Antisemitizmden Anti-İslâm'a

3 Şubat 2006 Cuma, Vakit gazetesi

Avrupa tarihinin başta gelen kara lekelerinden biri antisemitizmdir. Fakat Batı'da ortaya çıkan muhtelif yahudi örgütleri ve dini kimliği belli idealler için değerlendiren siyonist örgütler yürüttükleri çalışmalar neticesinde söz konusu anti-semitizmi mahkûmiyete dönüştürmeyi başarmışlardır. Şimdi Batı antisemitizm lekesini temizleyebilmek için kendini yahudilere ve hatta onların devleti sayılan işgalci siyonist devlete mahkûm görüyor. Bu yüzden sıra yahudilerle ve siyonist işgal devletiyle ilgili bir konuya geldiğinde kimse fikir özgürlüğünden söz edemez. Bir gazeteci yahudileri rencide edecek haber metni hazırlamaya kalkışsa bile kendini derhal gazeteciler çöplüğünde bulur. Bu konudaki duyarlılık öyle bir noktaya getirilmiştir ki Batı'da son zamanlarda artık kimse işgalci siyonist devletin Filistinlilerin bebeklerini hedef alan saldırılarından bile söz etme cesareti gösteremez olmuştur. Çünkü uluslar arası siyonizmin kurduğu ağ, bu tür konuları gündeme getirenleri de derhal örümcek ağı gibi kuşatmakta ve elini kolunu bile hareket ettiremez hâle getirmektedir. Batı'daki devletlerin verdiği destek onlara bu cesareti vermektedir.

Batı'nın sözde düşünce özgürlüğü holokost hikâyelerinin doğruluk derecesini gözden geçirmeye bile izin vermez. Bayağı yaşlanmış ve çağın düşünürlerinden olması sebebiyle de saygın konuma sahip olan Roger Garaudy bile söz konusu holokost hikâyelerinin tarihi gerçeklere uymadığını gözler önüne seren "İsrail'i Kuran Efsaneler" adlı kitabından dolayı Fransa'da mahkemelerde süründürüldü. Oysa o, söz konusu kitabında kimseye hakaret etmiyordu. Kimsenin kutsal değerine dokunmuyordu. Sadece tarihi gözden geçiriyor, yazılanlarla gerçeklerin birbirine uymadığını ortaya koyuyor ve uyduruk tarihin siyasi amaçlar doğrultusunda kullanıldığını gözler önüne seriyordu. Ama uluslar arası siyonizmin İsrail'e sürekli para akıtan, çıkar sağlayan, çağın güçlü devletlerini İsrail hesabına yönlendiren çarkının dişlileri arasına bir tel koymuştu. Bu, aslında Batı'nın da yararınaydı. Ne var ki Batı siyasetini siyonizm öylesine esir almıştı ki böyle menfaatine olan ve gerçeklere dayanan bir fikre bile özgürlük tanımıyor, derhal boğazını sıkıyordu.

Aynı Batı bugün Müslümanların en kutsal bildikleri insana iğrenç bir şekilde saldırmayı düşünce özgürlüğü olarak izah etmeye kalkışıyor. Çağdaş Batı'nın her tutumunda olduğu gibi buradaki tutumunda da tiksindirici bir ikiyüzlülükle hata yüzsüzlükle karşı karşıyayız.

Oysa ortada bir düşünce özgürlüğü değil saldırı ve sataşma özgürlüğü var. Düşünce aklın ürünüdür. Akıl insanların kutsal bildiklerine saldırmaktan her zaman uzak durmayı tercih eder. Bu, insanı hayvanlardan farklı kılan aklın gereğidir. İnsanların kutsal bildiklerine iğrenç bir üslûpla yapılan saldırı aklın değil işkembenin ürünüdür.

Burada düşünce özgürlüğünden ziyade Batı'da hâlâ canlılığını koruyan, Ortaçağ döneminden kalma karanlık zihniyetin saldırı ve sataşma ihtiyacının bir yerlere yönlendirilmesi söz konusudur. Bir dönem bu ihtiyaç kısmen antisemitizmle gideriliyordu. Uzun süreden beridir bunun önü yasal düzenlemelerle kapatıldı. Fakat zihinlerden tümüyle silinemediği bilinmektedir. Zihinlerdeki "anti" ruhunun yeniden antisemitizmle dışa yansımasının önüne geçilmesi için bunun "anti-İslâm"a doğru yönlendirildiğini müşahede ediyoruz. Bu konuda Batı'daki siyonist örgütlere yuvalanmış olanlarla, İslâm âlemini köleleştirmeyi hedefleyen sömürgeci kafaların tam bir işbirliği içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle Batı'daki medya organlarında uluslar arası siyonizmin son derece etkin durumda olması böyle bir işbirliğine işaret etmektedir.

Başkalarının kutsal varlıklarına ve değerlerine hakaret etmemek Müslümanın prensibidir. Bu, müşriklerin putları için bile geçerlidir ve Kur'an-ı Kerim'de, dikkat edilmesi gereken bir prensip olarak verilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Onların Allah'tan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da aşırıya giderek bilgisizce Allah'a sövmesinler. Bu şekilde her ümmete yaptığını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri Rabblerinedir ve O kendilerine yapmakta olduklarını haber verir." (En'am, 6/108)

Müslümanlar insanların kutsal bildiklerine saygısızlık etmemede böylesine duyarlı olmalarına rağmen yine iğrenç saldırıların ve sataşmaların hedefi oluyorlar.

Bağlılık İmtihanındayız

4 Şubat 2006 Cumartesi, Vakit gazetesi

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:

"De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler sizin için Allah'tan, Peygamber'inden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimliyse Allah buyruğunu bildirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola erdirmez." (Tevbe, 9/24)

Yüce Allah'ın bu âyeti kerimesi mü'minler için bir sevgi ölçüsüdür. Allah'a ve Peygamberine olan bağlılığınızı, sevginizi ölçmek istediğinizde bu sevgi uğruna gerektiğinde ticaretinizin kesat gitmesini göze alıp alamadığınızı düşünün. İşte bunun bir imtihanı. Peygamber (s.a.s.)'e yönelik iğrenç saldırı karşısında bir ortak tavır sergilenmesi ve tepki gösterilmesi söz konusu. Bu tavrın ve tepkinin en başta ticaret erbabıyla başlaması gerekir. Eylem önce ticaretle uğraşanların boykot edilmesi gereken ürünleri satmamasıyla başlamalı. Bir tüccarın bu ürünü satmaması benim gibi binlerce kişinin almamasına denktir.

Bundan önce saldırgan güçlere karşı boykot eylemleri oldu. Ama imanî yönden oldukça duyarlı olduklarını bildiğimiz insanların yönetimindeki kurumlar bile bu boykota "satıcı olmama" vasfıyla yanaşmadılar. O ürünleri satmadıklarında ticaretlerinin kesat gideceğinden korktular. Bugün Allah'ın en sevdiği kul Hz. Muhammed (s.a.s.)'e yönelik iğrenç saldırı yüzünden bir bağlılık imtihanıyla karşı karşıyayız. Yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti kerimeyi tekrar tekrar okuyun ve kararınızı verin. Nerede duracağınızı, durmanız gerektiğini tespit edin.

Kur'an-ı Kerim'in konuyla ilgili âyetinden yola çıkarak bir bağlılık imtihanına dikkat çektikten sonra önemli gördüğümüz bazı hususlara parmak basmak istiyoruz.

Öncelikle Danimarka'da İslâm'ın peygamberine ve kutsal değerlerine saldırılması sadece birtakım karikatürler yayınlanmasından ibaret değildir. Danimarka kraliçesi Avrupa uygarlığıyla ilgili bir kitap yazmış ve bu kitabında İslâm'a, Müslümanlara ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'e saldırmış, ama bu pek kamuoyunun gündemine taşınmamıştır.

Danimarka Müslümanları Birliği başkanının verdiği bilgilere göre İslâm dünyasında tepkilere yol açan karikatürler "Kur'an ve Muhammed'in Hayatı" adlı bir kitap için hazırlanmıştır. Hâlen Danimarka piyasasında dolaşan bu kitapta da Hz. Peygamber (s.a.s.)'e iğrenç bir şekilde saldırılmakta ve iftira atılmaktadır. İşte bu kitap için hazırlanan çirkin karikatürler meş'ûm gazete tarafından istenmiş ve yayınlanmıştır.

Söz konusu karikatürlerin yayınlanmasından sonra başlayan gerginlik döneminde Danimarka başbakanı özür dileme taleplerine direndiği gibi üç farklı açıklamasında Müslümanlara saldırmış ve onları halkların atıkları olarak nitelemiştir.

Birçok Danimarka gazetesinde İslâm'a ve Müslümanlara hakaretler içeren makaleler yayınlanmıştır.

Dolayısıyla bizim bu tavır koymada ve eylemde muhatabımız sadece alelade bir gazete ve karikatürcüler değil doğrudan Danimarka devleti, onun kraliçesi, başbakanı ve tüm devlet yetkilileridir. Ayrıca bu pislik bir özür dilemeyle temizlenecek türden değildir. Danimarka devlet olarak sert bir tepkiyle karşı karşıya kalmalı, İslâm'a saldıran iğrenç kitap piyasalardan toplatılmalı, bu kitabın yazarı, karikatürleri çizenler, onları yayınlayan gazete cezalandırılmalı ve Müslümanların kutsal değerlerine saldırıda bulunmaya hazırlanan diğer habis ruhluların da önleri kesilmelidir.

İşte bu amaca ulaşmak için bir eylem planımız olmalı:

En başta söz konusu karikatürlerin haber amaçlı olsa bile yayınlanmaması gerekir. Karikatürlerin İslâmî camiaya ait olduğunu bildiğimiz birtakım haber portallarında veya Web sitelerinde haber amaçlı yayınlandığını görüyoruz. Tüm Web sitelerinden derhal kaldırılmalı, kaldırmayanlara da uyarıda bulunulmalıdır. Çünkü o iğrenç görüntülerin ne amaçla olursa olsun takdimi doğru değildir.

İkinci olarak, yukarıda sözünü ettiğimiz boykot eylemi büyük bir hassasiyetle ve hızla yaygınlaştırılmalı, boykot edilecek ürünlerin listesi e-mail, faks, SMS vs. gibi tüm haberleşme araçları vasıtasıyla dağıtılmalıdır. Satıcılar söz konusu ürünleri kesinlikle satmamalı, ellerinde mevcut olanları da toptancılarına iade etmeliler.

Üçüncü olarak Danimarka'nın tüm devlet temsilcilerine, kurumlarına ve kendilerine ulaşılması mümkün yetkililerine protesto mesajları gönderilmelidir. Herkes asgari on mesaj göndermeyi hedeflemeli.

Sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde bu ülkenin resmi temsilciliklerine karşı sivil protesto eylemleri düzenlenmeli. Eylemlere katılımı en yüksek düzeyde tutmalıyız.

Diyanet ve Dışişleri Sessiz Kalmamalı

Bu konuda devlet yetkililerinin ve özellikle de Diyanet'in duyarsız kaldığını görüyoruz. Diyanet'in söz konusu tepkide aktif rol alması gerekir. Camilerde Peygamber (s.a.s.) sevgisi, ona bağlılığın önemi işlenmeli, cemaat duyarlılığa teşvik edilmelidir. Dışişleri Bakanlığı da en azından, birçok İslâm ülkesinin yaptığı gibi Danimarka temsilcilerini çağırarak tepkisini bildirmelidir. Bunu yapmaları için bakanlık yetkililerine hatırlatmalarda bulunmalıyız. Çünkü bu ülkenin yönetimi ülke halkını temsil etmek, onun değerlerine, onuruna, kutsal bildiklerine sahip çıkmak, saygınlığını korumak zorundadır.

Son olarak yine Kur'an-ı Kerim'den bir âyet meali vererek sorumluluğumuza dikkat çekmek istiyorum:

"Siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (bilin ki) inkâr edenler onu iki kişinin ikincisi olarak (Mekke'den) çıkardıklarında Allah kendisine yardım etmişti." (Tevbe, 9/40)

Bugün Peygamber (s.a.s.)'e yardım, onun kutsal mirasına ve onuruna sahip çıkmakla olur.

Peygambere Can Feda

8 Şubat 2006 Çarşamba, Vakit gazetesi

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in onurunu ve Müslümanların kutsal değerlerini hedef alan iğrenç saldırıyla ilgili tartışmaların yönünün saptırılmaya çalışıldığını ve yine Müslümanların hedefe yerleştirilmesi için çaba sarf edildiğini görüyoruz. Söz konusu iğrenç saldırılara karşı yaygınlaşan tepkiler hedefe yerleştirilince saldıranlar yine aradan sıyrılmış olacaktır. Bu şekilde tepkilerin ve eylemlerin hedefe yerleştirilmesi insanların duyarlılıklarının yıpratılması sonucunu doğurur. Bu duyarlılıkların yıpratılması ise saldıranlara cesaret kazandırmaktadır. Zaten haçlı - siyonist ittifakının son olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in onurunu hedef alan karikatürler yayınlama cesareti göstermesi de geçmişteki sessizliğin doğurduğu bir sonuçtur. Irak'ta pis postallarıyla camilerimizi kirlettiler sesimizi çıkarmadık. Guantanamo'da mushafları pis yerlere attılar tepki göstermedik. Yazılarla, kitaplarla, makalelerle ve daha birçok şeyle inançlarımızı hedef alan saldırılar düzenlediler yine sessiz kaldık. Neticede saldırı söz konusu karikatürlere kadar vardı.

Kitlesel tepkilerin zaman zaman şiddete dönüşmesi bir yönlendirmeden değil toplum psikolojisinden kaynaklanan sonuçtur. Bunu dünyanın değişik ülkelerinde yaşanan tecrübelerden biliyoruz. Bazı ülkelerde insanların kutsal değerleriyle ilgili olmayan basit tahriklerden dolayı bile büyük toplumsal olayların ortaya çıktığı bilinmektedir ki karikatür saldırısına yönelen tepkilerle birlikte ortaya çıkan kontrol dışı şiddet olayları onların yanında çok hafif kalır. Dolayısıyla toplumun duygularını tahrik edenlerin böyle bir sonucu da göze almaları gerekir. Buna binaen toplumsal tepkiden doğan şiddetin sorumlusu, o tepkiye sebep olan duygular veya duyarlılık değil tahrik eden unsurlardır. Eğer bir suçlu bulunması gerekiyorsa gözlerin tahrik edenlere çevrilmesi gerekir. Doğan sonuçlardan dolayı meselenin yönünün saptırılması, insanlarımızın duyarlılıklarının yıpratılmaya çalışılması ve tepkilerin haksız gösterilmesi en büyük haksızlıktır. Kontrol dışı olayların ve provokasyonların önlenmesi güvenlik güçlerinin görevidir. Ama bu, insanların tepkilerini ortaya koymalarını engelleme hakkı tanımaz.

Karikatür olayları Batı'nın dinler arası diyalog, medeniyetler arası yakınlaşma iddialarında samimi olmadığını ortaya koymuştur. Tıpkı demokrasi, insan hakları vs. gibi konularda samimi olmadığı, çifte standartçı yani ikiyüzlü davrandığı gibi. Demokrasiyi tabulaştıran Batı bugün demokratik hakkını kullanırken uluslar arası emperyalizmin istemediği bir siyasi kadroyu seçmesinden dolayı Filistin halkını cezalandırıyor. ABD, Filistin'e yapılan tüm yardımların dondurulması yönünde kanun çıkarma girişiminde. AB, yaptığı tüm yardımları kesme tehdidinde bulunuyor. Saldırgan ve işgalci konumdaki siyonistleri yeni ve modern silahlarla beslerken Filistinlileri silah bırakmaya, siyonist vahşet karşısında tamamen savunmasız kalmayı kabullenmeye zorluyor. Oysa o siyonist vahşet Filistin topraklarında yine insan avına çıktı. ABD'nin verdiği özel Apaçi helikopterlerini kullanarak yine emperyalizmin ikram ettiği füzelerle insanları evlerinde, arabalarında hedef alarak öldürüyor. Batı'nın insan haklarından ne anladığını Leyla Şahin davasında gördük. AİHM'nin bu davayla ilgili kararının açıklanmasının, bir İsrail mahkemesinin 13 yaşındaki Filistinli kız çocuğu öldürdükten sonra kafasına ve bedenine onlarca mermi sıkan İsrail subayını suçsuz göstermesiyle aynı günlere denk gelmesi dikkat çekiciydi.

Gelişmeler Batı emperyalizminin medeniyetler arası yakınlaşma iddialarında da samimi ve gerçekçi olmadığını gösteriyor. Eğer samimi olsaydı en azından Müslümanların kutsal değerlerini hedef alan karikatür saldırısının Danimarka sınırlarını aşmaması için harekete geçer, Müslümanların inançlarına ve kutsal değerlerine hakareti fikir özgürlüğüyle izah etmeye ve "yasal" göstermeye kalkışmazdı. Söz konusu karikatürlerin "yasal" olduğunu iddia eden bir açıklamanın altına medeniyetler arası yakınlaşma adına ülkemizden de imza atılması hepimizi derinden yaralamıştır. Bu açıklama her ne kadar karikatürlere tepki içerikli olsa da. Bizi Danimarka'da yürürlükte olan ve Müslümanların inançlarına hakarete izin veren yasalar ilgilendirmez. Kastedilen o yasalar olsa bile karikatürlerin yasallığından söz edilmesi bir tabiileştirme anlamı taşır.

Bazı merkezler konunun ve tartışmanın yönünü saptırma çabası içinde olsalar da kutsal değerlerimizi hedef alan iğrenç saldırılara tepki göstermek en doğal hakkımızdır ve bu hakkımızı kullanmaya devam etmeliyiz.

İki Yüzlü Diplomasi

9 Şubat 2006 Perşembe, Vakit gazetesi

Batı medyasındaki haçlı - siyonist ittifakının Müslümanların inançlarını ve kutsal değerlerini hedef alan kasıtlı tahriki devam ediyor. Bunun İslâm dünyasında geniş çaplı tepkiye yol açtığının görülmesine rağmen diplomatik alanda tahrikçi mihrakların değil tepki gösterenlerin üzerine gidilmesinin öncelendiğini görüyoruz. Bu tutum hem resmi açıklamalarda hem de uygulamalarda kendini gösteriyor.

Açıklamalarda tahrikçilerin tutumları genellikle gayet yumuşak kelimelerle eleştiriliyor. Bunun da samimi bir tavırla değil ortaya çıkan şartlar gereği yapıldığı kullanılan ifadelerden anlaşılıyor. Söz konusu iğrenç sataşmalar ve tahrikler üzerine gidilirken "fikir özgürlüğünü sonuna kadar savunuyoruz ama…" diye başlayan gayet yumuşak, tepki mahiyeti taşımayan ifadelerin kullanılmasına özen gösteriliyor. Sıra bu iğrençliklere karşı ortaya çıkan kitlesel hareketliliğe gelince fena halde horozlanıldığını, gayet sert ifadelere yer verildiğini görüyoruz.

Diplomatik çevrelerin ve uluslar arası kuruluşların, inançları ve kutsal değerleri hedef alan iğrençliklere karşı olduklarına dair açıklamalarında samimi olmadıklarını uygulamadaki tutumlarından da anlıyoruz. Söz konusu karikatürlerin tüm İslâm âleminde tepkilere yol açtığının görülmesine rağmen tahrikçi yayınlar devam ediyor ve hiçbir engellemeye başvurulmuyor. Fransa'da yayınlanan Charlie Hebdo isimli haftalık karikatür gazetesi söz konusu karikatürleri 8 Şubat 2006 Çarşamba günü çıkan son sayısında yeniden bastı. Üstelik söz konusu 12 karikatüre ilaveten kendisi de benzer bir karikatür çizdirerek kapaktan verdi. Bu gazetenin böyle bir cesaret gösterebilmesi ise Fransa yargısının tutumundan kaynaklandı. Çünkü Fransa Müslümanlarının söz konusu karikatürlerin yayınlanmaması için açtıkları dava "fikir özgürlüğü" gerekçesiyle reddedildi.

Gelişmeler İslâm âleminin, haçlı - siyonist ittifakıyla sürdürülen yeni bir toplu saldırı ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Bu saldırının önüne geçilmesi ümmet bilincinin hâkim kılınması, Müslümanların izzet ve onurlarına sahip çıkmak için ortak hareket edilmesi ile mümkün olabilecektir. Diyalog çağrısının ve medeniyetler arası işbirliği iddialarının boş bir masaldan ibaret olduğunu gelişmeler gözler önüne sermiştir.

Haçlı - siyonist ittifakının gerçek kimliğini ve anlayışını samimiyetten uzak, göstermelik diplomatik açıklamalardan değil pratikte sergilenen tutumdan ve uygulamalardan öğrenmek gerekir. Bir de yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgilerden:

"Ey iman edenler! Kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar aranızda fesat çıkarmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeylerden hoşlanırlar. Kinleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizlediğiyse daha büyüktür. Eğer akıl ediyorsanız size ayetleri açıkladık." (Ali İmrân, 3/118)

"Bu şekilde her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman ettik. Onlar aldatmak için, birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Sen onları uydurduklarıyla baş başa bırak." (En'am, 6/112)

Yani geçmiş peygamberlere olduğu gibi son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'e de düşmanlık edenler olmuştur ve olacaktır. Bunlar insan kılığında görünseler de gerçekte insan şeytanlarıdırlar.

"Onlardan bazıları da Peygamber'i incitirler ve: "O her söyleneni dinleyen bir kulaktır" derler. De ki: "O, sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a inanır, mü'minlere inanır. İçinizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah'ın Peygamberini incitenlere acıklı bir azap vardır." (Tevbe, 9/61)

Söz konusu ittifakın, arka planda duran ama gerçekte yönlendirici rolü oynayan siyonist kesiminin geçmişte Peygamberlere sözlü saldırılarda bulunmakla yetinmeyip onları öldürdüklerine de Kur'an-ı Kerim'de dikkat çekilmektedir. Bugünküler onların aynısı olmasalar da taşıdıkları anlayış onlardan devraldıkları anlayıştır. Dolayısıyla onlarla aynı çizgi ve anlayış üzeredirler.

"Onlardan, Allah'ın ipine sarılanlar ve insanların ipine yapışanlar dışında kalanlara nerede bulunurlarsa bulunsunlar alçaklık damgası vurulmuştur. Onlar Allah'ın gazabını haketmişlerdir ve kendilerine miskinlik damgası da vurulmuştur. Onlar bunu Allah'ın ayetlerini inkâr ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için hak ettiler. Karşı geldikleri ve taşkınlık ettikleri için bunu hak ettiler." (Ali İmrân, 3/112)

Savunmak Görevimiz

10 Şubat 2006 Cuma, Vakit gazetesi

Müslümanların değerlerini yıpratma amaçlı saldırının yeni başlamadığını, çok eskilere dayandığını biliyoruz. Bazı dönemlerde bu saldırılar yumuşak yapılmakta ve insanların kafa yapılarına girilerek düşüncelerinin, yaklaşımlarının değiştirilmesine, bu yolla değerlerinin yıpratılmasına çalışılmaktadır. Bazen de son karikatür olayında olduğu düşmanca kinler, hakaretler ve küfürler kusulmaktadır. Son saldırının şartlarını hazırlayan ise önceki yumuşak saldırı oldu. Söz konusu yumuşak saldırı vasıtasıyla insanlarımızın değerleri yıpratıldı, bu değerlere bağlılıkları zayıflatıldı. Dünya ve nimetleri insanlarımıza tatlı gelmeye başladı. Bu yüzden insanlarımızdan birçoğunun kutsal değerlerle aralarında sadece bir pamuk ipliği bağı kaldı. Düşmanları cesaretlendiren işte bu durumdur. Bu durumdan kurtulmak ve değerlerimize yeniden kuvvetle bağlanmak zorundayız. Aksi takdirde izzet ve onurumuzu, kutsal değerlerimizi savunmamız, himaye etmemiz mümkün olamaz. Bu sebeple biz de bugünkü yazımızda Peygamber (s.a.s.)'in bizim açımızdan önemini ve O'na bağlılığın, O'nun sünnetini yaşatmanın gerekliliğini Kur'an-ı Kerim'in âyetleriyle izah etmeye çalışacağız.

Bu âyetlerden birini "Bağlılık İmtihanındayız" başlıklı yazımızda vermiştik. O yazımızın bir kez daha gözden geçirilmesini hatırlatarak konuyla ilgili diğer âyetlerin meallerine geçiyoruz:

"Peygamber mü'minler için kendilerinden daha önceliklidir. Onun eşleri de onların anneleridir." (Ahzab, 33/6)

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider." (Hucurât, 49/2)

Bu âyet zahirî anlamıyla Peygamber (s.a.s.) dönemi Müslümanlar yani sahabiler için konulmuş bir kuraldır. Ancak sahabilerin uyması gereken âdâb-ı muaşeret kurallarında Peygamber (s.a.s.)'e saygının önemini vurgulaması açısından dikkat çekicidir. Bu saygı günümüzde de Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mirası ve onuru için aynen geçerlidir. Öyle ki hiçbir Müslüman kendi söz ve görüşünü Peygamber (s.a.s.)'in söz ve görüşünün önüne geçiremez. Bazıları kendilerince akılcılık yaparak söz konusu saygı ölçülerine riayette ciddi kusurlar yapmışlardır ki bu, bizim ölçülerimizin yıpratılmasından, tahrif edilmesinden kaynaklanan bir sonuçtur. Bizim kendisine bu derece özenle saygı göstermemiz gereken Peygamber (s.a.s.)'e başkalarının hakaret etmesine izin vermeyiz. İnsanlar O'nu bir Peygamber olarak tanıyıp tanımama konusunda kendi iradeleriyle, seçimleriyle baş başa bırakılmışlardır. Ama hiç kimse hakaret, bizim değerlerimizi ayaklar altına alma özgürlüğüne sahip değildir.

"Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine itaat edin ve duyduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin." (Enfal, 8/20)

Yani Peygamber (a.s.)`in emirlerini duyduğunuz halde duymazlıktan gelmeyin. Yahut Kur`an-ı Kerim`i ve verilen öğütleri duyduğunuz halde Peygamber (a.s.)`e yardım ve destekte bulunmaktan yüz çevirmeyin. Bugün için "duyma"dan anlaşılması gereken Peygamber (s.a.s.)'in sünnetinden haberdar olmadır. Eğer bir konuda Resulullah (s.a.s.)'ın emrinden veya uygulamasından haberdar olmuşsak, gelen haberin de yalan olmayacağına kanaat etmişsek ona itaat etmemiz, yapılan uygulamayı örnek almamız gerekir.

"Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Peygamber'imize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir." (Maide, 5/92)

Yani itaat etmediğiniz takdirde sizin hesabınız Peygamber (s.a.s.)'e sorulmayacak, aksine siz kendiniz hesap vermek zorunda kalacaksınız.

"Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygamberimizin üzerine düşen sadece apaçık bir tebliğdir." (Tegabun, 64/12)

"De ki: "Allah'a ve peygambere itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez." (Âli İmrân, 3/32)

Burada: "Yüz çevirirlerse Allah kâfirleri sevmez denmesi, Allah'tan ve Resûlünden yüz çevirmenin inkâra götürebileceğine işarettir. Tabii bu günah işleme değil red, kabul etmeme tarzındaki yüz çevirmedir. Buna Peygamber (s.a.s.)'den yüz çevirme de dâhildir.

Kendisine bu derece saygı göstermemiz ve bağlı kalmamız gereken bir yüce öndere karşı edepsizlikte, iğrençlikte böylesine ileri gidilmesi karşısında duyarsız kalanların durumlarını gözden geçirmeleri gerekir.

Neler Yapmalıyız?

11 Şubat 2006 Cumartesi, Vakit gazetesi

Habere göre Danimarka'da Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in onuruna saldırı amaçlı karikatürleri yayınlayan gazete Cezayir'de bir gazeteye açıklama göndererek güya özür dilemiş. Bir buçuk milyar insanın saygı duyduğu bir üstün insanın onurunu böylesine hafife alabilen gazete acaba dünya kamuoyu önünde özür dilemeyi kendi onuru açısından çok mu ağır buluyor? Kaldı ki daha önce de dile getirdiğimiz üzere bu pislik öyle basit bir özürle temizlenebilecek pislik değildir. İş öyle basit bir özürle sonuca bağlanırsa, bizim değerlerimizi hedef almak için tetikte bekleyen ve uluslar arası siyonizmin güdümünde olduklarını bildiğimiz diğer yayın organları daha da cesaretlenecektir. Dolayısıyla bizim mücadelemizi ve tepki eylemlerimizi sürdürmemiz gerekir.

Öncelikli olarak boykotu önemsemeli ve ciddiye almalıyız. Boykotu etkisiz hale getirmek için ilginç psikolojik metotlara başvurulduğunu görüyoruz. Örneğin yine bir Cezayir gazetesi bu ülkedeki Danimarka büyükelçisiyle röportaj yapmış ve adam: "Kendileri üretmiyorlar ki boykot etsinler! Boykot ederlerse ne yiyecekler?" diyerek Müslümanları bir kez daha aşağıladıktan sonra boykotun Danimarka'yı etkilemeyeceğini, çünkü İslâm âlemine satışının zaten yüzde otuz civarında olduğunu, ayrıca uluslar arası anlaşmalar gereği bazı ürünlerin alınmasının zorunlu olduğunu iddia etmiş. Oysa daha birkaç gün önce boykotun altı ay sürmesi durumunda Danimarka'nın 39 milyar euro zarar edeceğini ağızlarından kaçırmışlardı. Arla isimli ünlü gıda ürünleri firması Arap dünyasında satışlarının sıfıra düştüğünü ve günlük zararlarının bir milyon euro olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı. Ayrıca yüzde otuz oran az değildir. Zaten firmaların birçoğu yüzde otuzla veya daha azıyla ayakta durur. Satışının bu kadarlık azalması durumunda ya kâr tamamen sıfırlanır, ya da zararına çalışmaya başlar.

Söz konusu açıklamalar insanların boykota ilgisini azaltma ve bu yolla boykotu kırma amaçlı psikolojik yönlendirme çabalarıdır. Bu tür çabaları yakında, Danimarka'da karikatürleri yayınlayan gazetelerden pek farkları olmayan, toplumsal tepkiyi görünce karikatürlere karşı olmakta herkesten öne geçen ama kadının örtüsünü caddede ve sokakta bile yasaklama çabalarını var güçleriyle destekleyen yerli medya organları da yürütebilir. Etkilenilmemesini ve mücadelede kararlı olunmasını tavsiye ediyoruz.

Ürünlerin üretildiği ülkeleri tanımanın yollarından biri barkotlardır. Barkotda yer alan numaraların ilk iki veya üç rakamı üretildiği ülkeyi gösterir. Bu kodlar kısa adı EAN.UCC olan bir uluslar arası numaralandırma sistemine göre verilmektedir. Bu sisteme göre Türkiye'nin ticari kodu 869'dur. İşte bu üç rakamın veya sadece ilk ikisinin yerinde üretici diğer ülkelerin kodlarını görürsünüz. Danimarka'nın kodu 57, Norveç'inki 70, İsveç'inki 73, İsrail'inki 729, ABD-Kanada'nın ortak kodları 00-13 (yani 0'dan 13'e kadar), Fransa'nınki de 30-37'dir. Fakat bütün ürünleri kodlarından tanımak mümkün değildir. Bazı ürünler Türkiye'de temsilci şirketler tarafından patentle üretilmektedir. Bu gibi ürünleri markalarından tanımak mümkündür. Danimarka'nın İslâm dünyasına mal satan bazı tanınmış firmalarının ve uluslar arası siyonizme destek verdiği bilinen bazı firmaların markalarını bizim Web sitemizde (www.vahdet.info.tr) bulabilirsiniz.

Hamza Er isimli kardeşimiz Özgür-Der'in öncülüğünde Saraçhane'de düzenlenen eylemde basın mensuplarına önemli bir hatırlatmada bulunmuştu. Bu hatırlatmayı aslında ben de düşünmüştüm ama konuşmada aklımdan çıktı. Basında sürekli "Hz. Muhammed karikatürleri, Hz. Muhammed'in karikatürleri" ifadeleri kullanılıyor. Bu çok yanlış bir ifadedir. Yerine "Hz. Muhammed'e saldırı amaçlı" veya kısaca "hakaret amaçlı karikatürler" ifadesini kullanmak gerekir. Okuyucularımıza bu konuda basın mensuplarını uyarmalarını ve haber metinlerinde ifade hassasiyeti sağlamaya çalışmalarını tavsiye ediyoruz.

Konuyla ilgili resmi açıklamalarda insanlarımızın tepkilerini yıpratma çabalarının üstünün insanlara hoş gelen birtakım ifadelerle örtülmeye çalışıldığını görüyoruz. Tepkisizlik çağrısı itidal çağrısı olarak yutturuluyor. Duyarsız kalmaya sağduyulu olmak deniliyor. Tıpkı Filistin'de insanların tüm haklarından vazgeçip teslimiyeti kabul etmeleri çağrılarının "barış çabaları" diye yutturulmasında ve hak arama mücadelesinin "terör" olarak yaftalanmasında izlenen metot gibi. Bu tür kavram sahtekârlığına karşı da dikkatli olunmasını ve duyarsız kalınmamasını tavsiye ediyoruz.

Yüce Peygamber (s.a.s.)'in onurunu savun, O'na sataşanları boykot et