri Batı kaynaklarından aktarıyor. Batı kaynaklarının kullandığı dil ise uluslararası siyonizmin şekillendirdiği dildir. Bu dilde Filistin halkının haklı ve meşru mücadelesi kötülenmekte, işgal rejiminin başvurduğu baskı ve şiddet ise normal olarak gösterilmektedir. Kullanılan dil ise insanların olaylara bakış açısını ve yaklaşımlarını etkiliyor.

İslâm dünyasının çok sayıda sorunla uğraşması ve Filistin davasının gölgede kalması

İslâm ümmetinin birliğini temsil eden otoritenin ortadan kalkmasından sonra Müslüman halklar etnik kimliklerine göre küçük parçalara bölündü. Bu parçalar küresel emperyalizmin yıpratıcı politikaları karşısında zayıf kaldılar. İzlenen çeşitli politikalar neticesinde muhtelif problemlerle karşı karşıya geldiler. Bu yüzden İslâm coğrafyasının hemen her parçası üzerinde zihinleri yeterince meşgul edecek sorunlar yaşanıyor. Bu sorunlar insanların geniş açılı düşünmelerini engellediği gibi birtakım öncelikli meselelerin de unutulmasına, gölgede kalmasına neden oluyor. Filistin davasının bundan etkilendiğini ve çoğu zaman gündem dışında kaldığını yahut yeterince ilgiye mazhar olmadığını kabul etmek zorundayız.

Siyonist propaganda ve Filistin gerçeğinin karartılmaya çalışılması

Filistin davasının insanlara doğru bir şekilde anlatılması için çeşitli faaliyetler yürütülüyorsa da uluslararası siyonizmin propaganda ve medya alanında çok daha geniş imkânlara sahip olması bu konuda bir dengesizliğin oluşmasına neden oluyor. Siyonist işgale hizmet eden propaganda araçları ise gerçekleri çarpıtarak, insanlara yanlış bilgiler vererek Filistin davasını karartmaya, olduğundan farklı bir şekilde kamuoyuna yansıtmaya çalışıyorlar. Özellikle Filistin halkının meşru hakları için mücadele eden direniş hareketleri aleyhine bir kanaat oluşması için bütün antipropaganda araçlarından yararlanılıyor.

FETÖ'nün olumsuz etkisi

Kendini İslâmî görünümlü olarak yansıtmaya çalışan FETÖ'nün uluslararası siyonizmle ilişkisinin yeni olmadığını, bu örgütün ortaya çıktığı tarihlere kadar gittiğini sanıyoruz. Fakat başlangıç döneminde bu ilişkisini gizli tutmayı başarabildi. Sonrasında kendi sesi durumundaki medya organlarında büyük ölçüde siyonist işgalin söylemlerini dile getirmeye ve işgale karşı verilen mücadeleyi ise karalamaya, olumsuz olarak kamuoyuna yansıtmaya çalışması dikkatten kaçmıyordu. FETÖ'nün medya organlarında Filistin halkının haklı ve meşru mücadelesini kötüleme amaçlı bu propaganda uluslararası siyonizmin güdümündeki medya organlarının yürüttüğü propaganda faaliyetlerinden farksız hatta yerine göre daha ileri düzeydeydi. Ama ne yazık ki bu karalama çalışmasının Türkiye'de kamuoyunun bir kısmı üzerinde etkisi olmuştur.