Mayıs 2006, Ribat dergisi
![]() |
| Ekonomik güç ve imkânları insanların inanç ve düşünce dünyalarına hükmetme amacıyla kullanma geleneği bayağı eskidir. Hatta bunun şeytanla başladığını söyleyebiliriz. Çünkü ekonomik imkânları ve dünyanın çekiciliklerini söz konusu amaç için kullanmanın iki yönü var. Bir yönünü teşvik ve tahrik diğer yönünü ise baskı ve engelleme oluşturmaktadır. |
![]() |
| Siyon Liderlerinin Protokolleri'nde şöyle denmektedir: "Günlük ekmek ihtiyacı, yahudi olmayanları sakin kalmaya zorlar ve onları bizim aciz hizmetkârlarımız yapar." Günümüzde İslam âleminin en önemli problemlerinden biri olan geri kalmışlık ve fakirlik sorununun arkasında duran sebeplerin genel mantığını bu ifadede görmek mümkündür. |
![]() |
| Çağımızda emperyalizm ekonomik kuşatma politikasını çift yönlü olarak uygulamaktadır. Zayıf ülkelere yapılan ekonomik yardımlar bu politikanın bir parçasıdır. İşin gerçeğinde emperyalist ülkelerin zayıf ülkelere verdiği borçların ya da bağışların "yardım" diye adlandırılması bir yanıltmacadan ibarettir. Çünkü bu borçlar ve bağışlar zayıf ülkeleri emperyalizmin istediği çizgiyi takip etmeye zorlayan birer zincirden başka bir şey değildir. |
![]() |
| Bir ekonomik savaş da bu sıralarda Filistin halkına karşı başlatıldı. Görünüşte savaşın hedefinde Filistin özerk yönetimi parlamentosu seçimlerini kazanan, böylece bu yönetimin hükümetini oluşturma imkânı elde eden HAMAS var. Gerçekte ise cezalandırılan sadece HAMAS ve onun kadrosu değil topyekûn Filistin halkıdır. Bu halk kendi özgür iradesini kullanarak yaptığı siyasi tercihinden dolayı cezalandırılmaktadır. Yapılan cezalandırma işlemi ise tümüyle işgalci siyonistlerin hesabına ve onların talepleri doğrultusundadır. Dolayısıyla alınan ambargo kararları çağdaş emperyalizmin Filistin topraklarını işgal altında tutan siyonist saldırganlarla aynı safta yer aldığını ortaya koymaktadır. |
![]() |
| Emperyalizm cezalandırma işlemine gerekçe olarak HAMAS'ın İsrail'i tanımaması ve şiddete başvurmaktan vazgeçeceğine dair bir garanti vermemesi gösteriliyor. Oysa her şeyden önce şiddeti sınırsız bir şekilde kullanan taraf İsrail işgal devletidir. Filistinlilerin yaptıkları bu şiddete karşı meşru bir savunmadır. |
![]() |
| HAMAS'tan İsrail'i meşrulaştırmasını istemeleri de bir haksızlık ve aynı zamanda boş bir beklentidir. Çünkü İsrail'in meşrulaştırılması işgalin meşrulaştırılması anlamına gelir. İsrail'in bir vakıa olarak ortada var olması meşru olmasının gerekçesi değildir. Onun vakıa olarak varlığı gayri meşru bir işgale ve bütünüyle gaspa dayanmaktadır. |
![]() |
| Emperyalizmin bugün Filistin halkına karşı uyguladığı ambargo Mekke müşriklerinin, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in kendilerine teslim edilmesini sağlamak amacıyla uyguladıkları ambargonun bir benzeridir. İman sahipleri bu ambargoda inançları gereği zulmedenlerin, haksızlığa uğratılanların yanında yer almaktadırlar. Bazıları da Haşimoğullarının ve Muttaliboğullarının mensupları gibi hamiyetleri gereği veya yönetimleri altındaki halklara mahcup olmamak için emperyalistlerin taleplerine itiraz etmekte ve Filistin halkına yardımı sürdürme kararları vermektedirler. Bazıları ise aynen Ebu Leheb'in yaptığı gibi kendi kardeşlerine, akrabalarına ve kabilelerine ihanet ederek saldırgan tarafın yanında yer almayı tercih etmektedirler. |
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
"İnkâr edenler mallarını Allah'ın yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu onlar için yürek acısı olacak, sonra yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir." (Enfal, 8/36)
Ekonomik güç ve imkânları insanların inanç ve düşünce dünyalarına hükmetme amacıyla kullanma geleneği bayağı eskidir. Hatta bunun şeytanla başladığını söyleyebiliriz. Çünkü ekonomik imkânları ve dünyanın çekiciliklerini söz konusu amaç için kullanmanın iki yönü var. Bir yönünü teşvik ve tahrik diğer yönünü ise baskı ve engelleme oluşturmaktadır. Şeytanın bunun birinci şeklini sıkça kullandığını Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinden ve Resûlullah (s.a.s.)'in hadîslerinden öğreniyoruz.
Fakat zulüm rejimleri veya zulmü insanların inanç dünyalarına hükmetmenin en kestirme yolu olarak gören kişiler daha çok ikinci metottan yararlanmaya çalışmışlardır. Bundan dolayı tarihte ve günümüzde insanların inanç dünyalarına hükmetmek, fikren ikna edici olamasalar da kitleleri birtakım dayatma inanç ilkelerini onaylamaya zorlamak için ekonomik kuşatmaya başvurulduğunu görürüz.
Ekonomik kuşatmanın en önemli örneklerinden biri Mekke'de Resulullah (s.a.s.)'in tevhid mücadelesinin engellenmesi amacıyla uygulanmıştır.
Kureyş müşrikleri, Resulullah (s.a.s)'ın kavminin onu koruduğunu görünce onlara karşı tavır almaya ve onları Mekke'den Şi'bu Abdilmuttalib olarak da adlandırılan Vâdi'ye çıkarmaya karar verdiler. Bu konuda görüş birliği yaptılar ve Haşimoğullarıyla Muttaliboğullarına karşı aralarında işbirliği yapacaklarına dair bir yazı (anlaşma metni) yazmaya karar verdiler. Bu anlaşmaya göre onlardan kız almayacak ve onlardan birine kız vermeyeceklerdi. Onlara bir şey satmayacak ve onlardan bir şey satın almayacaklardı. Kendileriyle hiçbir anlaşma kabul etmeyeceklerdi. Resûlullah (s.a.s)'ı öldürmeleri üzere kendilerine teslim etmedikleri sürece onlara hiçbir şekilde acımayacaklardı.
Söz konusu kuşatmaya dair anlaşma metinlerini, kendi açılarından daha çok bağlayıcı olması için Ka'be'nin duvarına astılar. Böylece onlarla bütün ticari ilişkilerini kestiler. Onlara hiçbir yiyecek, giyecek bırakmıyor, onlara bir şey satmıyor ve ihtiyaçlarını da başkalarından satın alıyorlardı. Kureyşiler bu uygulamayı başlatınca Haşimoğulları ve Muttaliboğulları Ebu Tâlib'in etrafına toplandılar ve mü'min olanları da kâfir olanları da onunla birlikte adı geçen vadiye çekildiler. Mü'min olan dini, kâfir olan da hamiyyeti dolayısıyla buraya girdi. Sadece Haşimoğullarından Ebu Leheb Kureyşilerin tarafına geçti ve onlara destek verdi.
Bu kuşatma tam üç yıl sürdü. Kuşatmaya alınanlar iyice zor duruma düştüler. Kureyş'ten kendilerini ziyaret etmek ve onlara bir şey getirmek isteyen kimse bunu ancak gizlice ve başkalarından saklayarak yapabiliyordu. Daha sonra Kureyşilerden bazıları bu anlaşmayı bozmaya çabaladı. Anlaşmanın uygulanmasını izleme görevi Hişâm ibnu Amr'a verilmişti. Anlaşmanın bozulması konusuyla ilgili olarak İbnu Adiy'in yemekhanesine gitti. Kureyş'ten bir topluluk da orada bulunuyordu. Ona bu konuda olumlu cevap verdiler. Resulullah (s.a.s) da kendi kavmine, Yüce Allah'ın o yazı metnine bir kurt gönderdiğini ve o kurdun Allah ibareleri dışındaki bütün yazıları yediğini haber verdi. Gerçekten de öyle olmuştu. Sonra Haşimoğulları ve Muttaliboğulları Mekke'ye döndüler ve Ebu Cehil'in itirazına rağmen barış sağlandı.
Müşriklerin söz konusu ekonomik kuşatmalarına rağmen mü'minler inançlarından zerre kadar taviz vermediler. Tevhid mücadelelerini kararlılıkla sürdürdüler.
Çağımızda emperyalizm ekonomik kuşatma politikasını çift yönlü olarak uygulamaktadır. Zayıf ülkelere yapılan ekonomik yardımlar bu politikanın bir parçasıdır. İşin gerçeğinde emperyalist ülkelerin zayıf ülkelere verdiği borçların ya da bağışların "yardım" diye adlandırılması bir yanıltmacadan ibarettir. Çünkü bu borçlar ve bağışlar zayıf ülkeleri emperyalizmin istediği çizgiyi takip etmeye zorlayan birer zincirden başka bir şey değildir. Üstelik borç olarak verilen paralara yardım denmesini gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Çünkü bunlar faizleriyle birlikte geri istenmektedir.
Siyon Liderlerinin Protokolleri'nde şöyle denmektedir: "Günlük ekmek ihtiyacı, yahudi olmayanları sakin kalmaya zorlar ve onları bizim aciz hizmetkârlarımız yapar." Günümüzde İslam âleminin en önemli problemlerinden biri olan geri kalmışlık ve fakirlik sorununun arkasında duran sebeplerin genel mantığını bu ifadede görmek mümkündür. Bu ifadede "yahudi olmayanların sakin kalmalarının sağlanmasından ve onların yahudilerin aciz hizmetkârları haline getirilmelerinden" söz ediliyor. Emperyalizm ise fakir ülkelerin halklarını kendi çıkarlarının hizmetkârları haline getirmeyi, sakin ve siyasi faaliyetlerden uzak kalmalarını sağlamayı amaçlar. Bunun için de, insanların en önemli meşgalesi geçim derdi olmalıdır. Zamanlarının çoğunu ekmek parası kazanmak için harcamalıdırlar. Ekmek parası uğrunda emperyalizme hizmet eden rejimlere boyun eğmelidirler.
Geri kalmışlığın İslam âleminin hemen hemen tamamının başının belası olması düşündürücü değil midir? Bu acaba tüm İslam âleminin aynı şartlarla karşı karşıya olmasından mı kaynaklanıyor? Oysa İslam ülkelerinin çok geniş doğal imkânlara sahip olanları da geri kalmışlık belasından kurtulamamıştır.
İslam ülkelerine baktığımızda yönetimlerinin birbirinden farklı olduğunu ama geri kalmışlığın bu ülkelerin ortak bir özelliği olduğunu görürüz.
Bu ülkelerin doğal zenginlikler yönünden farklı ve değişik yönetim biçimleriyle yönetiliyor olmalarına rağmen tümünün ekonomik yönden ortak veya birbirine çok yakın özelliklere sahip olmalarının sebebi nedir? Sebep birtakım kasıtlı uygulamalardır. Bu uygulamalar genellikle İslam coğrafyasını küçük parçalara ayırarak kendilerine mahkûm eden çağdaş sömürgeci güçler tarafından dikte edilmektedir.
İslâm âleminin geri kalmışlığı ve Müslüman toplumların yoksulluğu emperyalist güçlerin ekonomik kuşatma politikalarını uygulamaya geçirmelerini kolaylaştırmaktadır. Bu politikaları ekonomik savaş olarak isimlendirmek de mümkündür. Geri kalmışlık işte bu savaşta düşmanın silahlarına denk silahlardan yoksun olmaktır.
ABD Irak'ı işgal etmeden önce bu ülkeye karşı yıllarca ekonomik savaş yürüttü. Bu savaşta görünüşte ülkenin başındaki yönetim cezalandırılıyordu. Gerçekte ise cezalandırılan halktı. Çünkü uygulanan ekonomik ambargo sebebiyle yüz binlerce çocuk yeterli beslenmeden ve ilaçtan yoksun kaldığı için hayatını kaybetti. Emzikli anneler yeterli gıda alamadıklarından bebeklerini besleyemediler ve bu yüzden onlar da hayata gözlerini açamadan kapadılar. Mensubu oldukları aileleri tanımadan önce Amerikan vahşetini tanıdılar ve bu vahşet yüzünden hayatlarını kaybettiler.
Aynı nitelikte ve aynı anlayışa dayanan bir ekonomik savaş da bu sıralarda Filistin halkına karşı başlatıldı. Görünüşte savaşın hedefinde Filistin özerk yönetimi parlamentosu seçimlerini kazanan, böylece bu yönetimin hükümetini oluşturma imkânı elde eden HAMAS var. Gerçekte ise cezalandırılan sadece HAMAS ve onun kadrosu değil topyekûn Filistin halkıdır. Bu halk kendi özgür iradesini kullanarak yaptığı siyasi tercihinden dolayı cezalandırılmaktadır. Yapılan cezalandırma işlemi ise tümüyle işgalci siyonistlerin hesabına ve onların talepleri doğrultusundadır. Dolayısıyla alınan ambargo kararları çağdaş emperyalizmin Filistin topraklarını işgal altında tutan siyonist saldırganlarla aynı safta yer aldığını ortaya koymaktadır.
Emperyalizm cezalandırma işlemine gerekçe olarak HAMAS'ın İsrail'i tanımaması ve şiddete başvurmaktan vazgeçeceğine dair bir garanti vermemesi gösteriliyor. Oysa her şeyden önce şiddeti sınırsız bir şekilde kullanan taraf İsrail işgal devletidir. Filistinlilerin yaptıkları bu şiddete karşı meşru bir savunmadır. Dolayısıyla işgalci tarafın şiddeti sona erdireceğine dair herhangi bir garanti verilmeden vatanları işgale uğrayanlardan şiddeti sona erdirmelerinin istenmesi büyük bir haksızlıktır. Ne var ki siyonistlerle aynı safta yer alan ABD ve AB işgal devletinin icra ettiği şiddeti ve insanlık dışı saldırıları meşrulaştırırken, toprakları gasp edilen, insanları göçe zorlanan ve zulmün her çeşidine maruz bırakılan Filistinlileri şiddete başvurduğu gerekçesiyle suçlu taraf ilan etmekte ve bütün cezalandırma uygulamalarını ona çevirmektedir. Böyle yapmaları taraf olmalarından, işgalci tarafla aynı safta yer almalarından ileri gelmektedir.
HAMAS'tan İsrail'i meşrulaştırmasını istemeleri de bir haksızlık ve aynı zamanda boş bir beklentidir. Çünkü İsrail'in meşrulaştırılması işgalin meşrulaştırılması anlamına gelir. İsrail'in bir vakıa olarak ortada var olması meşru olmasının gerekçesi değildir. Onun vakıa olarak varlığı gayri meşru bir işgale ve bütünüyle gaspa dayanmaktadır. HAMAS'ın mücadelesinin ana hedefi de işte bu işgal ve gaspın sona erdirilmesini sağlamaktır. HAMAS kuruluşundan buyana bu hedefinden hiç sapmadı. Allah'ın izniyle bundan sonra da sapmamakta kararlıdır. Eğer ki özerk yönetimin iktidarını ele geçirmeyi kendine ana hedef olarak belirlemiş olsaydı belki seçimleri kazanmakla birlikte hedefine kavuştuğunu düşünebilirdi. Ama söz konusu iktidar da dâhil olmak üzere şimdiye kadar elde ettiklerinin tümünü ana hedefe doğru ilerlemede birer araç olarak görmektedir. Araç için amaçtan sapılmaz. Herhangi bir aracın kullanışlı olmadığına kanaat edilirse onun bırakılması mümkündür. Ama amaçta kararlılığın yine muhafaza edilmesi gerekir. Araç için amaçtan sapmak bir menzile varmak için at arayan birinin atı bulduğunda ona binip yerinde kişnetmesine benzer.
Fakat dediğimiz gibi ileri sürülen gerekçeler sadece yapılan uygulamaya bir kılıf bulma, onu gerekçelendirme amacı taşımaktadır.
Emperyalizmin bugün Filistin halkına karşı uyguladığı ambargo Mekke müşriklerinin, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in kendilerine teslim edilmesini sağlamak amacıyla uyguladıkları ambargonun bir benzeridir. İman sahipleri bu ambargoda inançları gereği zulmedenlerin, haksızlığa uğratılanların yanında yer almaktadırlar. Bazıları da Haşimoğullarının ve Muttaliboğullarının mensupları gibi hamiyetleri gereği veya yönetimleri altındaki halklara mahcup olmamak için emperyalistlerin taleplerine itiraz etmekte ve Filistin halkına yardımı sürdürme kararları vermektedirler. Bazıları ise aynen Ebu Leheb'in yaptığı gibi kendi kardeşlerine, akrabalarına ve kabilelerine ihanet ederek saldırgan tarafın yanında yer almayı tercih etmektedirler. Ürdün Krallığı'nın sergilediği tutum bunun en bariz örneğidir. Ne kadar ilginçtir ki kendini Ürdün Haşimi Krallığı olarak adlandıran bu devletin başındaki kral soy olarak Haşimoğullarına dayandığını ileri sürmektedir. Ama Haşimoğullarının müşriklerinin sergilediği mertliği bile ortaya koyamamış, kendine bu kabilenin ihanet eden mensubu Ebu Leheb'i örnek almıştır. Kendilerine Ebu Leheb'i örnek alanlar Yüce Allah'ın "Ebu Leheb'in iki eli kurusun ve (zaten) kurudu da" mesajının da muhatabı olmayı kabul etmiş olurlar.
Ebu Leheb'i kendilerine örnek alanlardan biri de Moritanya hükümeti oldu. Bu ülkede daha önce Muaviye Veled et-Tayi' yönetiminde bir diktatörlük rejimi hâkimdi. Bu adam kendi subayları tarafından gerçekleştirilen bir askerî darbeyle yönetimden düşürüldü. Ancak halk yeni yönetim konusunda tedirgindi. Çünkü Tunus'ta olduğu gibi gelenin gideni aratabileceği korkusu vardı. Ne yazık ki korkulan da oldu. Tamamen Amerikan emperyalizminin dümen suyuna girdiği anlaşılan yeni cunta ülkedeki İslâmî cemaatlerin faaliyetlerini engellemeye devam ettiği gibi geçtiğimiz ay içinde Filistin'deki yönetime maddi yardım amacıyla bir kampanya düzenlenmesini de engelledi. Burada da ilginç olan bir şey tıpkı Ürdün'de olduğu gibi devletin resmi adıyla sistemi arasındaki çelişkidir. Çünkü Moritanya'nın resmi adı da Moritanya İslâm Cumhuriyeti'dir ve bu ülke dünyada resmî adı İslâm cumhuriyeti olan beş ülkeden biridir.
Müşriklerin Mekke'de Ebu Cehil'in öncülüğünde yürüttükleri ekonomik kuşatma Allah'ın izniyle Resulûllah (s.a.s.)'ın öncülüğünde tevhid mücadelesi için bir araya gelen mü'minleri davalarından vazgeçirememiştir. Bugün çağın Ebu Cehil'i olan Bush'un öncülüğünde yürütülen ekonomik ambargo da Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yolundan gidenleri davalarından vazgeçiremeyecektir. Fakat söz konusu ambargoyu etkisiz hâle getirebilmek ve Filistin topraklarını ümmet adına savunan, orada İslâm'ın bekçiliğini yapan mü'minlerin kararlılık gösterebilmeleri için Müslümanlar arasındaki dayanışma ve işbirliğini güçlendirmek gerekmektedir. Bu konuda özellikle sivil toplum kuruluşlarına ve insanî yardım kurumlarına büyük görevler düşüyor.