Gönül Sohbeti

Din Vahye Dayanmalıdır

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Bundan önceki sayımızda bir yolculuktan ve bu yolculuğun ilk yol ayrımına gelişimden söz etmiştim. Bu yolculuk inanç yolculuğudur. Bundan önceki sayıda da ifade ettiğimiz üzere her insan bir inanç üzeredir. İşte bu inanç seçiminde bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bir yere geliyorsunuz yol çatallanıyor veya birkaç kola ayrılıyor. Siz bunlardan birini seçmek zorundasınız. Seçim konusunda tereddüde düşüyorsunuz. Çünkü doğru olana girmeniz gerekiyor. Aksi takdirde maksadınıza ulaşmanız mümkün olamaz.

İşte ben bu inanç yolculuğuna çıktığımda geldiğim ilk kavşakta yollar şu şekilde ayrılıyordu: Vahye dayanan inanç sistemleri ve vahye dayanmayan, insanların kendilerinin geliştirdiği inanç sistemleri. Burada şunu düşündüm, vahye dayanmayan bir inanç sisteminin benim için bağlayıcılığı olamaz. Çünkü eğer insanların geliştirdiği inanç sistemlerine göre hayatımı şekillendireceksem, herhangi bir ferdin geliştirdiği sistemi esas almam gerekmez. Kendim de bir inanç sistemi geliştirebilirim. Çünkü o da neticede aklını, muhakeme gücünü kullanarak bu sistemi geliştirmiş. Ayrıca benimseyeceğim inanç sistemini geliştiren kişinin söylediklerinin kesin olarak doğru olduğu iddia edilemez. Çünkü insan açık ve net olarak gördüğü, yakından tanıyabildiği varlıklar hakkında fikir edinebilir ama, bu şekilde yakından tanıyamadıkları hakkında sadece akıl yürütür, tahminde bulunur. Ama tespitleri doğru da olabilir, yanlış da. Özellikle gayb alemiyle ve ölümden sonrasıyla ilgili olarak söylediklerinin doğruluğu konusunda hiçbir gerekçesi yoktur. Bu durum karşısında, oldukça sınırlı bir alan içinde hareket eden beşeri aklın kullanılması suretiyle geliştirilen inanç sistemleri, belki insan hayatını belli bir düzene sokma konusunda bir şeyler kazandırabilir ama alemlerin yaratıcısı katında geçerli olduğunu söyleme imkanımız yoktur. Ölümden sonrası için de kurtuluş getireceğinin garantisi yoktur. Allah katında geçerli din, yine Allah tarafından vahiyle bildirilmiş din olabilir. Ölümden sonrasıyla ilgili hesap da Allah'a verileceğinden, O'nun tarafından vahiyle gönderilen bir din bu konuda garanti vermektedir. İnsanların geliştirdiği inanç sistemlerinin ise bu konuda herhangi bir dayanakları bulunmamaktadır.

Burada şöyle bir soru akla takılabilir: "Acaba gerçekten vahiyle gönderilmiş bir inanç sistemi var mıdır? Yaratıcı insanı kendi aklıyla baş başa bırakmış olamaz mı?" Bu soruya cevap vermek için insan aklını tahlil etmemiz gerekiyor. İnsan aklını salt olarak incelediğimizde eksik yaratıldığını görüyoruz. Çünkü insan aklı her ne kadar dünyevi konularda faydalı ile zararlıyı tespitte, insana yardımcı olsa da bütün meselelerin içinden çıkabilecek kadar kapsamlı bir muhakeme gücüne sahip değildir. Örneğin ölüm sonrasını kendi başına çözemiyor. Bu konuda doğrudan yaratıcı katından gelen bilgiye ihtiyacı var. Ayrıca yaratıcıya karşı kulluk görevini nasıl yapacağı konusunda bir şeyler düşünse bile bu düşündüklerinin ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğu hususunda kesin bir şey söyleyemez. Bu konuda tereddütte kalır. Dolayısıyla bu konularda doğrulara ulaşabilmesi için vahiy yoluyla gelecek bilgilere ihtiyacı var. Bunun yanı sıra, insanın bu konularda vahiy yoluyla gelecek bilgilerle desteklenmediğini iddia etmek onun başı boş bırakıldığını iddia etmek olur. Bu da ya: "İnsan ölümden sonra sorguya çekilmeyecek, her şey ölümle son bulacaktır" demek, ya da: "İnsan ölümden sonra, kendisine emredilmeyen, kendisinden istenmeyen şeylerden dolayı sorguya çekilecektir" demek olur. Birincisinin insan aklına ve yaratılış gerçeğine aykırı olduğunu bundan önceki sohbetlerimizde dile getirmiştik. İkincisi ise yaratıcının adaletine ve merhametine aykırıdır.

Biz vahiy konusunu bundan önceki sayılarımızda da ayrıntılı olarak ele aldığımızdan çok fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Sadece şu kadarını ifade edeyim ki sohbetin başında işaret ettiğim yol ayrımında vahye dayanan dinlerden birini seçmem gerektiğine inandım ve o yola girdim. Bundan sonraki sayımızda inşallah ikinci yol ayrımından söz edeceğim.

Dinimizi Öğrenelim

Allah'ın Kitaplarının Gösterdiği Yol Birdir

nsanlara vahiyle bildirilen din birdir. Bu din Allah'ın dinidir. Bu yüzden Allah'ın vahiyle bildirdiği kitaplar insanlara her dönemde aynı yolu göstermişlerdir. Bu kitaplar, insanların günlük hayatları, kişisel ve toplumsal ilişkileri, ibadetlerin şekilleri konusunda farklı hükümler içerseler de inanca dair konularda hep aynı hükümleri bildirmiş, insanlara hep aynı yolu göstermişlerdir. Vahiyle bildirilen kitapların birinde Allah'ın oğlunun olduğu, diğerinde ise böyle bir şeyin mümkün olmadığı söylenmez. Yine vahiyle bildirilen kitapların birinde bir peygamberin Allah'la güreştiği, başka birinde ise böyle bir şeyin mümkün olamayacağı bildirilmez. Bu kitapların hepsi insanlara sadece hak olanı bildirmişlerdir. Bugün insanların ellerinde bulunan Tevrat'ta ve İncil'de, Kur'an'da bildirilen gerçeklere ters hükümler ve ifadeler yer alıyorsa bu o kitapların tahrif edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. İşin gerçeğinde, o kitapların Allah tarafından vahiyle bildirilmiş şekline hakkıyla iman etseler, Kur'an'a da iman etmeleri gerekir. Çünkü o kitaplar da aynı şeyleri emretmiştir ve Kur'an onlara vahiy yoluyla bildirilmiş gerçekleri doğrulamaktadır, onlara ters bir şey söylememektedir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

"Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları! Ben Allah'ın size, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek adı da Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak gönderilmiş bir peygamberiyim" demişti. Ancak o kendilerine apaçık delillerle gelince: "Bu apaçık büyüdür" dediler." (Saff suresi, ayet: 6)

"Ey kendilerine kitap verilenler! Bazı yüzleri düzleyip arkalarına döndürmemizden yahut Cumartesi gününe saygı göstermeyenleri lanetlediğimiz gibi şunları da lanetlemeden önce sizin yanınızda olanı doğrulayıcı olarak gönderdiğimize iman edin. Allah'ın emri her zaman yerine getirilir." (Nisa suresi, ayet: 47)

"Sizin yanınızda olanı doğrulayıcı olarak indirdiklerime iman edin ve onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimi az bir karşılığa satmayın. Bana karşı gelmekten sakının." (Bakara suresi, ayet: 41)

"Onlara "Allah'ın indirdiğine inanın" denildiği zaman "Biz, bize indirilene inanıyoruz" derler ve ondan sonrakini (Kur'an-ı kerim'i) inkâr ederler. Oysa o kendi yanlarındakini doğrulayıcı bir gerçektir." (Bakara suresi, ayet: 91)

"Sana hak üzere kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak Kitab'ı indirdi. Tevrat ile İncil'i de O indirmişti." (Ali İmran suresi, ayet: 3)

Bütün bu ayeti kerimeler, Kur'an-ı Kerim'in kitap ehline daha önce bildirilmiş itikadi prensipleri doğruladığını ortaya koymaktadır. Bize düşen de işte bu gerçekleri içeren, tahrif edilmemiş kitaplara iman etmektir. Yoksa kitaplara iman prensibi yahudilerin ve hıristiyanların Tevrat, İncil ya da Kitab-ı Mukaddes olarak ellerinde bulundurdukları kitaplara iman etmek değildir. Gerçi bu kitaplarda da vahye dayanan bazı metinler ya da manalar bulunabilir. Fakat bu kitaplar bütün olarak korunmadığı gibi, onları tahrif edenler insanları tevhid inancı çizgisinden saptırmışlardır. Çünkü bütün peygamberlerin ortak dini olan İslam dini Allah'ın birliği esasına dayanan tevhid inancını emreder. Tevhid inancı aynı zamanda Allah'ın yaratılmış olmadığını, her şeyin yaratıcısı olduğunu, O'nun tüm eksikliklerden müstağni olduğunu, çocuk sahibi olmadığını kabul etmeyi gerektirir. Bu sebeple, bugün yahudilerin ellerinde dolaştırdıkları Tevrat gibi bir peygamberin Allah'la güreştiğini ve yenişemediklerini yazan bir kitap, yahut günümüz hıristiyanlarının ellerinde dolaştırdıkları İncil gibi Allah'ı "baba" olarak zikreden bir kitap vahye dayanan ilahi kitap olamaz. Dolayısıyla bunlara iman edilmesi de gerekmez. Bunların vahye dayanan asıl şekillerine iman edilmesi gerekir.

Gelecek sayımızda inşallah dört büyük kitap hakkında özet bilgiler vereceğiz.

Bir Peygamber Kıssası

Salih (a.s.)'ın Mücadelesi

eçen sayıda Salih (a.s.)'ın kıssasını özet bir şekilde aktarmış, bu sayıda da onunla ilgili Kur'an ayetlerini vererek açıklamasını yapacağımızı bildirmiştik. Şimdi Kur'an-ı Kerim'in ondan söz eden ayetlerinin ışığında Salih (a.s.)'ı ve mücadelesini tanımaya çalışalım.

Kur'an-ı Kerim'de Salih (a.s.)'ın kıssası ve mücadelesi hakkında şöyle buyurulur:

"Semud'a da kardeşleri Salih'i gönderdik. O onlara şöyle dedi: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir belge geldi. Şu Allah'ın devesi sizin için bir mucizedir. Onu kendi haline bırakın. Allah'ın toprağında otlasın ve ona bir kötülükte bulunmayın. Yoksa sizi acıklı bir azap yakalar. Düşünün ki, sizi Ad kavminden sonra halifeler kıldı ve sizi yeryüzüne yerleştirdi. Düzlüklerinde köşkler yapıyor, dağlarında kayaları yontarak evler inşa ediyorsunuz. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın." Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri içlerindeki zayıf düşürülmüşlerden (mustaz'aflardan) iman edenlere: "Siz Salih'in Rabbi tarafından gönderilmiş biri olduğunu biliyor musunuz?" dediler. Onlar da: "Biz onunla gönderilene iman edenleriz" dediler. Bunun üzerine büyüklenenler: "Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz" dediler. Nihayet dişi deveyi boğazladılar, Rabblerinin emrinden dışarı çıktılar ve: "Ey Salih! Eğer gerçekten peygamber olarak gönderilenlerden isen bizi tehdit ettiğin azabı getir bakalım" dediler. Bunun üzerine onları kuvvetli bir sarsıntı aldı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. (Salih) onlardan yüz çevirip şöyle dedi: "Ey kavmim! Ben size Rabbimin bildirdiğini ulaştırdım ve size öğüt verdim; ama siz öğüt verenlerden hoşlanmıyorsunuz." (A'raf suresi, ayet: 73-79)

Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde Salih (a.s.) hakkında şöyle buyurulur:

"Semud halkına da kardeşleri Salih'i gönderdik. Şöyle dedi: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden yarattı ve size orada ömür sürdürdü. Şu halde O'ndan bağışlanma dileyin sonra O'na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir. Onlar: "Ey Salih! Sen bundan önce aramızda hakkında ümit beslenen biri idin. Bizi babalarımızın taptıklarına tapmaktan men mi ediyorsun? Doğrusu senin bizi kendisine çağırdığın şeyden şüphe içindeyiz, kuşkuluyuz" dediler. Dedi ki: "Ey kavmim, ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzere isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse? Böyleyken O'na isyan edersem Allah'a karşı bana kim yardım edebilir? Sizin kaybımı artırmaktan başka bana bir katkınız olmaz. Ey kavmim! Allah'ın şu dişi devesi sizin için bir mucizedir. Onu bırakın Allah'ın toprağında otlasın. Ona bir kötülük etmeyin. Yoksa sizi yakın bir azap yakalar." Onlar yine de o deveyi kestiler. Bunun üzerine (Salih): "Yurdunuzda üç gün yaşayadurun. Bu yalanlanmayacak bir vaaddir" dedi. Nihayet emrimiz gelince Salih'i ve beraberindeki iman edenleri bizden bir rahmetle o günün aşağılığından kurtardık. Muhakkak ki senin Rabbin güçlü ve yüce olandır. Zulmedenleri de korkunç bir çığlık aldı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. İyi bilin ki, Semud halkı Rabblerini inkâr ettiler. Dikkat edin, Semud halkı uzak olsun." (Hud suresi, ayet: 61-68)

Bu ayetlerde Hz. Salih (a.s.), onun tevhid mücadelesi, kavminin kendisine karşı davranışı ve sonuçta kavminin başına gelenler hakkında tafsilatlı bilgiler verilmektedir. Şimdi bu ayetlerden çıkarılması gereken manalar ve ibretler üzerinde duralım.

1.Ayetlerde: "Semud'a da kardeşleri Salih'i gönderdik" denirken özellikle "kardeşleri" ibaresinin kullanılması onun Semud kavminin içinden bir fert olması sebebiyledir. Yüce Allah geçmiş dönemlerde her kavme o kavmin içinden, çevresi tarafından üstün özellikleriyle ve örnek kişiliğiyle tanınan bir kişiyi peygamber olarak gönderirdi. Bu sebeple bazen aynı dönemde yeryüzünde birden fazla peygamber olabiliyordu. Fakat bazı peygamberler sadece belli bir kavme değil tüm insanlığa mesaj iletmeleri üzere görevlendirilmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de bu şekilde tüm insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Bu yüzden onun getirdiği şeriat geçmiş dönemlerde gelmiş tüm şeriatların hükmünü geçersiz kılmış ve onun çağrısından haberdar olan tüm insanların ona bağlanmaları, getirdiği dine inanmaları istenmiştir. Yine bu sebeple geçmiş peygamberlerden birinin dinine bağlı olanların da onun zamanına yetiştikten sonra onun dinine girmeleri, ona bağlanmaları farz kılınmıştır.

2.Ayette "kardeşleri Salih" denmesi bir kavme mensubiyetin arada bir bağ oluşturduğunu da gösterir. Bu sebeple bir insanın kavmiyet bağını önemsemesi ve bu bağı kendi kavminin ıslahı, kötülüklerden arındırılması için değerlendirmesi kavmiyetçilik değildir. Fakat kendi kavmini diğerlerinden üstün tutması, diğerlerini aşağılaması, kendi kavminin diğerlerinin üzerinde adalete değil de zulme dayalı güç ve hakimiyet kurmaları için çalışması, kendi kavminin kusurlarını basite alması, kavminden küfür üzere olanları sırf ulusal kimliklerinden dolayı sahiplenmesi ve onları dost edinmesi kınanmış kavmiyetçilik ve ırkçılık dairesi içine girer. Eğer insanlar belli bir kavme mensup olmaktan dolayı üstün olsalardı, Salih (a.s.) kavminin de bir peygamber kavmi olmaktan dolayı üstün olması dolayısıyla azaba çarptırılmaması gerekirdi. Onları üstün kılacak ve kurtuluşa erdirecek olan imandı. Fakat onlar iman etmeyip küfürde kalmayı tercih ettiklerinden zillette kaldılar ve azabı hak ettiler.

Şimdilik bu kadarla yetinelim, inşallah gelecek sayıda Salih (a.s.) ile ilgili ayetlerden çıkarılacak mana ve ibretleri aktarmaya devam edeceğiz.

Sireti Muhammedî

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Hira'ya Çekilmesi ve İlk Vahiy

ü'minlerin annesi Hz. Aişe (r.a.)'nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.s.)'a başlangıçta yapılan vahiy uykuda doğru rüya (rüyâyı saliha) şeklindeydi. Her ne rüya görse sabah aydınlığı gibi aynen çıkardı. Daha sonra kendisine yalnızlık sevdirildi. Yalnız başına Hira mağarasına çekilerek orada, ailesinin yanına dönmeden birkaç gece sürekli ibadet yapardı. Bunun için yanına azık alırdı. Sonra Hatice (r.a.)'nin yanına dönerek benzer bir ibadete çekilmek üzere yanına azık alırdı. Sonunda Hira mağarasında bulunduğu sırada hak kendisine geldi. Melek yanına gelerek: "Oku" dedi. Resulullah (s.a.s.): "Ben okuma bilmem" dedi. (Resulullah (s.a.s.) dedi ki: "Bunun üzerine beni alıp takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra: "Oku" dedi. Ben: "Ben okuma bilmem" dedim. Bunun üzerine beni tekrar alıp, takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra beni bıraktı. Yine: "Oku" dedi. Ben tekrar: "Ben okuma bilmem" dedim. Bu kez beni yine aldı ve üçüncü kez sıktı. Sonra bıraktı. Sonra şöyle dedi: "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir 'alaka'dan (embriyodan) yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir." Resulullah (s.a.s.) bu olayın üzerine yüreği titreyerek döndü. Hatice bintu Huveylid (r.a.)'in yanına girdi ve: "Benim üstümü örtün, benim üstümü örtün" dedi. Üstünü örttüler. Sonra üzerindeki korku gitti. Hatice (r.a.)'ye konuştu ve başından geçenleri anlattı. "Ben başıma bir şey gelmesinden korkuyorum" dedi. Bunun üzerine Hatice (r.a.) de: "Asla. Allah asla seni mahcub etmez. Sen akrabaya iyilik edersin. Kimsesizlere bakarsın. Kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafire yedirirsin. Hak için uğraşanlara yardım edersin" dedi. Daha sonra Hatice (r.a.) kendisini alıp amcasının oğlu Varaka ibnu Nevfel ibni Esed ibni Abdiluzza'ya götürdü. Bu adam cahiliye döneminde hıristiyan olmuş biriydi. İbrânice yazı yazardı. Allah'ın dilediğince İncil'i İbrânice yazabiliyordu. O zaman gözleri kör olmuş yaşlı bir adamdı. Hatice (r.a.) ona: "Ey amcamın oğlu! Kardeşinin oğlundan dinle!" dedi. Varaka: "Ne diyorsun, ey kardeşimin oğlu?" dedi. Resulullah (s.a.s.) kendisine gördüğü şeyleri anlattı. Varaka da şöyle söyledi: "Bu Musa'ya gelmiş olan Nâmus'tur. Keşke o zaman (senin insanları dine çağıracağın zaman) genç olsaydım. Kavmin seni çıkardığında keşke sağ olsaydım." Resulullah (s.a.s.): "Yoksa onlar beni çıkaracaklar mı?" diye sordu. Varaka: "Evet. Her kim senin getirdiğin gibisini getirdiyse mutlaka kendisine düşman olunmuştur. Eğer senin o gününe ulaşırsam sana destek verip yardımcı olurum" dedi. Bu olayın üzerinden çok zaman geçmeden Varaka öldü. Bu sırada bir süre vahiy de kesildi." (Bu hadisi Buhari, Sahih'inin Bed'u'l-Vahy, Tefsir ve Ta'bir bölümlerinde rivayet etmiştir. Müslim de İmân bölümünde rivayet etmiştir.)

Varaka'nın "Musa'ya gelmiş olan Namus" derken kastettiği Cebrail (a.s.)'dir.

İşte Resulullah (s.a.s.)'a vahyin gelmeye başlaması böyle olmuştu. Rivayetlere göre Resulullah (s.a.s.)'a Hira mağarasında ilk vahyin gelmesi hadisesi 610 yılının Ramazan ayının 17'sinde gerçekleşmiştir. Resulullah o zaman kameri yıllara göre 40 yaşındaydı, ancak şemsi yıllara göre ise 39 yaşındaydı. (Kameri yıl 355, şemsi yıl ise 365 gündür.)

Yukarıdaki hadis ilk vahyin gelmesi olayını ve bunun öncesinde ve sonrasında gerçekleşenleri yeterince izah etmektedir. Dolayısıyla buna herhangi bir ilave yapmaya ihtiyaç yok. Gelecek sayımızda inşallah, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendisine vahy edilenleri güvendiği bazı kişilere aktarması ve onları imana çağırması yani gizli davet ve ilk Müslümanlar hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Eğlenelim Öğrenelim

Güzel Sözler

ünahtan sakınmak, tevbe ile uğraşmaktan daha iyidir.

(Hz. Ömer)

Vücut güzelliği içinde zeka da taşımıyorsa hayvani bir şeydir.

(Demokrit)

Dünyayı yenmek için önce kendinizi yenmelisiniz.

(Dekartes)

Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.

(La Fontaine)

Zaman gösterdi ki cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değil.

(Said Nursi)

Okullar Açılırken

  • Öğrenci saçmalamış, öğretmeni yaralanmış.
  • Tembel çalışkana baka baka sınıfını geçer
  • Öğrenci yazılıda umduğu değil bulduğu notu alır.
  • Vergisi olmayan ve zam gelmeyen tek şey nottur.
  • Tam öğrenmeye başlamıştım ki okul bitti.
  • Sıkıcı günlerin özetine "karne" denir.
  • Son Sözleri Oldu

  • "Kim bekler lan yeşilin yanmasını."
  • "Burası eskiden mayın tarlasıymış ama tek bir mayın bile kalmaa...!"
  • "Sayın seyirciler şimdi en büyük numaraya geldik, aslanın ağzına kafamı sokuyorum."
  • "Aaaa ne cici köpek."
  • "Bunda elektrik var mı acaba?"
  • "Aaaa aşağısı ne güzel görünüyor."
  • "Korkma hanım bu saatte kapıyı kim çalacak? Tanıdıktır."
  • "Bu külüstür gerçekten 200 km yapıyor mu?"
  • Fıkralar

    Lokmalara Dikkat

    Sofra başında ev sahibi ile misafir aralarında konuşuyorlar:

    -Efendim, lokmanızda kıl var.

    Misafir:

    -Bir kıl görecek kadar dikkat ha...

    Padişah Kulunun İnsanlığı

    Bir padişahın gayet maskara bir nedimi varmış. Padişah bir gün buna kızarak saraydan kovar. Nedim bir yolunu bulup saraya girer, gizlenir. Padişah gelip oturur oturmaz, bir köpek ürümesi peyda olur. Padişah

    -Buraya köpeği kim getirdi!

    diye hademeyi tekdire başlar. Arkasından bir eşek anırtısı işitilir. Padişah

    -Odayı cinler mi bastı!

    diyerek tahtından fırlar. Hademeler her tarafı araştırırken, bir de tahtına bakar ki mahud nedim. Kolundan tutup meydana çıkarırlar. Padişah bunu görür görmez,

    -Vay bre mel'un! Sen misin? Burada ne arıyorsun?

    der. Nedim, yeri öperek der ki:

    -Padişahım! Müsaade buyurun da arzedeyim. Gazab-ı şahanenize uğrayıp kovulduğum andan itibaren insanlıktan çıktım. Önce köpek, sonra eşek, sonra da at oldum.

    Tahtın altına köpek olduğum halde girmiştim. Meydana çıktığımda eşektim. Şimdi mübarek cemalinizi görünce, insan oldum.

    Padişah bir hayli güldükten sonra onu affeder.

    Vagonda Kimse Olmadığı İçin

    Safın biri, trene biner. Vagonda oturduğu yerin penceresi açık, kendisi de terli olduğundan hasta olur. Dostlarından birine şikayet yollu durumunu anlatınca. dostu:

    -Başka biriyle yerinizi değiştirmeliydiniz, der. O da:

    -Aklıma gelmedi değil, ama vagonda benden başkası yoktu, cevabını verir.